ISSN 0304-596X | E-ISSN: 2148-7669
ACTA ONCOLOGICA TURCICA - Acta Oncol Tur.: 54 (2)
Cilt: 54  Sayı: 2 - 2021
ARAŞTIRMA
1.
Meme kanserinin Dinamik MRG bulguları ile prognostik faktörleri arasındaki ilişki
Relationship between Dynamic MRI findings and the prognostic factors of breast cancer
Hale Aydın, Bahar Güner, Işıl Esen Bostancı, Almila Coşkun Bilge, Zarife Melda Bulut, Bilgin Arıbaş, Lütfi Doğan, Mehmet Ali Gülçelik
doi: 10.5505/aot.2021.60252  Sayfalar 128 - 140
GİRİŞ ve AMAÇ: MR görüntülemenin meme kanserinde kullanımı artmaktadır. Son yıllarda MRG, meme kanseri lezyonları hakkında önemli bilgiler sağlayabilen bir yöntem olarak kullanılmaya başlanmıştır. Amacımız, dinamik MRG bulguları ile prognoz belirlemek için kullanılan faktörler arasında önemli bir ilişki olup olmadığını saptamaktı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İnvaziv meme kanseri tanısı ve meme MR görüntülemesi olan seksen bir hasta retrospektif olarak tarandı ve çalışmaya dahil edildi. Meme MR görüntülerinde kinetik MR özellikleri belirlendi ve histopatolojik sonuçları yeniden gözden geçirilerek prognostik faktörleri kaydedildi.
BULGULAR: Kinetik MR özellikleri ilk faz kontrastlanma düzeyine göre gruplandı ve 35 hastada %50’nin altında, 18 hastada %50 ile %100 arasında ve 28 hastada %100’den fazlaydı. Çalışmamızda, analiz edilen prognostik faktörlerin herhangi biri ile erken kontrastlanma özellikleri ve dinamik eğri türleri arasında herhangi bir anlamlı ilişki tespit edemedik.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Görüntüleme birçok hastalık türünün tanısı, teşhisi ve değerlendirilmesinde önemli veriler sağlasa da görüntüleme bulguları her zaman hasta kliniği ve prognozu ile ilişkili değildir. Şimdiye kadar, bu konudaki çalışmalar çoğunlukla, çalışmamızla benzer şekilde anlamlı bir ilişki bulamadı, ancak çalışmamızda bildirilen bazı verilerin gelecekteki çalışmaları etkileyebilir.
INTRODUCTION: The use of MR imaging in breast cancer is increasing. In recent years, MRI has been gaining use as a modality that can provide important information about breast cancer lesions. Our aim was to determine if any significant relationship existed between dynamic MRI findings and factors which are currently being used to establish prognosis.
METHODS: Eighty-one patients with a diagnosis of invasive breast carcinoma and breast MRI were retrospectively reviewed and included in the study. Kinetic MRI features were determined on breast MR images, histopathological results were reviewed and prognostic factors were recorded.
RESULTS: Thirty-five patients’ initial enhancement was lower than fifty percent, while 18 patients were between fifty and one hundred percent and 28 patients higher than one hundred percent. Our study is one of the latter, we could not identify any significant relationships between initial enhancement characteristics and dynamic curve types with any of the analyzed prognostic factors.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although imaging can provide important data in the identification, diagnosis, and evaluation of many types of disease; imaging findings do not always correlate with patient clinic and prognosis. Up until now, studies on this matter have mostly found nothing of high significance; our study was no exception, however some of the data reported in this study can influence future studies.

2.
Tiroidin Benign Lezyonları, Benign ve Malign Tümörlerinde HBME1, PAX8, CD56 ve CITED1 Ekspresyonun Değerlendirilmesi
The Expression of HBME1, PAX8, CD56 and CITED1 in Benign Lesions, Benign and Malignant Tumors of Thyroid
Gamze Erkılınç, Sezer Kulaçoğlu
doi: 10.5505/aot.2021.26818  Sayfalar 141 - 151
GİRİŞ ve AMAÇ: HBME1, PAX8, CD56 ve CITED1’ in tiroidin benign lezyonlarını, malign tümörlerden ve tiroidin farklı malign tümörlerini birbirinden ayırt etmedeki rolünü değerlendirmektir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 2007-2013 yılları arasında tiroidektomi yapılan Nodüler Hiperplazi: 22, Foliküler Adenoma: 14, Papiller Benzeri Nükleer Özellikler Gösteren non-İnvaziv Foliküler Tiroid Neoplazmı: 3, İyi Diferansiye Karsinoma, Spesifiye Edilememiş: 3, Papiller Karsinoma: 22, Papiller Karsinoma, Foliküler Varyant: 12, Minimal İnvaziv Foliküler Karsinoma: 9, Az Diferansiye Karsinoma: 4, Anaplastik Karsinoma: 3 çalışmaya dahil edildi. İmmünhistokimyasal yöntem ile HBME1, CITED1, PAX8, CD56 uygulandı. İstatistiksel analizde markerlerın duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değerleri hesaplandı.
BULGULAR: CD56 (ekspresyon kaybı), HBME1, Papiller Karsinoma ve Papiller Karsinoma, Foliküler Varyantta, diğer malign tümörlere göre anlamlı yüksekti. Malign tümörler için en duyarlı markerlar PAX8 ve CITED1( %90, %88) idi. Malign tümörler için en spesifik markerlar HBME1, CITED1 (%97, %92)idi. Papiller Karsinoma, Papiller Karsinoma, Foliküler Varyant için en duyarlı ve spesifik marker HBME1 (%100, %80) idi. Papiller Karsinoma, Folliküler Varyant için en duyarlı markerlar CD56 (ekspresyon kaybı) ve CITED1 (%86, %86)idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: HBME1, Papiller Karsinoma için duyarlı ve spesifik bulundu. CITED1’in sitoplazmik ekspresyonun Papiller Karsinomada, tiroidin diğer malign tümörlerine göre anlamlı şekilde yüksekti. PAX8'in nükleer ekspresyonu benign olgularda malign olgulara göre anlamlı şekilde yüksek bulundu. HBME1, CD56 (ekspresyon kaybı), Papiller Karsinoma ve Papiller Karsinoma, Foliküler Varyantta diğer malign tümörlere göre anlamlı şekilde yüksek bulundu.
INTRODUCTION: To evaluate the role of HBME1, PAX8, CD56 and CITED1 in distunguishing benign lesions of the thyroid from malignant tumors and different malignant tumors of the thyroid.
METHODS: The patients that underwent thyroidectomy between 2007 and 2013 were included to the study. Patients with Nodular Hyperplasia: 22, Folicular Adenoma: 14, Noninvasive Folicular Thyroid Neoplasm With Papillary-Like Nuclear Features: 3, Well Diferentiated Carcinoma, Not Otherwise Specified: 3, Papillary Carcinoma: 22, Papillary Carcinoma Folicular Variant: 12, Minimally Invasive Folicular Carcinoma: 9, Poorly Diferentiated Carcinoma: 4, Anaplastic Carcinoma: 3 were included to the study. HBME1, CITED1, PAX8, CD56 were applied by immunohistochemical method. In statistical analysis, the sensitivity, specificity, positive predictive and negative predictive values of markers were calculated.
RESULTS: CD56 (loss of expression), HBME1 was significantly higher in Papillary Carcinoma, Papillary Carcinoma Folicular Variant compared to other malignant neoplasms. The most sensitive markers for malignant tumors were PAX8 and CITED1 (90%, 88% ). The most specific markers for malignant tumors were HBME1, CITED1 (97%, 92% ). The most sensitive and specific marker for Papillary Carcinoma, Papillary Carcinoma Folicular Variant was HBME1 (100%, 80%). CD56 (loss of expression), CITED1 was the most sensitive markers for Papillary Carcinoma Folicular Variant ( 86%,86%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: HBME1 was found an both sensititive and specific marker for Papillary Carcinoma. The cytoplasmic expression of CITED1 was significantly higher in PC compared to other malignant tumors. Nuclear expression of PAX8 was found significantly higher in benign cases compared to malignant tumors. HBME1,CD56 (loss of expression) was found significantly higher in Papillary Carcinoma, Papillary Carcinoma Folicular Variant compared to other malignant tumors.

3.
Primer Santral Sinir Sistem Lenfomalarında Otolog Kök Hücre Nakli İle Konsolidasyon Sonuçları
Consolidation With Autologous Stem Cell Transplantation In Patients With Primary Central Nervous System Lymphoma
Bahar Uncu Ulu, Derya Şahin, Tuğçe Nur Yiğenoğlu, Tahir Darçın, Mehmet Bakırtaş, Semih Başcı, Jale Yıldız, Dicle İskender, Nuran Ahu Baysal, Merih Kızıl Çakar, Mehmet Sinan Dal, Fevzi Altuntas
doi: 10.5505/aot.2021.09821  Sayfalar 152 - 158
GİRİŞ ve AMAÇ: Primer santral sinir sistemi lenfomaları (PSSSL) nadir görülen bir ekstranodal Non-Hodgkin lenfoma alt grubu olarak tanımlanmaktadır. İndüksiyon tedavileri, çoğunlukla PSSSL'li hastalar için yüksek doz metotreksat bazlı kemoterapileri içerir. Konsolidasyon tedavisi için hala standart bir yaklaşım yoktur. Son zamanlarda, yüksek doz kemoterapi sonrası otolog kök hücre transplantasyonu (OKHN) ile konsolidasyon tedavide yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada, merkezimizde OKHN uygulanan PSSSL hastalarının sonuçlarını değerlendirmeyi hedefliyoruz.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Dr. Abdurrahman Yurtaslan Ankara Onkoloji Hastanesi Hematoloji Ünitesi'nde 2010-2021 yılları arasında tanı konulan PSSSL hastalarının verileri geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: On bir hastaya PSSSL tanısı konuldu. Çalışmaya dahil edilen hastaların medyan yaşı 53.5 yıl (38-68) idi. Sekiz hastaya indüksiyon tedavisi sonrası upfront konsolidasyon amacıyla OKHN uygulandı. Yedi hasta OKHN'den üç ay sonra tam yanıta ulaştı; bir hasta naklin ilk ayında çıkış nedeniyle değerlendirilmedi. Üç hastaya, transplantasyona uygun olmamaları ve mobilizasyon başarısızlığı nedeniyle OKHN yapılamadı. Çalışmadaki ortanca takip süresi 26 aydı (8-82 ay). Median genel sağkalıma ulaşılmadı. Nakille ilişkili mortalite % 12.5 ve tüm kohortta mortalite oranı % 27 idi. OKHN olmuş hastaların % 62.5’unda iki yıla yakın toplam sağkalım avantajı saptandı. Tüm kohort için hastaların %73'ü takipte daha uzun süreli sağkalım şansı sağlamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bizim kohortumuzda, PSSSL hastaları çoğunlukla yüksek riskli hastalığa sahip olmasına rağmen hastaların dörtte üçü OKHN olabildi ve aynı oranda hasta uzun süreli sağkalım avantajı sağladı.
INTRODUCTION: Primary central nervous system lymphomas (PCNSL) are defined as a rare extranodal Non-Hodgkin lymphoma subgroup. The induction regimens involve high dose methotrexate-based chemotherapies mostly for the patients with PCNSL. There is still no standard approach for consolidation therapy. Recently, consolidation with autologous stem cell transplantation (ASCT) after high-dose chemotherapy has been widely used in the treatment of PCNSL. We aim to evaluate the results of PCNS patients who underwent ASCT in our center.
METHODS: The data of PCNSL patients diagnosed in Hematology Unit of Dr. Abdurrahman Yurtaslan Ankara Oncology Hospital between 2010 and 2021 were analyzed retrospectively.
RESULTS: Eleven patients were diagnosed with PCNSL diagnosis. The patients' median age included in the study was 53.5 years (range 38-68). Eight patients underwent ASCT for upfront consolidation. Seven patients achieved CR three months after ASCT; one patient was not evaluated due to exitus in the first month of the transplant. Three patients could not achieve ASCT due to transplantation ineligibility patients and mobilization failure. The median follow-up period in the study was 26 months (range 8-82 months). The median overall survival was not reached. Transplant-related mortality was 12.5%, and the mortality rate was 27% in the whole cohort. In patients who received ASCT, of the 62.5 % had an almost two-year survival advantage. For the whole cohort, 73% of the patients had change for more prolonged survival among follow-up.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our cohort, the PCNSL patients had mostly high-risk disease; however, three-quarters of the patients could receive ASCT, and at the same rate of the patients had advantages for long-term survival.

4.
BCR / ABL-Negatif Kronik Miyeloproliferatif Neoplazlı Hastalarda Kemik Mineral Dansitometrisi Ölçümlerinin Değerlendirilmesi
Evaluation of Bone Mineral Densitometry Measurements in Patients with BCR/ABL-Negative Chronic Myeloproliferative Neoplasm
Aysun Şentürk Yıkılmaz, Sema Akıncı, Şule Mine Bakanay, Selin Küçükyurt Kaya, İmdat Dilek
doi: 10.5505/aot.2021.72324  Sayfalar 159 - 165
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, BCR / ABL-negatif kronik miyeloproliferatif neoplazmı (KMPH) olan hastaların, kemik mineral dansitometri ölçümlerindeki değişiklikleri ve prognostik faktörlerle ilişkisini incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: KMPH tanısı alan 38 erkek (% 52.1) ve 35 kadın (% 47.9) olgunun verileri retrospektif olarak incelendi. Tanı sırasında gerçekleştirilen femur boynu ve lomber omurganın yaş, cinsiyet, tanı (polisitemia vera (PV), esansiyel trombositoz (ET)), JAK2V617F mutasyon pozitifliği, KMPH komplikasyonlarının varlığı ve kemik mineral dansitometrisi (KMD) ölçümleri her hasta için kaydedildi. Hastalar; erkekler için 65 yaş altı ve 65 yaş üstü, kadınlar için menopoz öncesi ve menopoz sonrası durum olarak dört gruba ayrıldı. Ayrıca T skoru; femur boynu ve lomber omurgaya göre normal ve azalmış kemik yoğunluğu olarak gruplandırıldı.
BULGULAR: Kadın hastalarda lomber omurgada daha fazla kemik kaybı olduğu bulundu (p = 0.031). Kadın hastalarda, lomber omurga KMD'sindeki azalma postmenopozal grupta daha fazlaydı (p = 0.012). Femur boynundaki kemik yoğunluğunda azalma 65 yaş üstü grupta daha fazla bulundu (p = 0.01). KMD ile ET ya da PV tanısı, JAK2V617F mutasyon pozitifliği, tromboz ve kanama gibi KMPH komplikasyonları arasında ilişki yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre, KMPH varlığı kadın hastalarda lomber bölgede kemik kaybını arttırmaktadır. Bu nedenle, menopoz öncesi grupta KMD ölçümü ve kalsiyum destekleyici tedavi planlamasının kadın KMPH hastalarda faydalı olduğu düşünülmektedir.
INTRODUCTION: This study aims to determine the changes in and the factors related to the bone mineral density in patients with BCR/ABL-negative chronic myeloproliferative neoplasm (CMPD).
METHODS: The data of 38 males (52.1%) and 35 females (47.9%) patients diagnosed with CMPD were analyzed retrospectively. The age, gender, diagnosis (polycythemia vera (PV), essential thrombocythemia (ET)), JAK2V617F mutation positivity, the presence of the CMPD complications and the bone mineral densitometry (BMD) measurements of femur neck and lumbar spine carried out during the diagnosis were recorded for each patient. The patients were divided into four groups: under 65 and over 65 years old for men, premenopausal and postmenopausal status for women. They were also grouped according to the T score of the femur neck and lumbar spine with normal and decreased bone density.
RESULTS: Female patients were found to have more bone loss in the lumbar spine (p=0.031). In female patients, the reduction in the lumbar spine BMD was greater in the postmenopausal group (p=0.012). The decrease in bone density in the femur neck was found to be greater in the group above 65 years of age (p=0.01). There was no relationship between BMD and ET, PV, JAK2V617F mutation positivity, and CMPD complications such as thrombosis and hemorrhage.
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to the results obtained in our study, the presence of CMPD increases bone loss in lomber area in female patients. Therefore, the BMD measurement and calcium-D supportive treatment planning in the premenopausal group are thought to be beneficial in female patients.

5.
Kolon Kanserinde Lenfovaskuler ve Perinoral Invazyonun Prognostik Onemi
Prognostic Value of Lymphovascular and Perineural Invasion in Colon Cancer
Cemil Yüksel, Serdar Çulcu, Afig Gojayev, Salim Demirci, Ali Ekrem Ünal
doi: 10.5505/aot.2021.23540  Sayfalar 166 - 174
GİRİŞ ve AMAÇ: Kolon kanseri tüm dünyada en sık görülen maligniteler arasındadır. Kansere bağlı ölüm nedenleri arasında 4. Sıradadır. Lenfovasküler invazyon (LVI), küçük lenfatik veya kan (tipik olarak venöz) damarların tümör tarafından tutulması iken perinöral invazyon (PNI) ise sinirlerin ve sinir kılıflarının içinde, çevresinde ve boyunca tümörün büyümesidir. Çalışmamızda LVI ve PNI’nın kolon kanserli hastalarda prognoz, tümör evresi ve lenf nodu metastazına etkisi araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Şubat 2013 - Ocak 2020 tarihleri arasında kolon kanseri nedeniyle opere edilen hastaların verileri retrospektif olarak inceledi. Hastaların ameliyat ve patoloji raporları, demografik özellikleri, genel sağkalımları incelendi.
BULGULAR: 248 hasta kolon kanseri nedeniyle opere edildi. 120 hastada LVI, 105 (41.9%) PNI hastada vardı. Grade, lenf nodu pozitifliği, LVI, PNI, T ve N evrelerinin sağkalımla ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuş olup sırasıyla p değerleri: 0.028, <0.001, <0.001, <0.001, 0.005 ve <0.001’dir. LVI ve PNI'nin diğer faktörlerle ilişkisi incelendiğinde, T ve N evresi, metastatik lenf nodu ve sağkalım süresi açısından her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu gösterilmiştir. (p <0,001)
TARTIŞMA ve SONUÇ: LVI ve PNI varlığı özellikle erken evre hastalarda prognozun, lenf nodu metastazının bir belirleyici olmasından dolayı; LVI ve PNI pozitif olan hastaların yakın izlemin, adjuvan tedavi için multidisipliner konseyde değerlendirilmenin prognoza olumlu etkilerinin olabileceğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Colon cancer is one of the most common types of malignant tumours in the world. Colon cancer ranks fourth among cancer-related deaths. Lymphovascular invasion (LVI) is the tumour involvement of small lymphatic or blood (typically venous) vessels while perineural invasion (PNI) is the growth of the tumour in, around, and along the nerves and nerve sheaths. In our study, we investigated the effects of LVI and PNI on prognosis, tumour stages, and lymph node metastasis in colon cancer patients.
METHODS: The data of patients, who underwent colon cancer surgery in the period between February 2013 and January 2020, were analyzed retrospectively. The surgery and pathology reports, demographic characteristics, and overall survival of the patients were examined.
RESULTS: A total of 248 patients were operated due to colon cancer. LVI and PNI were present in 120 (48.3%) and 105 (41.9%) patients, respectively. The relationship of the grade, of the presence of positive lymph nodes, LVI, and PNI, and of the T- and N-stages with the survival were statistically significant with the following p-values of 0.028, <0.001, <0.001, <0.001, 0.005, and <0.001, respectively. When the relationship of LVI and PNI with other factors was examined, it was shown that there was a statistically significant relationship in both groups in terms of T and N stage, metastatic lymph node and survival time. (p <0.001)
DISCUSSION AND CONCLUSION: Because the presence of LVI and PNI is a determinant of prognosis and lymph node metastasis especially in early-stage patients; we think that close follow-up of patients with LVI and PNI and the evaluation of such patients by a multidisciplinary council for the administration of adjuvant therapy, may affect prognosis favourably.

6.
Jukstakortikal Kondrosarkom: 52 Vakanın Analizi
Juxtacortical Chondrosarcoma: Analysis of 52 Cases
Recep Öztürk, Kamil Amer, Emin Kürşat Bulut, Mahmut Nedim Aytekin
doi: 10.5505/aot.2021.64497  Sayfalar 175 - 180
GİRİŞ ve AMAÇ: Jukstakortikal (yüzey) kondrosarkom(JKK), kondrosarkomların daha çok genç erişkinlerde görülen çok nadir bir alt tipidir. Bu çalışmada JKK'ye ait demografik verilerin ve ortalama sağ kalım oranlarının raporlanması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Sürveyans, Epidemiyoloji ve End Results (SEER) veritabanının en son versiyonu kullanılarak yapılan bu çalışmada, hastalar, cinsiyet, yaş, ırk/etnik köken, lezyonun vücutta yerleşim yeri, tümörün diferansiasyon derecesi, uygulanan cerrahiler ve takip süreleri altbaşlıklarında incelendi. Tanımlayıcı istatistikler ortalama ± standart sapma, sıklık ve yüzde olarak verildi.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 52 hasta dahil edildi, bu hastaların 16'sı kadın 36'i (%69) erkekti ve yaş ortalamaları 41,3±20,0 std (8-84 yaş arası) idi. Etnik köken açısından incelendiğinde en fazla beyaz ırkta (%84,6) görüldüğü saptandı. Tümöral lezyonların en sık görüldüğü lokalizasyon alt ekstremite uzun kemikleri ve ilişkili eklemleri(%50) idi. Tümör diferansiasyonları açısından incelendiğinde en sık düşük dereceli tümörler (tüm tümörlerin %45'i) görüldü. Ortalama takip süresi 125,5 ay (4-358 ay arası) idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: JKK çok nadir bir kondrosarkom türüdür ve sıklıkla diğer kondrosarkom tiplerine göre daha düşük grade'li olarak görülür. Erkeklerde biraz daha sıktır. En sık alt ekstremiteye, özellikle de femur diafizine olmak üzere, uzun kemiklere yerleşim eğilimindedir.
INTRODUCTION: Juxtacortical (surface) chondrosarcoma (JCC) is a very rare subtype of chondrosarcoma, mostly seen in young adults. In this study, we aimed to report demographic data and avarage survival rates of JCC.
METHODS: In this study we used the latest version of the Surveillance, Epidemiology and End Results (SEER) database, patients were examined under the titles of gender, age, race / ethnic origin, lesion location in the body, degree of tumor differentiation, applied surgeries and follow-up periods. Descriptive statistics were given as mean ± standard deviation, frequency and percentage.
RESULTS: A total of 52 patients were included in the study, of which 16 were female and 36 were male (69%), with a mean age of 41.3 ± 20.0 years (range: 8-84 years). When examined for ethnicity, it was found that it was seen most in white race (84.6%).The most common localization of tumor lesions was the lower extremity long bones (50%).Low grade tumor (45% of all tumors) was the most common tumor differentiation. The mean follow-up was 125,5 months (range 4 to 358 months).
DISCUSSION AND CONCLUSION: JCC is a very rare type of chondrosarcoma, and often seen as lower grade compared to other types of chondrosarcoma. It's a little more common in men. It tends to settle on the long bones, most commonly on the lower extremity, especially the femoral diaphysis.

7.
Radyoterapi Uygulanan Prostat Kanseri Hastalarında Tedavi Süresince Laksatif Kullanımının Rektum Hacim ve Dozlarına Etkisi
The Effects of Laxative Use on Rectum Volume and Doses During Radiotherapy in Patients With Prostate Cancer
Evrim Duman, Neslihan Atabek, Yılmaz Bilek
doi: 10.5505/aot.2021.15493  Sayfalar 181 - 188
GİRİŞ ve AMAÇ: Amaç: Rektum hacim değişiklikleri prostat radyoterapisi sırasında verilen dozu etkilemektdir. Hacimsel Ayarlı Ark Terapi (VMAT) uygulanan prostat kanseri hastalarında tedavi süresince laksatif kullanımının rektum hacim ve dozlarına etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde tedavi edilen 20 hastanın tedavi planlama tomografi (simCT) ve koni ışınlı bilgisayarlı tomografi (CBCT) görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Laksatif kullanan (L+)(n: 10) ve laksatif kullanmayan (L-)(n: 10) hastalar olacak şekilde 2 grup belirlendi. Toplam 160 tane CBCT görüntüsünde rektum hacimleri yeniden konturlandı. Her hastanın kendi VMAT planı kendi CBCT görüntüleri üzerinde tekrar hesaplatılarak rektum dozları elde edildi.
BULGULAR: Bulgular: Tüm hastaların rektum hacimleri CBCT görüntülerinde simCT görüntülerine göre artış göstermiştir. Belirli bir dozu alan rektum hacminin % değeri (Vx) için simCT ve CBCT planları karşılaştırıldığında 40Gy, 50Gy, 60Gy ve 70Gy dozlarının hepsi için tüm hastalarda tedavi süresince artış bulunmuştur. Laksatif kullanan hasta grubunun tedavi planlarındaki Dmean değerleri simCT görüntülerde 39 Gy ve CBCT görüntülerde 43 Gy bulunmuştur (p = 0.009). Alternatif olarak, laksatifleri kullanmayan hasta grubunda, tedavi planlarındaki Dmean değerleri simCT görüntülerinde 40 Gy ve CBCT görüntülerinde 44 Gy bulunmuştur (p = 0.047).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç: Prostat radyoterapisi uygulanan hastalarda tedavi sırasında rektum hacmi ve aldığı radyasyon dozu, laksatif kullanımından bağımsız olarak, başlangıç tedavi planına göre artmaktadır.
INTRODUCTION: Objective: Changes in rectum volume can affect dose delivery during prostate radiotherapy. The aim of this study was to evaluate how laxative use affected rectum volumes and doses in patients with prostate cancer treated with Volumetric Modulated Arc Therapy (VMAT).
METHODS: Material and Methods: Treatment planning computed tomography (simCT) and cone-beam computed tomography (CBCT) images collected from 20 patients with prostate cancer were retrospectively evaluated. These patients were divided into two groups as those who either used or did not use laxatives during radiotherapy. Rectum volumes were re-contoured on 160 CBCT images, and VMAT treatment plans were re-calculated to determine rectum doses.
RESULTS: Results: In all patients, CBCT images showed increased mean rectum volumes and doses relative to simCT images. Furthermore, the percent volume (Vx) of the rectum receiving 40, 50, 60, and 70 Gy doses based on CBCT results were larger than those based on simCT. The Dmean values in the treatment plans for the group with laxative use were 39 Gy on simCT images and 43 Gy on CBCT images (p = 0.009). Alternatively, in the group without laxatives, the Dmean values in the treatment plans were 40 Gy on simCT images and 44 Gy on CBCT images (p = 0.047).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Conclusion: In patients undergoing prostate radiotherapy, rectum volume and doses increase regardless of laxative use. Although laxatives can limit volume expansion of the rectum, they do not have the expected effect on rectum doses and actually significantly increase all dosimetric parameters.

8.
Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma’da CD10, BCL-6 and MUM-1 Markerların Ekspresyonu ve Prognoz Üzerine Etkisi
Expression of CD10, BCL-6 and MUM-1 Markers and Their Effects on Prognosis in Diffuse Large B Cell Lymphoma
Ahmet Yozgat, Benan Kasapoğlu, Nalan Akyürek, Aytuğ Üner
doi: 10.5505/aot.2021.35403  Sayfalar 189 - 197
GİRİŞ ve AMAÇ: İmmünohistokimya kullanılarak, Diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) vakaları germinal merkez B hücresi benzeri (GCB) ve ABC grubu olmak üzere prognositk açıdan önemli olan alt tiplere ayrılabilir. Biz bu çalışmada DBBHL’li hastaların patoloji preparatlarında CD10, B hücreli lenfoma 2 ve 6 (BCL2 ve BCL6) ve multipl miyelom onkogen 1 (MUM1) markerlarının sıklığını ve rituksimab içeren kemoterapi gruplarındaki prognostik etkisini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastalar, kemoterapi rejimleri açısından, siklofosfamid, doksorubisin, vinkristin ve prednizon (CHOP) veya Rituksimab-CHOP olarak 2'ye ayrıldı. Hastaların tedaviye yanıtı, takip süreleri ve tedavi sonuçları kaydedildi. Tanı anındaki patoloji preparatlarından CD10, BCL6 ve MUM1 / IRF 4 biyomarkerları için boyama yapılarak hastalar immünohistokimyasal panel açısından GCB veya ABC olarak alt gruplara ayrıldı.
BULGULAR: Toplam 81 hasta (39 erkek, 42 kadın) çalışmaya dahil edildi. Tanı sırasında 31 hastada (% 38,3) CD10; 53 hastada BCL-6 (% 65,4); MUM-1 47 hastada (% 58); BCL-2 53 hastada (65,4) pozitifti. Bu sonuçlarla 36 hasta (% 44.4) GCB grubu, 45 hasta (% 55.6) ABC grubu olarak tanımlandı. Sağkalım analizinde gruplar ve biyomarkerlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: DLBCL hastalarının sağkalımında CD10, BCL-6, MUM-1 veya BCL-2 pozitifliği veya GCB ve ABC gruplarının anlamlı bir etkisi saptanmamıştır.
INTRODUCTION: Immunohistochemistry may serve as a surrogate to define Diffuse large B-cell lymphoma (DLBCL) cases as germinal center B cell-like (GCB) or non-GCB subtypes and to provide prognostic information. In this study, we aimed to investigate the frequency and prognostic impact of CD10, B-cell lymphoma 2 and 6 (BCL2 and BCL6) and multiple myeloma oncogene 1 (MUM1) expressions in pathology sections of patients with DLBCL to determine the response of these subgroups to the rituximab including chemotherapy regimens.
METHODS: Patients were grouped into 2 regarding the chemotherapy regimens they were treated, as cyclophosphamide, doxorubicin, vincristine, and prednisone (CHOP) or Rituximab-CHOP. The treatment response, follow-up periods and outcomes of patients were recorded. The immunohistochemical panel was stained in pathology sections for CD10, BCL6 and MUM1/IRF 4 biomarkers. The patients were subgrouped as GCB or ABC regarding the immunohistochemical panel.
RESULTS: Totally 81 patients, (39 male, 42 female) were included in the study. At the time of diagnosis, CD10 was positive in 31 patients (38.3%); BCL-6 in 53 patients (65.4%); MUM-1 was positive in 47 patients (58%) and BCL-2 was positive in 53 patients (65.4). With these results, 36 patients (44.4%) were in the GCB group and 45 patients (55.6%) were in the ABC group. No significant difference was found between the individual markers and subgroups in survival analyses.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We did not determine any significant effect of CD10, BCL-6, MUM-1 or BCL-2 positivity or GCB and non-GCB groups in the survival of patients with DLBCL.

9.
Meme kanseri hastalarında Kinezyofobinin Hayat Kalitesi, Komorbidite ve diğer klinik özellikler ile ilişkisi
Kinesiophobia in Breast Cancer Survivors and its Relationship with Quality of Life, Comorbidity, and other clinical parameters
İsmihan Sunar, Veli Sunar
doi: 10.5505/aot.2021.38243  Sayfalar 198 - 205
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu kesitsel çalışma meme kanseri hastalarında kinezyofobi sıklığının belirlenmesi ve hayat kalitesi ve komorbidite başta olmak üzere yorgunluk, lenfödem, depresyon gibi klinik özellikler ile ilişkisini araştırmayı amaçlamaktadır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Kasım-Aralık 2020 tarihlerinde Aydın Atatürk Devlet Hastanesi Tıbbi Onkoloji Polikliniği’nde meme kanseri tanısı ile remisyonda izlemde olan 54 kadın dahil edilmiştir. Hastaların tanı anındaki klinikopatolojik özellikleri kaydedildi. Hareketten kaçınma durumu Kinezyofobi Tampa Kinezyofobi Skalası (TKS) ile değerlendirildi. Lenfödem varlığı her iki koldan çap ölçümüleri ile değerlendirildi. Depresyon varlığının araştırılması için Beck depresyon ölçeği (BDÖ), hayat kalitesinin değerlendirilmesi için Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi Organizasyon Grubu (EORTC) hayat kalitesi formu QLQ-C30 (versiyon 3.0) kullanıldı. Komorbiditelerin belirlenmesi için Charlson Komorbidite Indexi (CKI) ve yorgunluk için 10 cm’lik vizüel analog skala (VAS) kullanılmıştır. TKS ile CKI, BDÖ, VAS-yorgunluk, EORTC-30 arasındaki ilişki değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 52.11±11.10 yıl idi. Hastalardan 36’sı (%66,7) TKS skorlarına göre kinezyofobik olarak sınıflandırıldı (TKS>37). Kinezyofobik grupta adjuvan radyoterapi alma oranı anlamlı olarak daha yüksekti. Ayrıca kinezyofobik hastaların EORTC-30 hayat kalitesi anketinin genel sağlık, fiziksel ve duygusal işlev puanları anlamlı olarak daha düşük, maddi zorluk, semptom skalası, BDÖ ve VAS-yorgunluk puanları ise anlamlı olarak daha yüksekti. Lenfödem varlığı, CKI ve diğer klinik parametrelerde fark tespit edilmedi (p>0.05). Maddi zorluk ve semptom skalası dışındaki tüm EORTC QLQ-30 sub-grup skorları ve TKS arasında negatif yönde anlamlı ilişki saptanırken, VAS-yorgunluk, BDÖ, EORTC QLQ-30 semptom skalası ve maddi zorluk puanları ile anlamlı pozitif ilişki gözlendi. TSK ile CKI arasında ilişki bulunmadı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Kinezyofobi meme kanseri hastalarında oldukça sık görülmekte olup hayat kalitesi, depresyon ve yorgunlukla ilişkili bulunmuştur. Hastaların bu konuda biligilendirilip daha aktif bir hayat tarzı için motive edilmesi yararlı olabilir.
INTRODUCTION: This cross-sectional study aims to determine the frequency of kinesiophobia in breast cancer survivors and evaluate its relationship with mainly quality of life and comorbidities, also fatigue, lymphedema, and depression.
METHODS: This study included 54 women with breast cancer who were followed in remission in Aydın Atatürk State Hospital Medical Oncology Clinic between November-December 2020. Clinicopathological characteristics of the patients were recorded. Kinesiophobia was assessed using the Turkish version of Tampa Scale for Kinesiophobia (TSK). Lymphedema was evaluated with bilateral upper extremity measurements. Depressive status and quality of life were determined using the Beck Depression Inventory (BDI) and European Organization for Research and Treatment of Cancer Quality of Life Questionnaire Version 3.0 (EORTC QLQ-C30 v3). Comorbidities were assessed using the Charlson Comorbidity Index (CCI) while fatigue was evaluated by 10 cm visual analogue scale (VAS). The relationship between the TSK and CCI, BDI, VAS-F, EORTC-30 were investigated.
RESULTS: The mean age of patients was 52.11±11.10 years. Of the patients, 36 (66.7%) had kinesiophobia based on having TSK scores above 37. The rate to recieve adjuvant radiotherapy was higher in kinesiophobic group. Kinesiophobic patients had statistically significantly lower global health, physical functioning, and emotional functioning scores and higher depression and VAS-fatigue scores. Kinesiophobic patients also had higher financial difficulty and higher sypmtom scale scores. Comorbidities and presence of lymphedema did not differ between groups (p>0.05). All EORTC QLQ-30 sub-parameter scores except financial difficulty and symptom severity had negative significant correlations with TSK scores while VAS-fatigue, BDI, EORTC QLQ-30 symptom scale and financial difficulties showed significant positive correlations. TSK score was not associated with comorbidity.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Kinesiophobia is rather high in breast cancer survivors and has correlations with worse quality of life and higher depression and fatigue scores. These patients should be trained and encouraged for an active life style.

10.
Kronik Myeloproliferatif Neoplazi Tanılı Hastalarda Klinik Özellikler ve Hastalık Karakteristikleri: 11 yıllık tek merkez deneyimi
Disease and Clinical Characteristics of Patients with Chronic Myeloproliferative Neoplasms: 11-year single center experience
Pınar Akyol, Abdulkerim Yıldız, Hacer Berna Afacan Öztürk, Senem Maral, Merih Reis Aras, Fatma Yılmaz, Buğra Sağlam, Mesut Tiglioğlu, Murat Albayrak
doi: 10.5505/aot.2021.93357  Sayfalar 206 - 216
GİRİŞ ve AMAÇ: BCR / ABL-negatif miyeloproliferatif neoplaziler, kemik iliğindeki miyeloid öncül hücrelerin aşırı üretimi ile karakterizedir. Polisitemi vera, esansiyel trombositemi ve primer miyelofibrozis en sık görülen miyeloproliferatif neoplazilerdir. Bu çalışmanın amacı hastaların demografik özelliklerini, klinik seyir ve laboratuvar bulgularını komplikasyonlar ve sağkalım ile birlikte analiz etmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya 2008-2019 yılları arasında miyeloproliferatif neoplazi tanısı alan hastalar dahil edildi. Kan parametreleri, demografik bilgiler, mutasyon analizi, tedavi, komplikasyonlar ve takip süreleri kaydedildi. Sağkalım oranları hesaplandı ve parametrelerin genel sağkalım üzerindeki etkisi analiz edildi.
BULGULAR: 105 Polisitemi vera, 126 esansiyel trombositemi ve 16 primer miyelofibrozis olmak üzere oluşan toplam 247 hasta değerlendirildi. Takip sırasında 11 polisitemi vera, 14 esansiyel trombositemi ve 2 primer miyelofibrozis hastasında tromboembolik komplikasyon gelişti. Polisitemi vera ve esansiyel trombositemi hastalarında ortalama genel sağkalıma ulaşılamadı, ancak primer miyelofibrozis hastalarında 70.3 ay olarak belirlendi. Tanı anında yaş, LDH, ferritin ve trombosit / lenfosit oranı ve tromboembolik komplikasyonlarının tüm miyeloproliferatif neoplazi hastalarında sağkalım üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi olduğu belirlenmiştir. Primer miyelofibrozis hastalarında daha düşük sağkalım oranları görülmesine rağmen, tromboembolik komplikasyon oranı 3 hasta alt grubunun hepsinde benzer oranlarda izlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaş ve tromboembolik komplikasyonlar gibi bilinen risk faktörlerine ek olarak, LDH, ferritin ve PLR gibi hastalık aktivitesini ve inflamasyonu gösteren parametreler de bu hastalıkların takibinde prognostik belirteç olarak kullanılabilir.
INTRODUCTION: BCR/ABL-negative myeloproliferative neoplasms are characterized by over-production myeloid lineages in the bone marrow. Polycythemia vera, essential thrombocythemia and primary myelofibrosis are the most common myeloproliferative neoplasms. The aim of this study was to analyse patient demographic characteristics, laboratory findings, mutational status together with complications, clinical course and survival.
METHODS: This study was conducted on patients diagnosed with myeloproliferative neoplasms between 2008 and 2019. Blood parameters, demographic information, mutation analysis, management, complications and follow-up periods were recorded. Survival rates were calculated and the effect of the parameters on overall survival was analyzed.
RESULTS: Evaluation was made of 247 patients, comprising 105 polycythemia vera, 126 essential thrombocythemia and 16 primary myelofibrosis patients. During follow-up, 11 polycythemia vera, 14 essential thrombocythemia and 2 primary myelofibrosis patients developed thromboembolic complications. Median overall survival could not be reached in polycythemia vera and essential thrombocythemia patient and determined as 70.3 months in primary myelofibrosis patients. Age, LDH, ferritin and platelet/lymphocyte ratio at the time of diagnosis and thromboembolic complications were determined to have a statistically significant effect on survival in all patients. Lower survival rates were seen in the primary myelofibrosis patients although thromboembolic complications were observed at similar rates in all 3 disease subgroups.

DISCUSSION AND CONCLUSION: In addition to known risk factors such as age and thromboembolic complications, parameters such as LDH, ferritin and PLR, which may be considered to indicate disease activity and inflammation, can also be used as prognostic markers.


11.
Reprodüktif Dönemdeki Kadınlarda Epitelial Over Kanserleri İçin Tam Kan Sayımı İnflamatuar Parametrelerin Prediktif Değeri
Predictive Value of Complete Blood Count Inflammatory Parameters for Epithelial Ovarian Cancers in Women During Reproductive Period
Hilal Korkmaz, Mustafa Akşar, Halis Doğukan Özkan, Vakkas Korkmaz, Nurettin Boran
doi: 10.5505/aot.2021.30922  Sayfalar 217 - 223
GİRİŞ ve AMAÇ: Reproduktif dönemde tanı alan epitelyal over tümörlerinin (EOTs) ayırıcı tanısında tam kan sayımı inflamatuar parametreleri ile serum Ca-125 seviyelerinin prediktif değerlerinin karşılaştırılması.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada reproduktif dönemde olan 105 kadın sırasıyla retrospektif olarak incelenmiştir. Dahil edilen kadınlar klinik, laboratuar ve patolojik özellikleri açısından incelenmiştir.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 41.5 ± 8.6 ve BMI 28.6 ± 5.8 idi. Tüm çalışma populasyonunun 54 (51.5%) tanesi benign EOTs, 18 (17.1) tanesi borderline EOTs ve 33 (31.4%) tanesi malign EOTs idi. Bu üç tümör grubunun karşılaştırılmasında serum Ca-125 [14.7 U/mL (2.7-238.6) vs 60.2 U/mL (7.8 – 557) vs 416.5 U/mL (2.4-7695), p<0.001, sırasıyla], platelet count [294, x103/ μL (133-744) vs 303, x103/ μL (160-468) vs 383, x103/ μL (128-725), p= 0.018, sırasıyla], neutrophil count [4.2, x103/ μL (1.9 -8.9) vs 4.9, x103/ μL (2.6-10.9) vs 5.1, x103/ μL (2.2 – 10.7), p= 0.012], neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) [2.1 (0.1-8.2) vs 2.6 (1.2 – 5.9) vs 3.1 (1-6.8), p= 0.021, sırasıyla] ve platelet-to-lymphocyte ratio (PLR) [154.4 (82.1-658.4) vs 168.1 (91.1-377.8) vs 201.5 (29.6-499.2), p= 0.008, sırasıyla] değerleri açısından anlamlı fark saptandı. ROC analizinde, serum Ca-125 seviyesi (AUC= 0.818, p<0.001), platelets (AUC= 0.673, p= 0.005) ve PLR (AUC= 0.690, p= 0.002) değerleri malign EOTs’lerini anlamlı olarak öngörmekte idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Preopratif platelet sayısı, nötrofil sayısı ve PLR epitelyal over kanserlerini anlamlı olarak öngörmektedir. Ancak her üç parametrenin de tanısal öngörü değerleri ca-125’den daha düşüktür. Bu nedenle ca-125 hala EOTs’lerinin preoperative ayırıcı tanısında kullanılabilecek en değerli serum biyokimyasal belirteçtir.
INTRODUCTION: Comparison of predictive values of complete blood count inflammatory parameters and serum CA-125 levels in the differential diagnosis of patients with epithelial ovarian tumor (EOTs) diagnosed in the reproductive period.
METHODS: In this study, 105 women patients in the reproductive period were retrospectively analyzed. The patients included were examined in terms of clinical, laboratory and pathological features.
RESULTS: The mean age of the patients was 41.5 ± 8.6 and BMI was 28.6 ± 5.8. Of the whole study population, 54 (51.5%) were benign EOTs, 18 (17.1%) were borderline EOTs and 33 (31.4%) were malignant EOTs. When comparing these three tumor groups, a significant difference was found in terms of serum CA-125 [14.7 U/mL (2.7-238.6) vs 60.2 U/mL (7.8 – 557) vs 416.5 U/mL (2.4-7695), p<0.001, respectively], platelet count [294 x103/ μL (133-744) vs 303, x103/ μL (160-468) vs 383 x103/ μL (128-725), p = 0.018, respectively], neutrophil count [4.2, x103/ μL (1.9 -8.9) vs 4.9 x103/ μL (2.6-10.9) vs 5.1 x103/ μL (2.2 – 10.7), p = 0.012], neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) [2.1 (0.1-8.2) vs 2.6 (1.2 – 5.9) vs 3.1 (1-6.8), p = 0.021, respectively] and platelet-to-lymphocyte ratio (PLR) [154.4 (82.1-658.4) vs 168.1 (91.1-377.8) vs 201.5 (29.6-499.2), p = 0.008, respectively] values. In the ROC analyses, serum CA-125 levels (AUC= 0.818, p <0.001), platelet count (AUC= 0.673, p = 0.005) and PLR (AUC= 0.690, p = 0.002) values significantly predicted malignant EOTs.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Preoperative platelet count, neutrophil count and PLR predict epithelial ovarian cancers significantly. However, diagnostic predictive values of all three parameters are lower than CA-125. Therefore, CA-125 is still the most valuable serum biochemical marker that can be used in the preoperative differential diagnosis of EOTs.

12.
Otolog Hematopoetik Kök Hücre Mobilizasyonunda Biobenzer Filgrastim (Tevagrastim) İle Orjinal Filgrastimin (Neupogen)Karşilaştirilmasi (Tek Merkez Deneyimi)
The Comparison of the Biosimilar Filgrastim (Tevagrastim) and the Original Filgrastim (Neupogen) in the Autologous Hematopoetic Stem Cell Mobilization: A Single Center Experience
Merve Pamukçuoğlu, Ahmet Kürşad Güneş, Mehmet Ali Uçar, Funda Ceran, Mesude Falay, Gülsüm Özet, Simten Dağdaş
doi: 10.5505/aot.2021.45467  Sayfalar 224 - 232
GİRİŞ ve AMAÇ: Başarılı otolog hematopoetik kök hücre nakli için yeterli dozda CD34+ kök hücre mobilizasyonu ön koşuldur. Yapmış olduğumuz çalışmada orjinal filgrastim (Neupogen) ile biyobenzer filgrastimin (Tevagrastimin) çevre kanı kök hücre mobilizasyonunda etkinlik açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kemik İliği Nakil servisinde Ocak 2015 ile Kasım 2018 tarihleri arasında kök hücre mobilizasyonu yapılan 95 hasta retrospektif olarak analiz edildi. Tüm hastalara mobilizasyon rejimi olarak birinci gün siklofosfamid (düşük dozda: 2g/m2 veya yüksek dozda: 3-4 g/m2) ve kemoterapiden 1 gün sonra 5 g/kg dozunda G-CSF başlanmıştır.
BULGULAR: Doksan beş hastanın 50’sine neupogen ile, 45’ine tevagrastim ile kök hücre mobilizasyonu yapıldı. Hastaların demografik özellikleri arasında yaş, tanı, radyoterapi alıp almaması açısından istatistiksel anlamlı farklılık yok iken (p> 0.05); alınan siklofosfamid dozu (neupogen alan kolda daha çok yüksek doz siklofosfamid kullanılmıştır.) ve cinsiyet (neupogen kolunda cinsiyet dağılımı eşit iken, tevagrastim kolunda daha çok erkek hastalar vardı.) açısından farlılık tespit edildi (p<0.05). Yeterli engraftman için gereken minimum CD34 + hücre dozu olan 2 x 106/kg ve çift nakil için 4 x 106/kg lık hedefe ulaşmak açısından orjinal ve biyobenzer ürün kullanımı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Ancak 6 x 106/kg'ın üzerinde kök hücre hedefine bakıldığında neupogen lehine tevagrastim koluna göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmiştir (p=0,021). Otolog kök hücre nakli sonrası nötrofil engraftman günleri karşılaştırıldığında, nötrofil engraftman zamanının neupogen grubunda tevagrastim grubuna göre daha kısa olduğu gözlenirken (yaklaşık 1 gün) (p=0.015), trombosit engraftman zamanı neupogen ve tevagrastim gruplarında benzerdi (p=0.186).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Calismamizda 6 x 106/kg'ın üzerinde kök hücre toplanması hedeflendiğinde neupogen lehine farklılık gözlenmiştir. Bu farklılığın nedeni kullanılmış olan siklofosfamid dozunun orjinal molekül (Neupogen) kolunda daha yüksek olması ile iliskili düşünülmüştür. Daha çok vaka serileri içeren, yüksek doz siklofosfamidin kullanıldığı, biyobenzer molekül (tevagrastim) ile orjinal molekülün (neupogen) kıyaslandığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: A sufficient dose of CD34+ stem cell mobilization is a prerequisite for successful autologous hematopoietic stem cell transplantation. We aimed to compare the original filgrastim (Neupogen) with the biosimilar filgrastim (Tevagrastimin) in terms of efficacy in peripheral blood stem cell mobilization.
METHODS: Ninety-five patients who underwent stem cell mobilization, were analyzed retrospectively. We used Cyclophosphamide (low dose: 2g / m2 or high dose: 3-4 g / m2), as a mobilization regimen, on the first day and G-CSF at a dose of 5 g / kg was started one day after chemotherapy.
RESULTS: Stem cell mobilization was performed with Neupogen in 50 patients and with Tevagrastim in 45 patients. While there was no statistically significant difference between the demographic characteristics of the patients out of cyclophosphamide dose. Higher dose cyclophosphamide was used more in the arm receiving Neupogen (p <0.05). No statistically significant difference was found between the use of original and biosimilar products in terms of achieving the target of 2 x 106 / kg, which is the minimum CD34+ cell dose required for adequate engraftment, and 4 x 106 / kg for double transplantation (p> 0.05). However, if the target level of CD34+ stem cell was above 6 x 106 / kg, a statistically significant difference was observed in favor of Neupogen arm (p = 0.021). Neutrophil engraftment was shorter in the Neupogen arm compared to the Tevagrastim arm (p = 0.015).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The difference was observed in favor of the Neupogen arm, when stem cell collection was aimed at above 6 x 106 / kg. The reason for this difference was thought to be related to the higher dose of cyclophosphamide used in the original molecule arm. We need further studies that were included more cases which are used high-dose cyclophosphamide for comparing the biosimilar molecule with the original molecule.

13.
Allojenik hematopoietik kök hücre transplantasyonlu hastalarda sitomegalovirüs replikasyonu ve akut graft-versus-host hastalığı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Evaluation of the relationship between cytomegalovirus replication and acute graft-versus-host disease in patients with allogeneic hematopoietic stem cell transplantation
Duygu Mert, Alparslan Merdin, Bahar Uncu Ulu, Mehmet Sinan Dal, Merih Kızıl Çakar, Gülşen İskender, Sabahat Ceken, Tuğçe Nur Yiğenoğlu, Fevzi Altuntaş, Mustafa Ertek
doi: 10.5505/aot.2021.30643  Sayfalar 233 - 238
GİRİŞ ve AMAÇ: Sitomegalovirus (CMV) replikasyonunun, graft-versus-host hastalığının (GVHH) bir nedeni olduğu tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı CMV replikasyonunun akut GVHH gelişimine neden olup olmadığını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, geriye dönüktür. Daha önceden allojenik hematopoietik hücre nakli (allo-HHN) öyküsü olan akut GVHH tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Dahil edilen tüm hastalar 01/01/2013-31/10/2019 tarihleri arasında kemik iliği nakil ünitesinde takip edilmiştir. Kontrol grubu olarak, allo-HHN sonrası akut GVHH öyküsü olmayan hastalar alınmıştır. Allojenik hematopoietik hücre naklinden sonra akut GVHH'si olan hastalar ile nakil sonrası bilinen akut GVHH'si olmayan hastaların verileri karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Allojenik hematopoietik hücre naklinden sonra akut GVHH'li 59 hasta ve akut GVHH'si olmayan 178 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Akut GVHH'li hastaların 16'sı kadın, 43'ü erkektir. Akut GVHH olmayan hastaların 62'si kadın, 116'sı erkektir. Akut GVHH grubunda CMV replikasyonu olan hastalarda ortalama CMV-DNA düzeyi 1871,0 [821,0-16720,0] kopya/ml bulunmuştur. Akut olmayan GVHH grubunda ise CMV-DNA düzeyi ortalaması 1607,5 [601,0-119181,0] kopya/ml bulunmuştur. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: CMV replikasyonunun, allo-HHN sonrası akut GVHD gelişimine katkıda bulunmadığı görülmektedir. CMV replikasyonunun baskılanması akut GVHH gelişimini engellemeyebilir.
INTRODUCTION: It is controversial that cytomegalovirus (CMV) replication is a cause of graft-versus-host disease (GVHD). The aim of this study is to evaluate whether CMV replication causes acute GVHD development or not.
METHODS: The study is retrospective. Patients diagnosed with acute GVHD with a prior history of allogeneic hematopoietic cell transplantation (allo-HCT) were included in the study. All the included patients were followed-up in the bone marrow transplantation unit between 01/01/2013-10/31/2019. As the control group, patients without a history of acute GVHD after allo-HCT were included. The data of patients with acute GVHD after allo-HCT and patients with out known acute GVHD were compared.
RESULTS: Fifty nine patients with acute GVHD and 178 patients without acute GVHD after allo-HCT were included in the study. Sixteen of the patients with acute GVHD were female and 43 were male. Sixty two of the patients without acute GVHD were female and 116 were male. The average CMV-DNA level was found as 1871.0 [821.0-16720.0] copies/ml in patients who had CMV replication in the acute GVHD group. On the other hand, the average of CMV-DNA level was found as 1607.5 [601.0-119181.0] copies/ml in the non-acute GVHD group. There was no statistically significant difference between the two groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: CMV replication does not seem to contribute to acute GVHD development after allo-HCT. Suppression of CMV replication may not prevent acute GVHD development.

14.
Parosteal Osteosarkom: Radyolojik ve Prognostik Özellikler
Parosteal Osteosarcoma: Radiologic and Prognostic Features
Osman Emre Aycan, Muhammet Alptekin Kocaoğlu, Muhammet Coşkun Arslan, Muhammed Mert, Alper Köksal
doi: 10.5505/aot.2021.73549  Sayfalar 239 - 246
GİRİŞ ve AMAÇ: Parosteal osteosarkomlar nadir gözlenen bir osteosarkom tipidir. Klasik olarak kemoterapi ve radyoterapiye duyarsız, düşük dereceli bir lezyondur. Ancak kolaylıkla çevre dokulara invazyon gösterebilmektedirler.Amacımız parosteal osteosarkomlarda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile tespit edilen özelliklerin; cerrahi sınır, prognoz, onkolojik ve fonsiyonel sonuçlara etkilerini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde 2006-2018 yılları arasında parosteal osteosarkom tanısı ile cerrahi tedavi uygulanmış asgari 2 yıl takip edilmiş 15 hastanın (4 Erkek/11 Kadın) klinik ve radyolojik verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Epidemiyolojik verilerin yanında tanı için uygulanan biyopsi yöntemi (açık/kapalı) ve tanıda gecikme süresi not edildi. Hastaların tanısal MRG kesitlerinde lezyonun azami çevresel uzanım oranı, intrameduller tutulum oranı, ve nörovasküler paket tutulumu değerlendirildi. Rezeksiyon tipleri (segmental ekleme uzanan/hemikortikal) ve rezeksiyon sonrası cerrahi sınırlar değerlendirildi. Hastaların son kontrollerindeki fonksiyonel ve onkolojik sonuçları değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışma grubumuzda ortalama yaş 31.7(17-71), ortalama takip süresi 50.1(24-176) ay idi. En sık tespit edilen tutulum distal femurdu. Kapalı biyopsi yöntemlerinin tekrarlayan biyopsiler/yanlış tanı/uygunsuz girişimlere yol açtığı belirlendi(p<0.001,p=0.023). Lezyonun intrameduller tutulum oranının, azami çevresel uzanım miktarı ile ilişkili olduğu belirlendi(p=0.006). %25’in altında intrameduller tutulum oranının yapılan uygun rezeksiyonlarla nüks veya metastazlara yol açmadığı belirlendi. Ortalama MSTS skoru %87.8 idi. Nörovasküler tutulum varlığının metastazlar, derin enfeksiyonlar ve tekrarlayan cerrahiler ile ilişkili olduğu belirlendi(p=0.017, p=0.002, p=0.005). En sık uygulanan rezeksiyon tipi segmental, ekleme uzanan rezeksiyon (9 hasta) idi. Hemikortikal rezeksiyon ve biyolojik rekonstrüksiyonların en iyi MSTS skorlarına sahip olduğu belirlendi (p=0.002). Yüksek azami çevresel uzanım miktarı, intrameduller tutulum oranı ve nörovasküler tutulum varlığının düşük MSTS skorları ile ilişkili olduğu belirlendi. 5-yıllık genel sağkalımın %92.3, lokal-progresyonsuz sağkalımın %86.2 ve metastassız sağkalımın ise %86.2 olarak tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Parosteal osteosarkomlarda iğne biyopsisinin güvenilirliği sorgulamaya açıktır. Tanısal MRG’de ekleme uzanım kadar lezyonun azami çevresel uzanım miktarı, intrameduller tutulum oranı ve nörovasküler tutulum varlığı cerrahi öncesi planlamada ve rekonstrüksiyon yöntemi belirlemede önem taşımaktadır. MRG’de lezyonun azami çevresel uzanım miktarı cerrahi sınırları belirleyebilmek açısından önem taşımaktadır.
INTRODUCTION: Parosteal osteosarcoma is a rare low grade surface osteosarcoma variant which typically resistant to chemotherapy and radiotherapy. The aim of this study is to evaluate significance of Magnetic Resonance Imaging (MRI) characteristics and their effects on surgical margins, prognosis, oncological and functional outcomes of parosteal osteosarcoma in our clinic.
METHODS: Fifteen patients (4 male/11 female) who operated with the diagnosis of parosteal osteosarcoma in our clinic were retrospectively reviewed. The epidemiological data, biopsy method and delay in diagnosis are noted. The lesions maximum circumferential extension, intramedullary involvement and neurovascular extension in MRI sections were evaluated. The resection type (segmental articular/hemicortical) and surgical margins were noted. Functional and oncological results at last follow-up were assessed.


RESULTS: The mean age was 31.7 (17-71) years; mean follow-up was 50.1 (24-176) months. The most common site was distal femur. The closed biopsies were related with increased number of re-biopsies and misdiagnosis/improper interventions. (p<0.001,p=0.023) Intramedullary involvement percentage was related with maximum circumferential extension percentage (p=0.006) The intramedullary involvement ratio of ≤25% suggested no recurrence or metastasis. The mean MSTS score was 87.8% (range, 60-100%). The neurovascular involvement was related with metastatic disease, deep infections and complication related surgeries. (p=0.017, p=0.002,p=0.005) The most common resection type was segmental articular resection (9 patients). Hemicortical resections with biological reconstructions had the best MSTS scores. (p=0.002) The maximum circumferential extension percentage, intramedullary involvement percentage and neurovascular involvement showed lower MSTS scores. The 5-year overall survival was 92.3%, local recurrence-free survival was 86.2% and metastasis-free survival was 86.2%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The reliability of needle biopsy sampling is controversial in parosteal osteosarcomas. The lesions extent of intramedullary involvement, neurovascular bundle proximity and maximum periosteal circumferential extension on MRI should be considered when planning the surgery. The evaluation of maximum circumferential extension on MRI is crucial for the resection margins.

15.
Barrett's Özofagus ve Özofagus Kanserinde M30 ve M65'in İmmünohistokimyasal Olarak Değerlendirilmesi
Immunohistochemical Evaluation of M30 and M65 in Barrett’s Esophagus and Esophageal Cancer
İbrahim Karadağ, Serdar Karakaya, Gülçin Şimşek, Metin Uzman, Esin Beyan
doi: 10.5505/aot.2021.47715  Sayfalar 247 - 255
GİRİŞ ve AMAÇ: Özofagus adenokarsinomlarında birçok belirteç çalışılmış olmasına rağmen, şu anda klinik kullanım için bir belirteç bulunmamaktadır. Bu çalışmada apoptozun Barrett's özofagusu ve adenokarsinom karsinogenezindeki rolünü araştırmayı, apoptotik-nekrotik belirteçler M30 ve M65'in prediktif değeri olup olmadığını belirlemeyi ve Barrett's mukozasını ve kanserli dokuyu immünohistokimyasal yöntemle incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 18 yaşından büyük ve yeni tanı almış katılımcılara üst gastrointestinal endoskopi ile özofagus doku biyopsisi yapıldı. Kontrol grubu olarak Barrett's özofagusu olan 20, özofagus kanseri hastası ve 20 gastroözofageal reflü hastalığı olan hasta vardı. Alınan doku örneklerinden M30 ve M65 immunohistokimyasal yöntemlerle boyandı. Örnekler, M30 ve M65 boyaması açısından gruplar arasında anlamlı bir immünohistokimyasal farklılık olup olmadığını görmek için incelendi.
BULGULAR: Gruplar arasında M30 ekspresyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p = 0,329). Kontrol ve Barrett's özofagus grupları ile karşılaştırıldığında, adenokarsinom grubunda M65 pozitifliği anlamlı olarak daha yüksekti (p = 0.0001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda gruplar arasında M30 ekspresyonunda istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Özofagus adenokarsinomunda M65 anlamlı olarak yüksek bulundu. Bu, özofagus adenokarsinomunun patogenezinde nekrozun daha baskın olduğunu göstermektedir. M65, özofagus adenokarsinomunda prediktif bir belirteç olarak kullanılabilir.
INTRODUCTION: Although many markers have been studied in esophageal adenocarcinomas, there is no marker currently available for clinical use. This study aimed to investigate the role of apoptosis in Barrett’s esophagus and adenocarcinoma carcinogenesis, determine whether there is a predictive value of apoptotic-necrotic markers M30 and M65, and examine Barrett’s mucosa and cancerous tissue by the immunohistochemical method.
METHODS: Esophageal tissue biopsy with an upper gastrointestinal endoscopy was performed on participants, who were older than 18 years and newly diagnosed. There were 20 with Barrett’s esophagus, 20 esophageal cancer patients and 20 gastroesophageal reflux disease patients as a control group. Among the tissue samples taken, M30 and M65 were stained with immunohistochemical methods. The samples were examined to see whether there was a significant immunohistochemical difference among the groups in terms of M30 and M65 staining.
RESULTS: There was no statistically significant difference among the groups in terms of M30 expression (p = 0.329). When compared to the control and the Barrett’s esophagus groups, M65 positivity was significantly higher in the adenocarcinoma group (p = 0.0001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: There was no statistically significant difference in M30 expression among the groups in our study. M65 was found to be significantly high in esophageal adenocarcinoma. This suggests that necrosis is more dominant in the pathogenesis of esophageal adenocarcinoma. M65 can be used as a predictive marker in esophageal adenocarcinoma.

DAVETLI DERLEME
16.
Erken Evre Meme Kanseri Tedavisinde Gen İmzalarının Rolü
The Role of Gene Signatures on Treatment Decisions in Early-Stage Breast Cancer
Özlem Uysal Sönmez, Elif Şenocak Taşçı
doi: 10.5505/aot.2021.46693  Sayfalar 256 - 263
Meme kanseri çeşitli morfolojik, klinik ve moleküler özelliklere sahip heterojen bir hastalıktır. Adjuvan tedavi endikasyonunu belirlemek için geleneksel olarak patolojik parametreler ve hastalığın klinik evresi kullanılır, ancak bu özellikler tedaviye ihtiyacı olan hastaları belirlemek için yeterli değildir. Kişiselleştirilmiş tedaviler geliştirmek için prognostik ve prediktif biyobelirteçlere ihtiyaç vardır. Prediktif faktörler, belirli bir tedaviye yanıtın göstergeleridir. MammaPrint® (Agendia, Amsterdam, Hollanda), Oncotype DX® (Genomic Health, Redwood City, CA), Prosigna® (Nanostring teknolojileri, Seattle, WA) ve Endopredict® (Myriad Genetics) adjuvan kemoterapinin yararı ve ek prognostik ve/veya prediktif bilgileri tahmin etmek için kullanılan gen ekspresyon profilleridir. Bu derlemede, meme kanserli hastaların tedavi kararında gen ekspresyon imzalarının rolünü güncel literatür ışığında tartışmayı hedefledik.
Breast cancer is a heterogenous disease with various morphological, clinical and molecular features. Traditionally, pathologic parameters and clinical stage of the disease are used to determine indication of adjuvant treatment, however these features are not sufficient to identify the patients that need treatment. Prognostic and predictive biomarkers are needed to develop personalized treatments. Predictive factors are indicators of response to a particular treatment. MammaPrint® (Agendia, Amsterdam, the Netherlands), Oncotype DX® (Genomic Health, Redwood City, CA), Prosigna® (Nanostring technologies, Seattle, WA) and Endopredict® (Myriad Genetics) are gene expression profiles that are used to predict the benefit of adjuvant chemotherapy and provide additional prognostic and/or predictive information. In this review, we discuss the role of gene expression signatures in treatment decision of patients with breast cancer.

LookUs & Online Makale