ISSN 0304-596X | E-ISSN: 2148-7669
ACTA ONCOLOGICA TURCICA - Acta Oncol Tur.: 55 (3)
Cilt: 55  Sayı: 3 - 2022
ARAŞTIRMA
1.
Akut Myeloid Lösemi (AML) Tanılı Erişkin Hastalarda Nükleofosmin (NPM1) ve FMS Like Tirozin Kinaz (FLT3) Mutasyonun İnsidansı ve Sağ Kalıma Etkisi; Tek Merkez Deneyimi
Incidence of Nucleophosmin (NPM1) and FMS-like Tyrosine Kinase (FLT3) Mutation in Adult Patients with Acute Myeloid Leukaemia (AML) and Its Influence on Survival; A Single Centre Study
Abdullah Karakuş, Vehbi Demircan, Mehmet Sinan Dal, Mehmet Ayyıldız
doi: 10.5505/aot.2022.46793  Sayfalar 186 - 192
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut Myeloid Lösemi (AML) kemik iliğinde myeloid öncü hücrelerin diferansiyasyon ve apoptozis kontrolünden korunup proliferasyon hızının artması sonucu kemik iliği yetmezliği ile giden bir hastalıktır. Nükleofosmin (NPM1) ve FMS like tirozin kinaz (FLT3), heterojen bir genetiğe sahip olan AML’de sık görülen mutasyonlardır. Bu çalışmamızda AML’de NPM1 ve FLT3 tespit edilen hastaların klinik özelikleri ve yaşam sürelerini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 01 Ocak 2012-31 Haziran 2019 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi hematoloji kliniğinde WHO 2016 kriterlerine göre AML teşhisi konan hastaların klinik, immünofenotipik ve genetik parametreleri retrospektif olarak incelendi. Hastaların tedaviye cevapları, yaşam süreleri, genetik özelikleri ve NPM1 ve FLT3 mutasyonlarının yaşam süresi ile ilişkisi incelenmiştir.
BULGULAR: Çalışmamızda 269 AML tanısı alan hastalardan 'sitogenetik olarak normal 107 hasta RT-PCR (Gerçek Zamanlı Polimeraz Zincir Reaksiyonu) kullanılarak NMP1 ve FLT3 mutasyonlarında araştırıldı.. NPM1 pozitif hasta grubunda ortanca sağkalım 12,3 ay (% 95 confidence interval(C.I.): 0,1-32 ay) tespit edildi, NPM1 negatif hasta grubunda ise 10,6 ay(% 95 C.I: 4,9-16,3 ay) olarak tespit edildi. FLT3 pozitif hasta grubunda ortanca sağkalım süresi 8,4 ay (% 95 C.I: 1,2-15,6 ay) olup FLT3 negatif grupta ise 12,3 ay(% 95 C.I: 3,8-20,8 ay) olarak tespit edildi. NPM1 pozitif hasta sayısı 31 (%29), FLT 3 pozitif hasta sayısı19( % 17,8) izlendi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Ülkemizin ilk verisi olarak AML sitogenetik normal hastalarda NPM1 pozitiflik oranı %29, FLT3 pozitiflik oranı %17,8 bulundu. NPM1 ile genel sağkalım daha iyi, FLT3 ile genel sağkalım daha kötü olarak izlendi.
INTRODUCTION: Acute Myeloid Leukaemia (AML) is a disease characterized by bone marrow failure due to increased proliferation resulting from the protection of myeloid precursor cells from differentiation and apoptosis control in the bone marrow. Nucleophosmin (NPM1) and FMS-like tyrosine kinase (FLT3) are mutations frequently seen in AML, which has heterogeneous genetics. The present study aimed to evaluate the clinical characteristics and lifespan of the patients with NPM1 and FLT3 in AML.
METHODS: The study retrospectively investigated the clinical, immunophenotypical, and genetic parameters of the patients diagnosed with AML between 1 January 2012 and 31 June 2019 in the haematology clinic of Dicle University following WHO 2016 criteria. The study primarily focused on the patients' response to the disease, genetic characteristics, and the relationship of NPM1 and FLT3 mutations with their lifespan.
RESULTS: The study was performed 107 cytogenetically normal patients were investigated using RT-PCR (Real-Time Polymerase Chain Reaction) in NMP1 and FLT3 mutations in 269 AML patients. While the median survival time in the NPM1-positive patient group was 12.3 months (95% confidence interval (C.I.): 0.1-32 months), it was 10.6 months (9%5 C.I: 4,9-16,3 months) in the NPM1-negative group. On the other hand, the median survival time in the FLT3-positive patient group was 8,4 months (95% C.I: 1,2-15,6 months), and it was 12,3 months ( 95% C.I: 3,8-20,8 months) in the FLT3-negative group. While the number of NPM1-positive patients was 31 (29%), one of the FLT3-positive patients was 19 (17.8%)
DISCUSSION AND CONCLUSION: The study found that while the NPM1 positivity rate in AML cytogenetically normal patients was 29%, the FLT3 positivity rate was 17.8%, representing the first-ever data in this respect in our country. The results indicate that overall survival was better in cases with NPM1 and worse in those with FLT3.

2.
Tamoksifen Kullanan Meme Kanserli Kadınların Jinekolojik Açıdan Klinikopatolojik Değerlendirilmesi
Gynecologic Clinicopathological Evaluation of Women with Breast Cancer Using Tamoxifen
Anıl Turhan Çakır, Rıfat Şener, Muhammet Atay Özten, Görker Sel, Müge Harma, Mehmet İbrahim Harma
doi: 10.5505/aot.2022.24540  Sayfalar 193 - 199
GİRİŞ ve AMAÇ: Tamoksifen, meme kanserli kadınlarda kullanılan bir selektif östrojen modülatör ajandır. Memede antiöstrojenik etkiye sahipken, genital sistemde östrojenik ve antiöstrojenik etkileri vardır. Uterus ve overlerde; endometrial polip, hiperplazi, kanser, over kistleri gibi yan etkileri vardır. Çalışmamızda tamoksifen kullanan hastaların jinekolojik açıdan klinik ve patolojik özelliklerini inceledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmada, meme kanseri için tamoksifen kullanan 183 kadının demografik verileri, komorbiditeleri, menopoz durumu, başvuru semptomları, ultrason bulguları, endometriyal örnekleme sonuçları, tamoksifen kullanım süreleri hasta dosyalarından elde edilerek değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmamıza dâhil edilen 183 hastanın yaş ortalaması 53,86±10,04 idi. Toplam 22 (%12) hastada over kisti saptandı. Premenopozal hastaların %15,6'sında ve postmenopozal hastaların %8,6'sında kist tespit edildi. Tüm hastaların %13,7'sinde, premenopozal hastaların %17,8'inde ve postmenopozal hastaların %9,7'sinde anormal uterin kanama görüldü. Hastaların %54,1'inde endometriyal örnekleme yapıldı. Hastaların %18,6'sında endometriyal biyopsi sonuçları yetersiz, %15,3'ünde benign bulgular, %6,6'sında atrofi, %9,3'ünde polip, %2,2'sinde atipisiz hiperplazi, %1,1'inde atipili hiperplazi ve %1,1'inde kanser saptandı. Anormal uterin kanama oranları, 60 ay veya üzerinde tedavi görenlerde, 60 ayın altında tedavi görenlere göre istatistiksel olarak daha yüksekti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tamoksifen, polip, hiperplazi, kanser ve over kisti gibi patolojilerle ilişkilidir. Uterus patolojileri genellikle anormal uterin kanama ile kendini gösterir. Tamoksifen kullanım süresi arttıkça anormal uterin kanama oranı da artmaktadır.
INTRODUCTION: Tamoxifen is a selective estrogen modulator agent used in breast cancer women. While it has an antiestrogenic effect in the breast, it has estrogenic and antiestrogenic effects in the genital system. It has side effects such as endometrial polyps, hyperplasia, cancer, and ovarian cysts in the uterus and ovaries. In our study, we examined the gynecological clinical and pathological features of patients using tamoxifen.
METHODS: In this retrospective study, 183 women’s, using tamoxifen for breast cancer, demographic data, comorbidities, menopausal status, admission symptoms, ultrasound findings, endometrial sampling results, tamoxifen duration of use were obtained from patient files and evaluated.
RESULTS: The mean age of 183 patients included in our study was 53.86±10.04. Ovarian cysts were detected in 22 (12%) patients, 15.6% of premenopausal and 8.6% of postmenopausal patients. 13.7% of all patients, 17.8% of premenopausal, and 9.7% of postmenopausal patients had abnormal uterine bleeding. Endometrial sampling was performed in 54.1% of the patients. Endometrial biopsy results were unsatisfactory in 18.6% of the patients, benign findings in 15.3%, atrophy in 6.6%, polyps in 9.3%, hyperplasia without atypia in 2.2%, hyperplasia with atypia in 1.1%, and cancer in 1.1%. Abnormal uterine bleeding rates were statistically higher in those who received treatment at 60 months or more than under 60 months.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Tamoxifen is associated with pathologies such as polyps, hyperplasia, cancer, and ovarian cyst. Uterine pathologies usually present with abnormal uterine bleeding. As the duration of tamoxifen use increases, the rate of abnormal uterine bleeding also increases.

3.
Transforme Lenfomalar: Gerçekten Nadir mi?
Transformed Lymphomas: Is It Really Rare ?
Ersin Bozan, Semih Başcı, Samet Yaman, Gökcen Bozan, Sema Seçilmiş, Burcu Aslan Candır, Tuğçe Nur Yiğenoğlu, Merih Kızıl Çakar, Mehmet Sinan Dal, Fevzi Altuntaş
doi: 10.5505/aot.2022.56689  Sayfalar 200 - 207
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda kliniğimizde takipli olan transforme lenfoma hastalarının prognozunda etkili olan faktörleri değerlendirmeyi amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza uygun olan 45 transforme lenfoma hastası retrospektif olarak incelendi. Hastaların preparatları deneyimli patologlar tarafından yeniden değerlendirilerek doğrulandı.

BULGULAR: Hastaların primer tanısının büyük çoğunluğunu folliküler lenfoma oluşturmaktaydı. En sık transforme lenfoma çeşidi diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) olarak gözlendi. Transformasyona kadar geçen süre 31 ay (2-312) olarak ölçüldü. Hastalarda transformasyon sonrası ilk kurtarma tedavisine yanıt veren kişi sayısı 32 (%71), refrakter hasta sayısı ise 9 (%20)’du. Transforme hastalarda median sağ kalım 4,5 ay (1-102) olarak ölçüldü.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Transformasyona kadar geçen süre 31 ay olarak ölçüldü. Primer hastalıkların tanılarındaki heterojenlik ve alınan tedavilerdeki farklılıklar çalışmalar arası transformasyon sürelerinin farklılığını açıklayabilecek nedenlerden olabilir. Daha sağlıklı prognostik değerlendirme için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.

INTRODUCTION: In our study, we aimed to evaluate the factors that affect the prognosis of patients with transformed lymphoma who are followed up in our clinic.
METHODS: Forty-five patients with transformed lymphoma who were eligible for our study were retrospectively analyzed. The preparations of the patients were confirmed by experienced pathologists with second look.
RESULTS: The majority of the primary diagnosis of the patients was follicular lymphoma. The most common type of transformed lymphoma was diffuse large B-cell lymphoma (DLBCL). The time to transformation was measured as 31 months (2-312). The number of patients who responded to the first rescue treatment after transformation was 32 (71%), and the number of refractory patients was 9 (20%). Median survival in transformed patients was 4.5 months (1-102).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The time to transformation was measured as 31 months. The fact that this period is shorter compared to some studies in the literature may be due to close follow-up of the patients and diagnosis in a short time. In addition, heterogeneity in the diagnosis type of primary diseases and the treatments received are another reason that may explain the difference in transformation times between studies. More studies are needed for more accurate prognostic assessment.

4.
Uterin Papiller Seröz Karsinomlarda Preoperatif Kanser Antijen-125 Düzeylerinin Prognostik Önemi
The Prognostic Significance of Preoperative Cancer Antigen-125 Levels in Uterine Papillary Serous Carcinomas
İlker Çakır, Volkan Karataşlı, Varol Gülseren, Duygu Ayaz, Barış Sever, Zübeyde Emiralioğlu Çakır, Gökşen Görgülü, Oğuzhan Kuru, Muzaffer Sancı, Mehmet Gökcü
doi: 10.5505/aot.2022.98624  Sayfalar 208 - 217
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, pür uterin papiller seröz karsinomda preoperatif kanser antijeni(CA)-125 düzeylerinin çeşitli klinikopatolojik değişkenlerle ilişkisinin ve metastaz bölgesini öngörmede optimal cut-off değerlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma verileri, kurumumuzda 2005-2020 yılları arasında pür uterin papiller seröz karsinom tanısı alan hastaların belgelerinden ve elektronik tıbbi kayıtlarından toplandı. Klinikopatolojik değişkenler ile CA-125 arasındaki ilişki analiz edildi. Preoperatif serum CA-125 değerinin metastaz bölgelerini tahmin etmedeki doğruluğu, ROC(receiving operating characteristic) eğrisi analizi ile değerlendirildi ve mevcut en uygun cut-off değerleri seçildi.
BULGULAR: Yetmiş sekiz hasta çalışma kriterlerini karşıladı. Ameliyat öncesi serum CA-125 düzeyi ortanca değeri omental (P<0,001), over (P<0,001), servikal tutulum (P=0,017) ve derin miyometriyal invazyon (≥%50) (P = 0,001) olan hastalarda daha yüksekti. ROC eğrisine göre, omental tutulumu öngörmek için preoperatif CA-125 seviyesinin optimal cut-off değeri 35.5 U/mL (duyarlılık: %93,8, özgüllük: %79,3), servikal tutulum için 15.0 U/mL ( duyarlılık: %86,8, özgüllük: %44,7) ve over tutulumu için 32,5 U/mL (duyarlılık: %77,3, özgüllük: %72,2) idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Preoperatif serum CA-125'in yüksek seviyesi omental, over, servikal tutulum ve derin myometrial invazyon için bir belirteçtir. Servikal tutulum için cut-off değeri, cerrahi uygulanacak hastalarda radikal histerektominin ön planda düşünülmesi gerektiğine dair bir rehber olabilir. Uterus papiller seröz karsinomunda CA-125'in nüks ve sağkalımı öngörmedeki rolünü değerlendirecek ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: This study aimed to determine the relationship between preoperative cancer antigen(CA)-125 levels and clinicopathologic prognostic factors as well as appropriate cut-off levels for pure uterine papillary serous carcinoma.
METHODS: Study data were collected from the documents and electronic medical records of patients who were diagnosed with pure uterine papillary serous carcinoma between 2005 and 2020 in our institution. The association between clinicopathological variables and CA-125 were analyzed. The accuracy of the preoperative serum CA-125 value in predicting metastasis sites was evaluated by the receiving operating characteristic curve analysis and the most appropriate cut-off values available were selected.
RESULTS: Seventy-eight patients met the study criteria. Median value of preoperative serum CA-125 level was higher in patients with omental (P <0.001), ovarian (P <0.001), cervical involvement (P = 0.017) and deep myometrial invasion (≥50%) (P = 0.001). According to the receiving operating characteristic curve, the optimal cut-off value of preoperative CA-125 level for predicting omental involvement was 35.5 U/mL (sensitivity: 93.8%, specificity: 79.3%), cervical involvement was 15.0 U/mL (sensivity: 86.8%, specificity: 44.7%) and ovarian involvement was 32.5 U/mL (sensivity: 77.3%, specificity: 72.2%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: An elevated level of preoperative serum CA-125 is a marker for omental, ovarian, cervical involvement and deep myometrial invasion. The value for cervical involvement may be a guide that radical hysterectomy should be considered in the foreground in patients undergoing surgery. There is a need for future studies to evaluate the role of CA-125 in predicting recurrence and survival in uterine papillary serous carcinoma.

5.
Lokal İleri Evre Larinks Kanserinde Hangi Strateji En İyisi? Total Larenjektomiye Radyoterapi Eklenmesi mi Organ Koruyucu Kemoradyoterapi mi? Tek Merkez Deneyimi
Which is the Best Strategy in Local Advanced Larynx Cancer? Total Laryngectomy Plus Radiotherapy or Larynx Preservation with Chemoradiotherapy: Single Center Experience
Mete Gündoğ, Hatice Başaran, Alperen Vural, Esin Kiraz, Celalettin Eroğlu, Imdat Yüce, Sedat Çağlı
doi: 10.5505/aot.2022.05658  Sayfalar 218 - 228
GİRİŞ ve AMAÇ: Lokal ileri larinks kanserinin tedavisi çok zordur. Son birkaç on yılda total larenjektomiden organ koruyucu yaklaşımlara, yani kemoradyoterapiye doğru bir kayma olmuştur. Bu çalışmanın amacı, cerrahi (total larenjektomi) ardından radyoterapi ve kemoradyoterapi ile larinksin korunması arasındaki onkolojik sonuçları karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2009-2018 yılları arasında evre III-IVa-b larinks kanserli 114 hasta çalışmaya dahil edildi. 36 hastaya (%31,6) radyoterapi ve 78 hastaya (%68,4) larinks koruyucu yaklaşım uygulandı. Larinks koruma yaklaşımları, indüksiyon kemoterapisi sonrası kemoradyoterapi veya eş zamanlı kemoradyoterapi idi. Gruplar arasındaki sağkalım farklılıkları Kaplan-Meier testi ve sağkalıma etki eden faktörler cox-regresyon testi ile değerlendirildi.
BULGULAR: 5 yıllık genel sağkalım larinks koruma ve cerrahi gruplarda sırasıyla 66,3 ay ve 74,1 ay olarak bulundu (p=0.29). Evre III hastalarda 5 yıllık hastalık spesifik sağkalım (HSS) oranı cerrahi grupta %63,3 iken kemoradyoterapi grubunda %66,2 idi (p=0,83). Evre IV hastalarda 5 yıllık HSS oranları cerrahide %68,6, kemoradyoterapi grubunda %46,2 bulundu (p=0,22). İleri N kategorisi (N2-N3), çok değişkenli analizde kötü progresyonsuz sağkalım ile ilişkili faktör olarak bulundu (p<0.01). Yaş (≥65) 2,1 kat (p=0,01), ileri T kategorisi (T4) 2 kat artmış ölüm riski (p=0,03) ile ilişkili bulundu. Trans-glottik tümörler 3.6 kat artmış trakeostomi riski ile ilişkili bulundu (p<0.01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: T3/N0-N1 ve T3/N2-N3 alt grupları ayrı ayrı değerlendirildiğinde, T3/N0-N1 hastalarda, kemoradyoterapi yüksek düzeyde larinks koruması sağlayan bir tedavi seçeneğidir.
INTRODUCTION: The treatment of locally advanced laryngeal cancer (LALC) is very challenging. In the last few decades there has been a shift from total laryngectomy towards organ-sparing approaches. The aim of the current study is to compare oncological outcomes between surgery (total laryngectomy) followed by radiotherapy and larynx preservation with chemoradiotherapy (CRT).
METHODS: 114 patients with stage III-Iva-b laryngeal cancer were included in the study, between 2009 and 2018. Thirty-six patients (31.6%) were performed total laryngectomy followed by radiotherapy and 78 (68.4%) underwent the larynx preservation approach. Survival differences between the groups were examined with the Kaplan-Meier test and cox-regression tests for factors affecting survival.
RESULTS: 5-year overall survival (OS) was found 66.3 months and 74.1 months, in the larynx preservation and the surgical groups, respectively (p=0.29). There was no statistically difference between groups for OS in the patients with T3/N0-N1 (p=0.76), but surgical groups had longer OS in the patients with T3/N2-N3 (p=0.04). There was no statistically difference between groups for OS in the patients with T4/N0-N1 (p=0.47), however CRT groups had longer OS in the patients with T4/N2-N3 (p=0.02). The N2-N3 was the factor associated with poor progression-free survival and distant metastasis free survival in multivariate analysis (p<0.01). Age (≥65) was found to be associated with 2.1 times increased risk of death (p=0.01). The trans-glottis tumors were associated with a 3.6-fold increased risk of tracheostomy (p<0.01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The N0-N1 and N2-N3 should also be considered as well as advanced T-category for the treatment of LALC.

6.
Önceden Tedavi Edilmiş İleri Evre Yumuşak Doku Sarkomlu Hastalarda Pazopanib Etkinliği
Efficacy of Pazopanib in Patients with Pretreated Advanced Stage Soft Tissue Sarcomas
Musa Barış Aykan, Gül Sema Keskin, Ece Ornek, Alper Topal, Çağlar Köseoğlu, Ayşegül Dumludağ, Ismail Ertürk, Nuri Karadurmuş
doi: 10.5505/aot.2022.37108  Sayfalar 229 - 236
GİRİŞ ve AMAÇ: Pazopanib, birden çok hedefli bir tirozin kinaz inhibitörü olarak çalışır. İleri evre Yumuşak Doku Sarkomlu (YDS) hastalarda etkinliği gösterilmiştir. Gerçek yaşam verilerinin retrospektif bir değerlendirmesini yaparak sağkalım sürelerini ve önemli yan etkilerini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma retrospektif yöntemle gerçekleştirilmiştir. Pazopanib ile tedavi edilen ileri ever YDS'li yetişkin hastaların klinik özellikleri hasta kayıt veritabanından kaydedilmiştir. Tıbbi kaydı olmayan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Objektif yanıt oranı (ORR), Progresyonsuz sağkalım (PFS), genel sağkalım (OS), tedaviye bağlı pnömotoraks ve hipertansiyon yan etkiler değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Kırk yetişkin hasta dahil edildi (erkekler: %55). Ortanca yaş 44,5 (aralık: 20-88) olarak saptandı. Histopatolojik olarak malign mezenkimal tümör örneklemin %32,5'inde tespit edildi. Yüzde seksen sekiz hasta ilk tanı anında Evre 3 veya daha yüksek bir hastalığa sahipti. Hastaların yüzde yetmişinde akciğer metastazı vardı. Hastaların yüzde yetmişi pazopanib öncesinde iki veya daha fazla sıra sistemik kemoterapi almıştır. Pazopanib için ORR tüm hastalar için %45 olarak saptandı. PFS (IQR) 5,73 (2,67) ay olarak belirlendi. OS (IQR) 8,54 (17,81) aydı. Pazopanib sırasında hastaların %12’sinde pnömotoraks tespit edildi. Pazopanib sırasında hastaların %15'inde hipertansiyon saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pazopanib, gerçek yaşam verilerine dayalı olarak önceden tedavi edilmiş bu hasta popülasyonunda anlamlı sağkalıma yol açmıştır. Ayrıca yönetilebilir bir yan etki profiline sahiptir.
INTRODUCTION: Pazopanib acts as a multitargeted tyrosine kinase inhibitor. It has been shown to be effective in patients with advanced stage Soft Tissue Sarcomas (STSs). We aimed to evaluate survival times and significant side effects by making a retrospective evaluation of real-life data.
METHODS: This study was carried out with a retrospective method. Clinical characteristics of adult patients with advanced STSs treated with the pazopanib were recorded in the hospital's patient registry database. Patients without medical records were excluded from the study. Objective response rate (ORR), Progression-free survival (PFS), overall survival (OS), and treatment-related pneumothorax and hypertension side effects were determined.
RESULTS: Forty adult patients were included (males: 55%). The median age was 44.5 years (range: 20-88). Malignant mesenchymal tumor by histopathology was found in 32.5% of the sample. Eighty-eight percent of the sample had a Stage 3 or higher disease at the time of initial diagnosis. Seventy percent of the patients had lung metastases. Seventy percent of the patients received two or more lines of systemic chemotherapy prior to pazopanib. The ORR to the pazopanib was 45% for whole patients. PFS (IQR) was determined as 5.73 (2.67) months. OS (IQR) was 8.54 (17.81) months. Pneumothorax was detected during pazopanib in twelve and a half percent of patients. Hypertension was detected during pazopanib in fifteen percent of patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pazopanib led to significant survival in this pretreated population of patients based on real-life data. It also has a manageable side-effect profile.

7.
Acil Serviste Yaşlı Kanser Hastaları Özelliklerinin Retrospektif Popülasyon Temelli Bir Çalışmada Değerlendirilmesi
An Evaluation of Old Age Cancer Patient Characteristics in Emergency Department Focused on a Retrospective Population-Based Study
Nezih Kavak, Gökşen İnanç İmamoğlu, Ahmet Seki, Nurgül Balcı
doi: 10.5505/aot.2022.48753  Sayfalar 237 - 246
GİRİŞ ve AMAÇ: Nüfus yaşlandıkça, yaşlı kanser hastalarının sayısı çarpıcı biçimde artmakta ve bu hastalar artan bir oranda acil servislere (AS) başvurmaktadır. Bu çalışmada AS’e başvuran yaşlı kanser hastalarında demografik bulguları, klinik özellikleri, mortalite ve mortaliteye etkileyen faktörleri değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastalar yaş gruplarına göre 65-74 yaş, 75-84 yaş ve 85 yaş ve üstü olmak üzere üç gruba ayrıldı. Gruplar arasında demografik bulgular (yaş, cinsiyet), lomorbidite, AS’e geliş sayısı, baş şikayetleri, tümör lokalizasyonu, kanser evresi, metastaz durumu, tedavi durumu, hastanaye yatış, mortalite ve mortaliteyi etkileyen faktörler retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 273 hastanın 142 (%52) 65-74 yaş grubunda, 77 (%28,2) 75-84 yaş grubunda, 54 (%19,8) 85 ve üzeri yaş grubunda idi. AS’te metastatik hastalığı olan 60 (%33) hasta öldü. 85 ve üzeri yaş grubu hastalarda mortalite, diğer gruplara göre daha yükek idi (p<0.001). Tümör lokalizasyon ile mortalite açısından fark bulunmadı (p>0.05). Baş şikayeti nörolojik ve kardiyovasküler sistem sorunları olan hastalarda mortalite daha yüksekti (sırasıyla p<0.001, p<0.001). Metastatik hastalığı olan hastalarda mortalite erken evre ve lokal hastalığı olanlara göre daha yüksek idi (sırasıyla p<0.01, p<0.001). Tedavi edilmeyen hastalarda mortalite daha yüksek idi (p<0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: AS’e başvuran yaşlı kanser hastalarının yaş gruplarında farklı özelliklere sahip olduğu gözlendi. Bu hastalarda mortalite yüksekti ve mortaliteyi etkileyen faktörler belirlendi.


INTRODUCTION: As the population ages, the number of elderly cancer patients is increasing dramatically, and these patients are visiting emergency departments (ED) at an increasing rate. We aim to evaluate the demographic findings, clinical features, mortality, and factors affecting mortality in old age cancer patients who visit ED.
METHODS: The patients were divided into three groups according to age groups: 65-74 years old, 75-84 years old, and 85 years and older. A retrospective analysis and evaluation of demographic findings (age, gender), comorbidity, number of ED visits, chief complaints, tumor localization, stage of cancer, metastasis status, treatment status, hospitalization, morbidity, and factors affecting mortality were evaluated across the groups.
RESULTS: 142 (52%) of 273 patients were in the 65-74 age group, 77 (28.2%) were in the 75-84 age group, and 54 (19.8%) were in the 85 and over age group. 60 (33%) patients died in the ED. Patients aged 85 and over had a higher mortality (p<0.001). The tumor location had no impact on mortality (p>0.05). Patients with neurologic and cardiovascular system problems as a chief complaint had a higher mortality (p<0.001, p<0.001, respectively). Patients with metastatic disease had higher mortality than patients with early-stage and locoregional disease (p<0.01, p<0.001, respectively). Untreated patients had higher mortality (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Old age cancer patients who visited the ED had different characteristics in the age groups were observed. These patients had a high mortality and factors affecting mortality have been identified.

8.
İmmün Trombositopeni: Birçok Çözümlenmemiş Sorusu Olan Bir Hastalik
Immune Thrombocytopenia: A Disease With Many Unresolved Questions
Samet Yaman, Burcu Aslan Candır, Ersin Bozan, Sema Seçilmiş, Semih Başcı, Bahar Uncu Ulu, Tuğçe Nur Yiğenoğlu, Merih Kızıl Çakar, Mehmet Sinan Dal, Fevzi Altuntaş
doi: 10.5505/aot.2022.89166  Sayfalar 247 - 252
GİRİŞ ve AMAÇ: İmmün trombositopeni (ITP) izole trombositopeni (<100x109) ile karakterize otoimmün bir hastalıktır. ITP teşhisi için altın standart bir test yoktur. Tüm ITP hastaları için tedavi endike değildir. Kortikosteroidler tedavinin ilk basamağıdır. Rituksimab, splenektomi, eltrombopag, azatioprin, siklosporin, siklofosfamid, dapson, mikofenolat mofetil ve vinka alkaloid diğer tedavi seçeneklerinden bazılarıdır. Burada ITP hastaları ve tedavi sonuçları ile ilgili deneyimlerimizi sunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastaların verileri 2015-2021 yılları arasında geriye dönük kayıtlardan toplandı. Çalışmaya, düzenli takibine devam eden 18 yaş üstü ITP hastaları dahil edildi. Primer hematolojik malignitesi olan hastalar ve verisi olmayan veya takipten çıkan hastalar çalışma dışı bırakıldı.
BULGULAR: Çalışmaya ITP tanılı 62 hasta alındı. 51 (%82,3) hastada tedavi endikeydi. Tedaviye alınan hastaların tamamına ilk basamakta steroid verildi. Steroid tedavisine yanıt vermeyen on hastada tedaviye direnci öngören faktörler araştırıldı. Analiz için yaş, ortalama trombosit hacmi (MPV), C reaktif protein (CRP), ferritin, B12 ve folik asit değerleri alındı, Prediktif faktör saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Steroid tedavisi ilk aşamada etkili olmakla birlikte nüksler sık görülmektedir. Steroid refrakterliğini öngören faktörlerin saptanması için daha büyük çalışmalar gerekmektedir. Diğer tedavi seçenekleri, nüks anında vaka bazında değerlendirilmelidir. Hastalar ayrıca klinik araştırmalara katılmaya teşvik edilmelidir.
INTRODUCTION: Immune thrombocytopenia (ITP) is an autoimmune disease and characterized with isolated low platelet count (<100x109). There is no single golden standard test for ITP diagnosis. Treatment is not indicated for all ITP patients. Corticosteroids are the first line of treatment. Rituximab, splenectomy, eltrombopag, azathioprine, cyclosporin, cyclophosphamide, dapsone, mycophenolate mofetil, and vinca alkaloid are some of the other therapeutic options. Here, we aimed to present our experience on ITP patients and treatment outcomes.
METHODS: The data of the patients were retrieved from retrospective records between 2015-2021.The study included patients over the age of 18 who had a regular follow-up diagnosis of ITP. Patients with primary hematological malignancy and patients with unavailable data or lost follow-up were excluded from the study.
RESULTS: A total of 62 patients with a diagnosis of ITP were included in the study. Treatment was indicated in 51 (82.3%) patients. All of the patients with treatment inclusion were given steroids in the first step. In ten patients who didn't respond to steroid treatment, the factors that predicted resistant treatment were explored. Age, Mean platelet volume (MPV), C-reactive protein (CRP), ferritin, B12 and folic acid values were taken for analysis, no predictive factor was detected.
DISCUSSION AND CONCLUSION: While steroid treatment is effective in the initial step, recurrences are common. Factors that predict steroid refractoriness seems to require larger studies. Other step treatments should be evaluated on a case-by-case basis at the time of recurrence. Patients should also be encouraged to participate in clinical trials.

9.
Meme Kanserinde Evreleme F18 FDG PET/BT İncelemesinde Tümör ve Aksiller Lenf Nodu SUV Değerlerinin Uzak Metastaz ile İlişkisi
The Relation Between Tumor and Axillary Lymph Node SUV Values with the Presence of Distant Metastases in Staging F18 FDG PET/CT in Breast Cancer
Bedriye Büşra Demirel, Hüseyin Emre Tosun, Gülin Uçmak
doi: 10.5505/aot.2022.75688  Sayfalar 253 - 260
GİRİŞ ve AMAÇ: Meme kanseri evrelemesinde primer tümor ve aksiller lenf nodu SUVmax parametrelerinin uzak metastaz varlığı ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya kliniğimize meme kanseri tanısı ile evreleme amaçlı positron emisyon tomografi /bilgisayarlı tomografi (PET/BT) incelemesi için refere edilen 57 kadın hasta dahil edildi. Hastaların immünohistokimyasal özellikleri [hormonreseptörü (HR), human epidermal büyüme factor reseptörü tip-2 (HER2), Ki67 indeksi] geriye dönük olarak tarandı. Hastaların tümü HR-pozitif,HER2-negatif idi. PET/BT’de primer tümör SUVmax(Tmax), aksiller lenf nodu SUVmax (Nmax) değerleri ve tümör/aksiller lenf nodu SUVmax (T/N) oranları hesaplandı. Hastalar PET/BT bulgularına göre metastatik ve non-metastatik olarak iki gruba ayrıldı. Gruplar arası yaş, Ki67 indeksi ve SUV değerleri açısından farklılık istatistiksel analizi yapıldı.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 52 ± 14.4 (aralık 25-79) idi. PET/BT bulgularına göre hastalar %57’si metastatik (n=33), %43’ü non-metastatik (n=24) olmak üzere iki grupta izlendi. İki grup arasında yaş, Ki67 indeksi ve Tmax ortalamaları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmezken ortalama Nmax değerleri ve T/N oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (sırasıyla p<0.001, p=0.001). Uzak metastaz varlığı açısından ROC analizde Nmax için kesme değeri 7.8,T/N oranı için 8.5 olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Meme kanserinde tedavi planı, hastalık prognozu açısından evrelemenin doğru şekilde yapılması önem arzetmektedir. Çalışmamızda Nmax değerinin ve T/N oranının, Tmax değerlerinden bağımsız olarak farklılık göstermesi, uzak metastaz saptanamayan hasta grubunda gözden kaçan ve olası erken metastatik hastalık göstergesi açısından belirleyici olabileceği düşünülmüştür.
INTRODUCTION: We aimed to investigate the relationship between primary tumor and axillary lymph node maximum standardized uptake values (SUVmax) with the presence of distant metastases at initial staging of breast cancer.
METHODS: Fifty-seven women who were referred to our clinic for staging positron emission tomography/computed tomography (PET/CT) with diagnosis of breast cancer were included in the study. Immunohistochemical (IHC) features of the primary tumor [hormone receptor (HR), human epidermal growth factor receptor type-2 (HER2), Ki67 index] were reviewed retrospectively. All patients’ HR status was positive and HER2 status was negative. Primary tumor SUVmax (Tmax) and axillary lymph node SUVmax (Nmax) values and primary tumor-to-axillary lymph node (T/N) ratios were calculated in PET/CT. Patients were divided into two groups as metastatic and non-metastatic according to PET/CT findings. The differences between groups in terms of age, Ki67 index and SUV values were statistically analyzed.
RESULTS: The mean age of the patients was 52±14.4 (range 25-79 years). According to PET/CT findings, the patients were divided in two groups, 57% metastatic (n = 33) and 43% non-metastatic (n = 24). While no statistically significant difference was observed between the two groups in terms of age, Ki67 index and Tmax averages, statistically significant differences were found between Nmax values (p <0.001) and T/N ratios (p=0.001). Cut-off value in association with distant metastasis was 7,8 for Nmax value and 8,5 for T/N ratio on ROC curve analysis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Accurate staging is important in terms of treatment plan and prediction of disease prognosis in breast cancer. In our study, it was thought that the difference in Nmax values and T/N ratios, independent of Tmax values, could be a determinant in terms of the overlooked and possible early metastatic disease indicator in the patient group without known distant metastasis.

10.
Hematolojik ve Solid Organ Malignitelerinde COVID-19 Dışındaki Enfeksiyonların COVID-19 Hastalığına Etkisi
The Impact of non-COVID-19 Infections to COVID-19 Disease in Hematological and Solid Organ Malignancies
Atakan Tekinalp, Hilal Akay Çizmecioğlu, Mevlüt Hakan Göktepe, Sinan Demircioğlu, Ali Kürşat Tuna, Melek Karakurt Eryılmaz
doi: 10.5505/aot.2022.03206  Sayfalar 261 - 269
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı, hematolojik ve solid organ maligniteli hastalarda COVID-19 enfeksiyonundaki klinik farkların değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada 01.09.2020-01.01.2021tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi COVID-19 kliniğinde yatarak takip edilen malignite tanılı hastalar epidemiyolojik ve klinik özellikleri açısından karşılaştırıldı
BULGULAR: Çalışmaya 134 dahil edildi. Hematolojik maligniteli hastalarda hastanede yatış günü, yoğun bakım ihtiyacı, konvelesan plazma ihtiyacı, sedimentasyon ve ferritin düzeyleri daha yüksek (sırasıyla; p: 0.001, 0.008, 0.001, 0.001, <0.001); nötrofil, lenfosit, trombosit ve nötrofil/lenfosit oranı daha düşük bulundu. COVID-19 enfeksiyonundan iyileşme oranı, ilave enfeksiyonun olduğu hematolojik maligniteli hastalarda, daha düşüktü (OR: 3.1, 95%; CI: 1.4-6.9; p: 0.004). Çok değişkenli analizde, COVID-19 dışında bir enfeksiyon varlığının ölüm riskini 2,8 kat arttırdığı tespit edildi (%95 GA; 1.3-6.5, p: 0.010).
TARTIŞMA ve SONUÇ: COVID-19 enfeksiyonu hematolojik maligniteli hastalarda solid organ maligniteli hastalara göre daha şiddetli seyretmektedir. COVID-19 pandemisinde COVID-19 dışı enfeksiyonlar, hematolojik parametreler, yaş ve ko-morbiditeden oluşan bir modelin kullanılması, yüksek mortalite riski olan malign hastaların yönetiminde yardımcı olabilir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to evaluate the clinical differences of COVID-19 infection in hematological and solid organ malignancy patients.
METHODS: In the study, patients who have followed up in the Necmettin Erbakan University Meram Medical Faculty Clinic of COVID-19 with a diagnosis of malignancy between 01 September 2020 and 01 January 2021 were compared in terms of epidemiological and clinical characteristics.
RESULTS: The study included 134 patients. Hospitalization day, intensive care need, convalescent plasma need, sedimentation and ferritin levels of patients diagnosed with hematological malignancies were significantly higher (p: 0.001, 0.008, 0.001, 0.001, <0.001 respectively), and the neutrophil, lymphocyte, platelet, and neutrophil-lymphocyte ratio was found to be low, according to the findings of the study. The cure rate of COVID infection was significantly lower with additionally infection in hematological malignancies (OR: 3.1, 95%; CI: 1.4-6.9; p: 0.004). In multivariate analysis, it was determined that an presence of non-COVID-19 infection increased the risk of death 2.8 times (95% CI; 1.3-6.5, p: 0.010).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Patients with hematological malignancy have experienced a more severe clinical course of COVID-19 and higher mortality than those with solid tumors. The use of a model in the COVID-19 pandemic that summarizes these non-COVID-19 infections, hematological parameters, age, and comorbidities can help in the method of malignant patients with high mortality risk.

OLGU SUNUMU
11.
Görüntülemede Kolanjiokarsinom Olduğu Düşünülen Fasciola Hepatica Olgusu
Fasciola Hepatica Case Considered as Cholangiocarcinoma on Imaging
Ahmet Aydın, Sabin Göktaş Aydın, Banu Karaalioglu
doi: 10.5505/aot.2022.88156  Sayfalar 270 - 273
Fascioliasis zoonotik bir enfeksiyondur ve ateş, eozinofili, bulantı ve hatta görüntülemede malignite olarak yorumlanan bir kitleye neden olur. Klinik özelliklerinin geniş bir yelpazeye sahip olması nedeni ile hastalığı teşhis etmek zordur. Bu trematod enfeksiyonu daha çok gelişmekte olan ülkelerde görülmektedir Burada fasciola hepatica'nın neden olduğu yanlışlıkla kolanjiokarsinom olarak bildirilen bir karaciğer kitlesi vakasını sunuyoruz.
Fascioliasis is a zoonotic infection and causes fever, eosinophilia, nausea, and even a mass interpreted as malignancy on imaging. Cause of the wide spectrum of clinical features, diagnosing the disease is difficult. This trematode infection is mostly observed in developing countries Here we report a case of hepatic mass, mistakenly reported as cholangiocarcinoma, caused by fasciola hepatica.

12.
Kronik Lenfositik Lösemiye Bağlı Paraneoplastik Hiperkalsemi
Chronic Lymphocytic Leukemia-Induced Paraneoplastic Hypercalcemia
Taha Ulutan Kars, Hatice Zeynep Dikici, Atakan Tekinalp, Sinan Demircioğlu
doi: 10.5505/aot.2022.81557  Sayfalar 274 - 277
Paraneoplastik hiperkalsemi, özellikle ileri evre solid organ malignitelerinde (meme kanseri, böbrek kanseri, akciğer kanseri) ve multipl miyelomda yaygındır ve kötü prognoz ile ilişkilidir. Kronik lenfositik lösemide paraneoplastik hiperkalsemi nadiren görülür. Düşük insidansı nedeniyle literatürde hiperkalseminin prognoza ve tedavisine etkisi hakkında yeterli veri bulunmamaktadır. Kronik lenfositik lösemi tanısı ile takip edilen ve semptomatik malign hiperkalsemi gelişen 68 yaşındaki erkek hastada nadir görülen bu durumu bildirdik. İbrutinibin kronik lenfositik lösemiye bağlı hiperkalsemi kontrolünde etkili olduğu sonucuna vardık.
Paraneoplastic hypercalcemia is common, especially in advanced stage solid organ malignancies (breast cancer, renal cancer, lung cancer) and multiple myeloma, and is associated with poor prognosis. Paraneoplastic hypercalcemia is rarely observed in chronic lymphocytic leukemia. Due to its low incidence, there is not enough data in the literature about the effect of hypercalcemia on prognosis and its treatment. We reported this rare condition that a 68-year-old male who was followed up with a diagnosis of chronic lymphocytic leukemia and developed symptomatic malignant hypercalcemia. We concluded that ibrutinib was effective in the control of hypercalcemia due to chronic lymphocytic leukemia.

13.
Böbrek Nakli Sonrası JAK2 V617F Mutasyonu ve t(8;21) Pozitif Akut Miyeloid Lösemi
JAK2 V617F Mutation and t(8;21) Positive Acute Myeloid Leukemia After Renal Transplantation
Gülden Sincan, Murat Altunok, Çiğdem Yüce Kahraman, Fuat Erdem
doi: 10.5505/aot.2022.87369  Sayfalar 278 - 282
Solid organ transplantasyonundan sonra malignite riski artar. Akut miyeloid lösemi bu malignitelerden biridir. Translokasyon (8;21), akut miyeloid lösemide en sık görülen karyotipik anormalliklerden biridir. JAK2 V617F mutasyonu, de novo akut miyeloid lösemi vakalarında nadiren görülür. Literatürde böbrek nakli sonrası translokasyon (8;21) ve JAK2 V617F mutasyon pozitif akut miyeloid lösemi gelişen bir olgu yoktur. 10 yıl önce kardeşinden böbrek nakli olan 43 yaşında halsizlik şikayeti ile kliniğimize başvuran kadın hastayı sunduk. Bu hastada JAK2 V617 mutasyonu ve translokasyon t(8;21) pozitif akut miyeloid lösemi tespit edildi. Hasta 3+7 remisyon indüksiyon tedavisi aldı. Kemoterapi sonrası translokasyon (8,21) ve JAK2 V617F mutasyonu negatifti. Böbrek nakli sonrası gelişen akut miyeloid lösemi olguları JAK2V617F mutasyon pozitifliği açısından değerlendirilmelidir.
There is an increased risk of malignancy after solid organ transplantation. Acute myeloid leukemia is one of these malignancies. The translocation (8;21) is one of the most frequent karyotypic abnormalities in acute myeloid leukemia. The JAK2 V617F mutation is rarely seen in cases of de novo acute myeloid leukemia. There is no case with translocation (8;21) and JAK2 V617F mutation-positive acute myeloid leukemia after kidney transplantation in the literature. We report a 43 years old female patient who had a kidney transplant from her brother 10 years ago applied to our clinic with the complaint of fatigue. The JAK2 V617 mutation and translocation t(8;21) positive acute myeloid leukemia was detected in this patient. The patient received 3+7 remission induction treatments. After chemotherapy, translocation (8,21) and JAK2 V617F mutation were negative. Acute myeloid leukemia cases developing after kidney transplantation should be evaluated in terms of JAK2V617F mutation positivity.

LookUs & Online Makale