ONLINE ISSN: 2148-7669
ISSN: 0304-596X






Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Baskıdaki Makaleler Online Makale Gönder







Acta Oncol Tur.: 54 (1)
Cilt: 54  Sayı: 1 - 2021
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA
1.
Ağız ve Dil Kanserleri ile İlgili İnternet Medyasında Yer Alan Haberler ve Toplum Üzerindeki Etkileri: Türkiye’ den Bir Google Trends Çalışması
News on the Internet Media About Mouth and Tongue Cancers and Their Effects on Society: A Google Trends Study From Turkey
Oğuzhan Demirel
doi: 10.5505/aot.2021.82474  Sayfalar 1 - 10
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmada ağız ve dil kanserleri ile ilgili, internet haber sitelerinde yer alan haber sayıları ile ‘ağız kanseri’ ve ‘dil kanseri’ terimlerinin google arama hacimleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi; ayrıca, haber içeriklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Türkiye’ de en çok okunan 5 haber sitesi belirlenerek, bu haber sitelerinde yer alan ağız kanseri ve dil kanseri haberleri ile haberlerin tarihleri kaydedildi. Google Trends uygulaması kullanılarak, internet basınında yer alan ilk haber tarihi ile Kasım 2019 tarihleri arasında Türkiye’ de ağız kanseri ve dil kanseri terimleri için arama hacim indeksleri belirlendi. Aylık - yıllık ortalama arama hacim indekslerinin, haber sayıları ile ilişkileri istatistiksel olarak değerlendirildi. Ayrıca haber içerikleri de kaydedildi.
BULGULAR: Ağız kanserleri ile ilgili toplam 92 habere ulaşıldı. Aylık - yıllık haber sayıları ile ortalama arama hacim indeksleri arasında anlamlı ilişki tespit edilmedi. Ağız kanseri belirtileri en sık gözlenen haber içeriğiydi. Dil kanserleri ile ilgili toplam 45 haber tanımlandı ve haberlerin büyük kısmı dil kanseri vakalarıydı. Yıllık ortalama arama hacim indeksleri ile yıllık haber sayıları arasında pozitif yönde güçlü korelasyon tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Dil kanseri arama hacim indeksi ile dil kanseri haber sayıları arasında ilişki mevcuttur. Medyada orofaringeal kanserler hakkında haber sayılarının artmasıyla, toplumun bu konudaki ilgi ve bilgi düzeyinde artış sağlanabilir.
INTRODUCTION: In the study, it was aimed to evaluate the relationship between the number of the news on oral and tongue cancers on the internet news sites and Google search volumes of the terms "mouth cancer" and "tongue cancer"; also, it was aimed to determine the contents of the news.
METHODS: Five most visited news websites in Turkey were identified; the news and the dates of the news about the mouth and tongue cancers were recorded. Using Google Trends application, search volume indexes were determined between the date ‘first news on the news websites were published’ and November 2019, for search terms ‘mouth cancer’ and ‘ tongue cancer’. Relationship between average monthly - annual search volume indexes and number of the news were statistically evaluated. Also, contents of the news were recorded.
RESULTS: A total of 92 news were identified about mouth cancers. No statistically significant correlation was determined between monthly - annual news count and average search volume indexes. Mouth cancer symptoms were the most frequently observed news content. Forty five news about tongue cancers were identified and the vast majority of the news were tongue cancer cases. Strong positive correlation was determined between annual news counts and annual average search volume indexes.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There is a relationship between ‘tongue cancer’ search volume indexes and news counts. With the increasing number of news about oropharyngeal cancers in the media, the level of interest and knowledge of the society can be increased.

2.
Direkt ve İndirekt Ölçümlerle Ölçülen Diyastolik Kan Basınçları Korele Değil
There is No Correlation Between Non Invasive Diastolic Blood Pressure and Invasive Diastolic Blood Pressure
İbrahim Yıldırım
doi: 10.5505/aot.2021.14880  Sayfalar 11 - 16
GİRİŞ ve AMAÇ: Kan basıncını indirekt ve invaziv olmayan yöntemlerle ölçen çok sayıda teknik vardır. Günümüzde yaygın olarak kullanılan ve invaziv olmayan kan basıncı ölçümü olan Korotkoff seslerinin oskültasyonudur. Bu çalışmada noninvaziv yöntemlerle elde edilen sistolik ve diyastolik kan basıncı değerlerinin, intraarteryel ve direkt olarak ölçülen sistolik ve diyastolik kan basıncı değerlerinin karşılaştırılması ve aralarındaki korelasyonun incelenmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp fakültesi hastanesinde herhangi bir nedenle opere edilen erişkin toplam 46 hasta alındı. Hastaların yaş, boy, kilo ve BMI değerleri belirlendi. Operasyon sırasında radiyal arterden direkt olarak, diğer koldan brakial arterden osilometrik cihazla indirekt olarak kan basınçları ve nabızları eş zamanlı olarak ölçüldü. Tüm hastalarda belirli aralıklarla toplam 15 ölçüm yapıldı. Her hastanın direkt ve indirekt olarak bakılan sistolik ve diyastolik kan basınçları ortalamaları alınarak karşılaştırıldı. Arteryel ile direkt ve koldan manşonlu tansiyon aleti ile indirekt kan basıncı ölçüm farkları bağımlı gruplarda Wilcoxon sıralı test istatistiği ile değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya katılan hastaların koldan manşonla ölçülen sistolik kan basıncı ortalaması 114,6±18,72 mmHg, direkt yöntemle ölçülen ortalama sistolik kan basıncı 116,1±18,08 mmHg iken, manşonla ölçülen diyastolik kan basıncı ortalaması 69,42±11,31, direkt yöntemle ölçülen diyastolik kan basıncı ortalaması 63,81±12,26 mmHg idi. İnvaziv ve noninvaziv yöntemlerle ölçülen sistolik basınç ortalaması arasında anlamlı bir fark yokken (p=0,28), diyastolik basınç ortalaması arasında anlamlı bir farklılık vardı(p<0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İnvaziv olmayan yöntemlerle ölçülen sistolik kan basınçları gerçek sistolik basınç değerlerini yansıtırken, indirekt yollardan ölçülen diyastolik kan basınçları gerçek diyastolik basınçları ile korele değildir. Diyastolik kan basıncı anormallikleri düşünülen hastalarda doğrudan diyastolik kan basıncının ölçülmesinde fayda vardır.
INTRODUCTION: There are several indirect and non-invasive techniques measuring blood pressure. The most popular non-invasive technique for routine examinations and monitoring is auscultation of Korotkoff sounds. We compared non-invasive and invasive systolic and diastolic blood pressure measurements in this study.
METHODS: 46 adult patients to be operated on for any reason in Bulent Ecevit University Hospital were included in the study. The study patients’ age, gender, height, weight and body mass index were recorded. Blood pressure was directly measured from radial arter and indirectly measured from brachial artery via a automated oscillometric device. Invasive and non-invasive blood pressure and pulse measurements were performed simultaneously. Median systolic and diastolic blood pressures obtained from all patients by both methods.
RESULTS: Mean non-invasive systolic blood pressure was 114,6±18,72 mmHg, mean invasive systolic blood pressure was 116,1±18,08 mmHg, mean non-invasive diastolic blood pressure was 69,42±11,31 mmHg, mean invasive diastolic blood pressure was 63,81±12,26 mmHg in the study patients. The difference between mean invasive and non-invasive systolic blood pressure wasn’t significant (p=0,28) but the difference between mean invasive and noninvasive diastolic blood pressure was statistically significant (p<0,001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although there was a significant correlation between invasive and noninvasive systolic pressure, there was no correlation between invasive and non-invasive diastolic pressure. Direct diastolic pressure measurement should be performed in patients with diastolic blood pressure abnormality.

3.
Erlotinib ile Tedavi Edilen EGFR Mutant Akciğer Kanserinde Vitamin D Düzeyi ile Cilt Toksisitesi Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi
The Determination of the Relationship between Skin Toxicities and Vitamin D Level in EGFR Mutant Lung Cancer that Treated with Erlotinib
Şebnem Yücel, Burak Bilgin
doi: 10.5505/aot.2021.71224  Sayfalar 17 - 22
GİRİŞ ve AMAÇ: Epidermal büyüme faktörü reseptörü(EGFR) mutasyonu akciğer kanseri kanserinde kullanılan tirozin kinaz inhibitörlerinin ek sık yan etkisi cilt toksisitesidir. Çalışmamızda hastanemizde EGFR mutasyonu pozitif saptanan ve erlotinib tedavisi alan hastalarda serum 25(OH) vitamin D3 düzeyi ile tedavi sırasında görülen cilt toksisitesi ilişikisinin değerlendirilmesini amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Ankara Atatürk Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Tıbbi onkoloji polikliniğine 2014 – 2018 yılları arasında başvurmuş hastalar çalışmaya dahil edilmiş ve verileri retrospektif olarak toplanmıştır.

BULGULAR: Toplam 78 EGFR mutasyonu saptanan ve erlotinib tedavisi alan hasta çalışmaya dahil edildi. Tanı anında ortalama serum 25 (OH) vitamin D3 düzeyi 34,6 (5-88) ng/ml olarak saptandı. Hastalar tanı anındaki serum 25 (OH) vitamin D3 düzeyi ne göre 2 alt gruba ayrıldı. Toplam 42 (%53,8) hastanın serum 25 (OH) vitamin D3 düzeyi 20 ng/ml in altında 36 (%46,2) hastanın serum 25 (OH) vitamin D3 düzeyi 20 ng/ml in üstünde saptandı. Serum 25 (OH) vitamin D3 düzeyi 20 ng/ml in altında olan grupta grade 2 – 3 cilt toksisitesi daha faza olarak saptandı (p: 0.038).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda tanı anında vitamin D3 eksikliği saptanan hastalarda erlotinibe bağlı yüksek gradlı cilt toksisitesi gelişme sıklığı daha fazla saptanmıştır. Hem EGFR inihibisyonu hem vitamin d düzeyindeki azalma epidermiste direk olarak keratinosit proliferasyon –differensiasyon ve hücre yaşam döngüsünün inhibe olmasına bağlı cilt toksisitesinde artışa yol açmış olabilir.

INTRODUCTION: Skin toxicities are the most common adverse events of the tyrosine kinase inhibitors that are used to EGFR mutant lung cancer. In our study, we aimed that investigated the relationship between skin toxicities and vitamin D levels in the patients with EGFR mutant and treated with erlotinib.
METHODS: EGFR mutant patients that admitted to Medical Oncology department of Atatürk Chest and Chest Surgery Hospital between 2014 – 2018 are included in this study. The patient’s data were collected retrospectively.
RESULTS: Totally, 78 patients that have EGFR mutation and treated with erlotinib are included in this study. The median level of vitamin D at the diagnosis was 34.6 (5-88) ng/ml. The patients were stratified two group according to vitamin D level. The 42 of whom (53.8 %) had vitamin D level < 20 ng/ml and 36 patients (46.2 %) had vitamin D level ≥ 20 ng/ml. Grade 2 -3 skin toxicities were significantly higher in the patients had vitamin D level < 20 ng/ml (p: 0.038).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, we found that the higher grade erlotinib related skin toxicities were more frequently in the patients that had low vitamin D level. Both of the erlotinib treatment and low vitamin D level may have contributed to the inhibition of keratinocyte proliferation, differentiation and cell cycles.

4.
Morbid Obezite Tedavisinde, Roux En-Y Tipi Gastrik By-Passın Uzun Dönem Sonuçları ve Eşlik Eden Hastalıklar Üzerine Olan Etkisi; Morbid Obezite Cerrahisinin Emekleme Dönemi
Roux En-Y Type Gastric Bypass Long-Term Results and Effects on Concomitant Diseases in the Treatment of Morbid Obesity; Infancy of Morbid Obesity Surgery
Ergün Yüksel, Mehmet Akif Üstüner, Mehmet Mihmanlı
doi: 10.5505/aot.2021.94834  Sayfalar 23 - 30
GİRİŞ ve AMAÇ: Morbid obezite, tüm dünyada önemli bir sağlık problemi olan multifaktoriyel bir hastalıktır. Bu çalışmada obezite cerrahisinin ülkemizde yeni başladığı yıllarda yapılan konvansiyonel Roux En-Y Tipi Gastrik By-Pass (RYGB) uygulanan hastaların ilk iki senelik takiplerini sunduk.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda 2005-2007 yılları arasında morbid obezite nedeniyle RGYB uygulanan 15 hastaya ait operasyon öncesi ve sonrası veriler restrospektif olarak incelendi. Tüm hastalara ameliyat öncesi ve ameliyattan 1 yıl sonraki dönemde SF-36 Quality Life formu (sağlıkla ilgili yaşam kalitesini ölçen form) ile yaşam kalitesi değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmada 6’sı (% 40) erkek, 9’u (% 60) kadın toplam 15 hastaya ait veriler değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması, tüm olgularda 38±12,90 (24-63) yıl olup erkeklerde 31,5±8,16 (24-46) yıl kadınlarda 42,33±14,02 (26-63) yıl olarak saptandı. Hastaların eşlik eden hastalıklar açısından ameliyat öncesi değerlendirilmelerinde; % 47’sinde (n=7) HT, % 20’sinde (n=3) Tip II DM, % 6,67’sinde (n=1) hipermenore, % 6,67’sinde (n=1) alt ekstremitede venöz ülserler, % 13,34’ünde (n=2) menstrüel siklusta düzensizlik, % 6,67’sinde (n=1) UAS, % 6,67’sinde (n=1) kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), % 20’sinde (n=3) hepatosteatoz mevcut olduğu belirlendi.
RYGB uygulanan hastalarda ortalama kilo kaybı ilk 12 ayda yaklaşık 48,2 kg ve ilk 24 aylık periyotta 52,07 kg kaybı tespit edildi.Hastaların postoperatif dönemde vücut kitle indeksi(VKİ) değerlerinin ilk 12 aylık periyotta ortalama 32,16’ya ve ilk 24 aylık periyotta 30,95’ e kadar gerilediği tespit edildi.Kilo kaybına paralel bir şekilde kronik hastalıkların zamanla düzeldiği gözlendi.Post operatif 1.yılda yaşam kalitesinin(SF-36 Quality Life formu ile değerlendirilen) belirgin şekilde arttığı gözlendi(p<0.05)

TARTIŞMA ve SONUÇ: Konvansiyonel RYGB ameliyatı ülkemizde ilk yapılan morbid obezite cerrahilerindendir. Morbid obezite tedavisinde hastaların kilo vermesini ve aynı zamanda obeziteye bağlı gelişen yandaş hastalıkların iyileşmesini sağlayan güvenli bir yöntem olup hastaların yaşam kalitesi üzerinde de anlamlı değişikliğe neden olmaktadır.
INTRODUCTION: Morbid obesity is a multifactorial disease that is a major health problem all over the world. In this study, we presented the first two-year follow-up of patients who underwent conventional Roux En-Y Type Gastric Bypass (RYGB) performed in the years when obesity surgery has just begun in our country.
METHODS: In our study, pre-and post-operative data of 15 patients who underwent RGYB due to morbid obesity.
RESULTS: The data of 15 patients, 6 male (40%) and 9 female (60%), were evaluated in the study. The mean age of the patients was 38 ± 12.90 (24-63) years in all cases and 31.5 ± 8.16 (24-46) years in men and 42.33 ± 14.02 (26-63) years in women. In the preoperative evaluation of patients in terms of concomitant diseases, it was determined that 47% of the patients had HT (n = 7), 20% (n = 3) Type II DM, 6.67% (n = 1) hypermenorrhea, 6.67% (n = 1) venous ulcers in the lower extremity, 13.34% (n = 2) menstrual cycle irregularity, 6.67% (n = 1) UAS, 6.67% (n = 1) chronic obstructive pulmonary disease (COPD), 20% (n = 3) Hepatosteatosis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Conventional RYGB surgery is one of the first morbid obesity surgeries performed in our country. It is a safe method in the treatment of morbid obesity, which enables patients to lose weight and at the same time to recover from obesity induced by comorbid diseases, and causes a significant change in the quality of life of patients.

5.
Esansiyel Trombositozlu Hastaların Tedavi Yaklaşımları ve Klinik Özellikleri Açısından Değerlendirilmesi
Evaluation of Patients with Essential Thrombosıtosis in Terms of Treatment Approaches and Clinical Properties
Cenk Sunu, Gülten Korkmaz Akat, Yasin Kalpakçı, Ahmet Kürşad Güneş, Simten Dağdaş, Funda Ceran, Gülsüm Özet
doi: 10.5505/aot.2021.22590  Sayfalar 31 - 39
GİRİŞ ve AMAÇ: Esansiyel trombositemide (ET), trombositoz, lökositoz ve düşük riskli olmak üzere akut miyeloid lösemi veya miyelofibrozis gözlenebilir. Bu çalışmanın amacı; Türkiye’deki ET hastalarının yaş ve cinsiyet gibi sosyodemografik özellikleri, verilen tedavi, ikincil malignite öyküsü, miyelofibroz/akut lösemi dönüşümü gibi klinik/patolojik özelliklerini yansıtmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, 2000-2013 yılları arasında ET tanısıyla izlenen 200 hasta dahil edilmiştir.
BULGULAR: Hastaların 121'i (% 60.5) kadın ve 79'u (% 39.5) erkekti. Örneklemimizin yaş ortalaması (±SS) 54.93 (±14.21) yıldı. Olguların tedavi öncesi ölçülen WBC (p<0.001), Hb (p<0.001) ve trombosit (p<0.001) değerleri, tedavi sonrası ölçülen WBC, Hb ve trombosit değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti. Olgulardan 76’sına (% 38) hidroksiüre, 92’sine (% 46) hidroksiüre+asetilsalisilik asit, 9’na (% 4.5) anagrelid, 1’ine (% 0.5) hidroksiüre+anagrelid, 15’ine (% 7.5) asetilsalisilik asit, 3’üne (% 1.5) interferon, 1’ine (% 0.5) interferon+asetilsalisilik asit, 2’sine (% 1) interferon+hidroksiüre ve 1’ine (% 0.5) hidroksiüre+warfarin sodyum tedavisi başlandı. Olgulardan 92’sine (% 46) ek tedavi başlandı, 108’ine (% 54) ek tedavi başlanmadı. Toplamda, olguların % 54'üne asetilsalisilik asit tedavisi verilmiştir. Tromboferez uygulanan 7 (% 3.5) olgu, uygulanmayan 193 (% 96.5) olgu vardı. Olgulardan 67’sinin (% 33.5) tedavi yetersizliği nedeni ile ve 25’nin (% 12.5) yan etki nedeni ile tedavisi değiştirildi. Miyelofibroz/akut lösemi dönüşümü olan 7 (% 3.5) olgu, olmayan 193 (% 96.5) olgu vardı. Olguların sadece 4’ünde (% 2) ikincil malignite öyküsü saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Örneklemimizin yaş, cinsiyet açısından önceki çalışmalarla benzer olduğunu gösterdi. Olguların WBC değerlerinin tedavi sonrasında belirgin biçimde azaldığı gözlendi. Önceki çalışmalarda Hb değerinde tedaviyle sağlanan azalma bizim çalışmamızda da benzer düzeyde gerçekleşmiştir. Ayrıca, tedaviyle ET olgularının trombosit düzeylerinde anlamlı azalma olduğu da saptandı. Yüksek riskli olgularda sitoredüktif tedavi ve düşük riskli grupta öncelikle antiplatelet tedavisi tercih edildi. Hidroksiüre tedavisi ile yanıt alınamayanlara ve/veya bu tedaviyi tolere edemeyen veya yan etki gözlenenlerde hidroksiüre tedavisi kesildi veya anegrelid tedavisi başlandı.
INTRODUCTION: Thrombocytosis,leukocytosis,and a small risk of disease progression into acute myeloid leukemia or myelofibrosis may be observed in essential thrombocythemia(ET).Aim of the study was to investigate sociodemographic and clinicopathologic characteristics of ET in Turkish sample.
METHODS: In this study,200 patients who were followed up with the diagnosis of ET between 2000-2013 were included.
RESULTS: 121 (60.5%) of the patients were female,and 79 (39.5%) were male.The average age (±SD) was 54.93 (±14.21) years.The WBC (p<0.001),Hb (p<0.001) and platelet (p<0.001) values measured before the treatment were statistically significantly higher than the WBC,Hb and platelet values measured after the treatment.Hydroxyurea to 76 (38%),hydroxyurea+acetylsalicylic acid to 92 (46%),hydroxyurea+anagrelide to 1 (0.5%),acetylsalicylic acid to 15 (7.5%),3 (1.5%) interferon,1 (0.5%) interferon+acetylsalicylic acid,2 (1%) interferon+hydroxyurea,and 1 (0.5%) hydroxyurea+warfarin sodium treatment was started.Additional treatment was started in 92 (46%) of the cases,and was not started in 108 (54%).In total,54% of cases were treated with acetylsalicylic acid.There were 7 (3.5%) cases who had thrombopheresis,and 193 (96.5%) cases did not.Treatment of 67 of the cases (33.5%) due to insufficient treatment,and 25 of them (12.5%) due to side effects was changed.There were 7 (3.5%) cases with myelofibrosis/acute leukemia transformation,and 193 (96.5%) cases without.Only 4 (2%) of the cases had a history of seconder malignancy.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was similar in terms of age and gender with previous studies.It was observed that the WBC values of the cases decreased significantly after the treatment.In previous studies,the decrease in Hb value achieved with treatment was similar in our study.It was determined that there was a significant decrease in platelet levels of ET cases with treatment.Cytoreductive treatment was preferred in high-risk cases and antiplatelet treatment was preferred in the low-risk group.Hydroxyurea treatment was discontinued or anegrelid treatment was initiated in those who did not respond with hydroxyurea treatment and/or were unable to tolerate this treatment or observed undesirable events.

6.
Hematopoetik Kök Hücre Nakli Sırasında Gelişen Epileptik Nöbetlerin Değerlendirilmesi: Tek Merkez Deneyimi
Evaluation of Epileptic Seizures Developed During Hematopoietic Stem Cell Transplantation: A Single Center Experience
Serhat Çelik, Zeynep Tuğba Güven, Nimet Kübra Özsoy, Ayşe Günay, Muzaffer Keklik, Leylagül Kaynar, Bülent Eser, Mustafa Çetin, Ali Ünal
doi: 10.5505/aot.2021.57805  Sayfalar 40 - 50
GİRİŞ ve AMAÇ: Hematopoetik Kök Hücre Nakli(HKHN), hematolojik maligniteler, bazı solid tümörler ve immün yetmezlik hastalıkları için en etkili tedavi yöntemlerinden biridir ancak bazı komplikasyonlara sahiptir. Epileptik nöbetler tekrarlayan anormal nöronal deşarjların neden olduğu geçici santral sinir sistemi işlev bozukluğu sonucu oluşan bilinç, motor ve duysal belirtiler olup HKHN sonrası gözlenen komplikasyonlardan biridir ve prognozu oldukça kötü etkilemektedir. Amacımız, HKHN sırasında gelişen epileptik nöbetlerin sebeplerini ve risk faktörlerini saptamak böylece nöbet gelişimini engelleyerek halihazırda komplikasyon oranı yüksek olan HKHN’in prognozunu olumlu yönde etkilemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ekim 2018 ile Ekim 2019 yılları arasında Erciyes Üniversitesi Kemik İliği Nakli Ünitesinde nakil amacıyla yatırılırken nöbet geçiren 12 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların verileri geriye dönük olarak incelendi. Subakut sklerozan panensefalit tanısı konulan hastalar çalışmaya dahil edilmedi.
BULGULAR: 9 hastaya (%75) Otolog HKHN (OKİT), 3 hastaya (%25) ise Allogeneik HKHN (AKİT) yapıldı. OKİT’lerin %8.2’sinde, AKİT’lerin %5.4’ünde epileptik nöbet gözlendi. Hastaların laboratuvar bulgularında hiçbirinde hipoglisemi, hiponatremi, böbrek ve karaciğer fonksiyon testi bozukluğu saptanmadı. Sekiz hastada (%66.6) hipofosfatemi, 6 (%50)’sında hipopotasemi, 4 (%33.3)’ünde hipomagnezemi ve 2 (%16.6)’sinde hipokalsemi gözlendi. Hastaların median toplam ilaç sayısı 8 ± 2.1 (6-14) ’dir. Nöbet eşiğini düşüren median ilaç sayısı ise 5.5 ± 1.4 (4-8)’dır. Epileptik eşiği düşüren ilaçlardan Flukonazol 9 (%75), Meropenem 7 (%58.3), Metronidazol 6 (%60), İzoniazid 4 (%33.3) ve Siklosporin 3 (%25) hastada kullanılmasıyla dikkat çekti. 9 (%75) hastanın beslenme durumu total parental nutrisyon ile sağlanmaktaydı. 1 (%8.3) hastamız exitus oldu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Epileptik nöbet gelişim sebebinin, HKHN sonrası komplike klinik durumda aynı anda var olan ve birbirleriyle etkileşime giren çoklu faktörlerle korele olduğu düşünülmektedir. HKHN sırasında epileptik nöbet geçiren hastalarımızda hipofosfatemi, hipopotasemi gibi elektrolit bozukluklarının sık olduğu ve polifarmasinin özellikle de nöbet eşiğini düşüren ilaç kullanımının fazla olduğu gözlendi. Bu nedenle bu iki faktörün yakın takip edilmesi epileptik nöbet gelişimini önlemede en önemli yaklaşım olarak gözlenmektedir.
INTRODUCTION: Hematopoietic Stem Cell Transplant (HSCT) is one of the most effective treatment for hematological malignancies but has some complications. Epileptic seizures are consciousness, motor and sensory symptoms caused by temporary central nervous system dysfunction caused by recurrent abnormal neuronal discharges. Epileptic seizures are one of the complications of HKHN and affect its prognosis poorly. Our aim is to determine the causes and risk factors of epileptic seizures that develop during HSCT, thus preventing the development of seizures and positively affecting the prognosis of HSCT, which has a high complication rate.
METHODS: Twelve patients who had seizures while being hospitalized at Erciyes University Bone Marrow Transplantion Unit were included between October 2018 and October 2019. Patients diagnosed with subacute sclerosing panencephalitis were excluded.
RESULTS: Nine patients (75%) received ASCT and 3 patients (25%) received allo-HSCT. Epileptic seizures were observed in 8.2% of ASCTs and 5.4% of allo-HSCTs. None of the patients had hypoglycemia or hyponatremia. Eight patients (66.6%) had hypophosphatemia, 6 (50%) had hypokalemia, 4 (33.3%) had hypomagnesemia. The median number of drugs is 8 ± 2.1 (6-14). The median number of drugs that lower the seizure threshold is 5.5 ± 1.4 (4-8). Among the drugs that lower the epileptic threshold, fluconazole 75% (n=9), Meropenem 58.3% (n=7), Metronidazole 60% (n=6), Isoniazid 33.3% (n=4) were used most frequently. One (8.3%) of our patients had died.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The reason for developing epileptic seizures is thought to be correlated with multiple factors that co-exist and interact with each other in a complicated clinical situation after HSCT. Polypharmacy, especially the use of drugs that lower the seizure threshold and electrolyte imbalances such as hypophosphatemia and hypokalemia were common in our patients with epileptic seizures. Therefore, close monitoring of these two factors is seen as the most important approach in preventing epileptic seizure development after HSCT.

7.
Robot Yardımlı Laparoskopik Radikal Prostatektomi öncesinde Patolojik Derece Artışı Öngörülebilir mi?
Is Pathological Grade Increase Predictable Prior to Robot-Assisted Laparoscopic Radical Prostatectomy?
Yalçın Kızılkan, Ali Yasin Özercan, Melih Balcı, Mehmet Yıldızhan, Erem Asil, Özer Güzel, Cüneyt Özden, Altuğ Tuncel
doi: 10.5505/aot.2021.13471  Sayfalar 51 - 56
GİRİŞ ve AMAÇ: Prostat Kanseri (PK) erkeklerde en sık görülen kanser türüdür. Hastaların tedavi planında tümörün patolojik derecesinin önemli yeri bulunmaktadır. Çalışmamızda PK tanısı nedeniyle Robot Yardımlı Laparoskopik Radikal Prostatektomi (RYLRP) yapılan hastalarda prostatektomi spesmenindeki tümör dereceleri, biyopsi derecelerinden yüksek çıkanlarda, bu artışı öngörmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde Ağustos 2019–Mayıs 2020 tarihleri arasında PK tanısı almış ve RYLRP yapılan 109 hastanın bilgileri retrospektif olarak incelendi. Cerrahi işlemler Da Vinci Xi robot sistemi (Intuitive Surgical, Sunnyvale, CA, USA) ile gerçekleştirildi. RYLRP sonrası incelemedeki ISUP derecesi, prostat biyopsi derecesine göre artmış olan hastalar grup-1; aynı kalan ya da azalan hastalar ise grup-2 olarak sınıflandırıldı. Bu iki gruptaki hastaların yaş, Prostat Sepsifik Antijen (PSA), prostat hacmi, parmakla rektal muayene (PRM) bulgusu, Nötrofil/ Lenfosit oranı (NLO), Trombosit/Lenfosit oranı (TLO) ve AST/ALT (De Ritis) değerleri karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen hastaların ortalama yaşı 64,32±6,20 (46-77) yıl, PSA değeri 9,46±10,84 (0,5-86) ng/mL ve prostat hacmi 49,19±25,72 (18-145) mL idi. RYLRP sonrası tümör derecesinde artış 33 (%36,7) hastada tespit edildi, 48 (%53,3) hastada derece aynı kalırken 9 (%10) hastada düşüş mevcuttu. Yaş, PSA, prostat hacmi, PRM’de patolojik bulgu oranı, NLO ve De Ritis oranı grup 1’de, grup-2’ye göre yüksek bulunsa da bu yükseklik istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). TLO ise Grup-1’de, Grup-2’ye göre anlamlı olarak yüksekti (p=0,026).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda her ne kadar sadece TLO’daki artış istatistiksel açıdan anlamlı olarak bulunsa da prostat hacmi hariç diğer tüm parametreler tümör derecesinde artış saptanan grupta yüksek bulunmuştur.
INTRODUCTION: Prostate Cancer(PCa) is the most common cancer disease among men. The pathologic grade of tumor has an important place in patient’s treatment plan. In our study, we aimed to predict the increase in the tumor grade of prostatectomy specimens than biopsy degree in the patients who underwent Robot-Assisted Laparoscopic Radical Prostatectomy(RALRP) due to PCa diagnosis.
METHODS: The data of 109 patients who were diagnosed with PCa and underwent RALRP between August 2019 and May 2020 were analyzed retrospectively in our clinic. Surgical operations were carried out by Da Vinci Xi surgical robot system (Intuitive Surgical, Sunnyvale, CA, USA). The patients whose ISUP rating in post RALRP examination increased compared to the prostate biopsy were classified as group-1; patients remained same or decreased were classified as group-2. The patient’s age, prostate-specific antigen(PSA), prostate volume, rectal examination by palpation (DRE) findings, Neutrophil/ Lymphocyte ratio (NLR), Platelet/ Lymphocyte ratio(PLR) and AST/ALT (De Ritis) values were compared in these two groups.
RESULTS: The average age of patients included in this study was 64.32 ± 6.20 (46-77) years, the PSA value was 9,46±10,84 (0,5-86) ng/mL and prostate volume was 49.19 ± 25.72 ( 18-145) mL. Increase in tumor grade after RYLRP was detected in 33 (%36,7) patients, while the grade remained in 48 (%53,3) patients, 9 (%10) patients had a decrease. Although, age, PSA, pathological result ratio in DRE, NLR and De Ritis ratio were found higher in group-1 than group-2, this highness was not statistically significant (p>0,05). PLR was significantly higher in group 1 than group 2 (p=0,026).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, although only the increase in PLR was found to be statistically significant, all other parameters except for prostate volume were found to be high in the group with an increase in tumor grade.

8.
Transrektal Prostat Biyopsisi Sonrası Enfeksiyonları Önlemek için Hangi Antibiyotik Profilaksisi Daha İyidir: Tek veya Kombinasyon?
Which Antibiotic Prophylaxis is Better to Prevent Infections after Transrectal Prostate Biopsy: Single or Combination?
Cem Şah, Deniz Abat, Adem Altunkol, Mehmet Salih Boğa
doi: 10.5505/aot.2021.59489  Sayfalar 57 - 62
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı ultrason eşliğinde yapılan transrektal prostat biyopsisinde kullanılan üç farklı antibiyotik profilaksisinin etkinliğini karşılaştırmaktır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ultrason eşliğinde transrektal prostat biyopsisi yapılan hastalar çalışmaya alındı. Üç farklı antibiyotik profilaksisi uygulandı. Birinci gruptaki hastalar ağızdan 500 mg siprofloksasin aldı. İkinci gruptaki hastalar ağızdan 500 mg siprofloksasin ile birlikte tek doz 500 mg amikasini kas içi uygulama şeklinde aldılar. Üçüncü gruptaki hastalar ağızdan 500 mg siprofloksasin, tek doz 500 mg amikasin ve 500 mg metronidazolü damar içi uygulama yoluyla aldı. Ek olarak 3. gruptaki hastalara biyopsi işleminden hemen önce povidon – iyot ile rektal temizlik yapıldı. Biyopsi sonrası enfeksiyon görülme oranları, grupların demografik özelliklerine, son 6 ay içinde antibiyotik kullanımına, ek hastalıkların varlığına ve sonda kulanımına göre karşılaştırıldı.
BULGULAR: Birinci grupta 62, ikinci grupta 87 ve üçüncü grupta 91 hasta vardı. Biyopsi sonrası enfeksiyon 1. grupta 5 (%8,1) hastada, ikinci grupta 2 (%2,3) hastada ve 3. grupta 1 (%1,1) hastada görüldü. Enfeksiyon oranları açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı (p: 0,049). Enfeksiyon için risk faktörleri olabilecek diabet varlığı, sonda kullanımı ve son 6 ay içinde antibiyotik kullanımı açısından gruplar arası farklılık saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Transrektal prostat biyopsisiyle ilişkili enfeksiyonları önlemede kombine antibiyotik profilaksisi tek ajan antibiyotik profilaksisine göre daha etkilidir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to compare the effectiveness of three different prophylaxis methods after transrectal ultrasound-guided prostate biopsy.
METHODS: Patients who underwent a transrectal prostate biopsy were added to the study. Three different prophylactic antibiotic procedures were applied. In the first group, 62 patients received 500 mg ciprofloxacin orally, 87 patients in the second group received 500 mg ciprofloxacin orally plus one dose of 500 mg amikacin intramuscularly, and 91 patients in the third group received 500 mg ciprofloxacin orally plus one dose of 500 mg amikacin plus 500 mg metronidazole intravenously. Additionally, rectal cleansing with povidone-iodine was performed immediately before biopsy for patients in the third group. Demographic data, antibiotic use within the previous 6 months, comorbidite diseases, and presence of a urinary catheter were compared between the groups according to post-biopsy infection rates.
RESULTS: There were 62 patients in the first group, 87 patients in the second group and 91 patients in the third group. Post-biopsy infection was detected in 5 (8.1%) patients in the first group, 2 (2.3%) patients in the second group and 1 (1.1%) patient in the third group. There were statistically significant differences between the groups according to infection rates (p= 0.049). There were no significant differences between the groups according to the presence of diabetes, urethral catheterization and antibiotic use within the previous 6 months, which are risk factors for infection.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Combination therapy is a more effective approach to prevent biopsy-related infectious complications than single agent therapy.

9.
Rektum Kanseri Nedeniyle Aşağı Anterior Rezeksiyon Yapılan Hastalarda Laparoskopik ve Açık Tekniğin Karşılaştırılması
A Comparison of Laparoscopic and Open Technique in Patients with Low Anterior Resection due to Rectal Cancer
Yavuz Selim Kahraman, Onur Can Güler, Bülent Aksel, Lütfi Doğan, Cihangir Özaslan
doi: 10.5505/aot.2021.54871  Sayfalar 63 - 73
GİRİŞ ve AMAÇ: Rektum kanseri cerrahisinde laparoskopik yaklaşım standart olmaya başlamıştır. Bu çalışmada rektum kanseri nedeniyle laparoskopik aşağı anterior rezeksiyon yapılan grup ile laparotomi ile aşağı anterior rezeksiyon(AAR) yapılan grubun erken dönem hasta özellikleri, postoperatif komplikasyonlar ve patolojik verilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda Ocak 2012 ile Aralık 2015 tarihleri arasında rektum kanseri tanısı ile aynı cerrahi ekip tarafından laparoskopik veya açık AAR uygulanan ardışık 201 hastanın; cinsiyet, yaş, tümör yerleşimi, erken dönem komplikasyonları ve patolojik verileri retrospektif olarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya 93 (%46,6) laparoskopik, 108(%53,4) açık cerrahi teknik ile AAR uygulanan toplam 201 hasta dahil edilmiştir. Her iki grupta da ameliyat sonrası erken dönemde mortalite görülmemiştir. Post operatif morbidite (enfeksiyon, ileus-subileus, anastomoz kaçağı, stoma komplikasyonları) laparoskopi grubunda 12 (%12,9) hastada, açık cerrahi grubunda 21 (%19,4) saptanmıştır(p>0,05). Her iki grupta diseke edilen ortalama lenf nodu sayısı benzer bulunmuştur (13.04±7.29 ve 13.24±6.58) (p=0,525). Distal cerrahi sınır (DCS) karşılaştırılıdığında laparoskopik cerrahi grubunun daha uzak DCS mesafesi olduğu bulunmuştur (3.81±1.82 cm ve 3.04±1.81cm, p<0,001). Radyal cerrahi sınır (RCS) laparoskopik cerrahi grubunda daha uzak bulunmuştur(1.89±1.01 cm ve 1.45±0.79 cm, p<0,001). DCS ve RCS pozitifliği laparoskopik ve açık cerrahi grubunda hiçbir olguda saptanmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Laparoskopik rektum kanseri cerrahisi yüksek hacimli kurumlarda ve deneyimli cerrahlar tarafından gerçekleştirildiğinde erken dönem klinik sonuçlar ve onkolojik veriler açısından açık rektum cerrahisine göre özellikle DCS ve RCS ‘ın genişliği olarak avantaj sağladığı görülmektedir.
INTRODUCTION: Laparoscopic approach in rectal cancer surgery has been become the standard technic.In present study, it was aimed to compare the patients characteristics, postoperative complications and pathological data of the group that underwent laparoscopic low anterior resection (LAR) and underwent LAR by laparotomy(open) due to rectum cancer.
METHODS: In present study, between January 2012 and December 2015, laparoscopic or open LAR was performed by the same surgical team to 201 consecutive patients who diagnosed as rectal cancer. These patients’ gender, age, tumor location, early period complications and pathological datas were evaluated retrospectively.
RESULTS: A total of 201 patients who underwent LAR with 93 (46.6%) laparoscopic and 108 (53.4%).Open surgical techniques were included in the study.There was no mortality in the early postoperative period in either group. Postoperative morbidity (infection, ileus-subileus, anastomotic leakage, stoma complications) was detected in 12 (12.9%) patients in the laparoscopy group and 21 (19.4%) in the open surgery group (p> 0.05).The mean number of dissected lymph nodes in both groups was similar (13.04 ± 7.29 and 13.24 ± 6.58) (p = 0.525). When the distal resection margin (DRM) was compared, the laparoscopic surgery group was found to have a statistically significant farther DRM distance (3.81 ± 1.82 cm vs 3.04 ± 1.81 cm), (p <0.001).The circumferential resection margin (CRM), was more distant in the laparoscopic surgery group (1.89 ± 1.01 cm and 1.45 ± 0.79 cm, p <0.001). DRM and CRM positivity was not detected in anycase in either group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: When laparoscopic rectum cancer surgery is performed in high-volume institutions and by experienced surgeons, it is seen that it provides an advantage in terms of early clinical results and oncological data compared to open rectal surgery, especially in terms of DRM and CRM width.

10.
Steroide Dirençli İmmun Trombositopeni Tedavisinde Eltrombopag Etkinliği: Retrospektif Tek Merkez Deneyimi
Efficacy of Eltrombopag in the Treatment of Steroid Resistant Immune Thrombocytopenia: A Retrospective Single Center Experience
Jale Yıldız, Merve Aksu Söyler, Tuğçe Nur Yiğenoğlu, Bahar Uncu Ulu, Mehmet Bakırtaş, Derya Şahin, Hikmettullah Batgi, Alparslan Merdin, Dicle İskender, Merih Kızıl Çakar, Mehmet Sinan Dal, Fevzi Altuntas
doi: 10.5505/aot.2021.50103  Sayfalar 74 - 78
GİRİŞ ve AMAÇ: İdiopatik trombositopenik purpura olarak da adlandırılan immün trombositopeni (ITP), derin trombositopeni ve hayatı tehdit edici kanamalarla seyredebilen bir klinik tablodur. Birinci basamakta kullanılan tedavilere yanıtsız hastalarda son 10 yıldır kullanılmaya başlanan trombopoetin reseptör analogları rompilostim ve eltrombopag etkinliği kanıtlanmış yeni ajanlardır. Bu çalışmadaki amacımız steroide dirençli ITP hastalarında eltrombopag etkinliğini ve yan etkilerini gerçek yaşam verileriyle değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma Ocak 2012 – Eylül 2020 tarihleri arasında ITP tanısı ile tedavi edilen hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi ile yapılmıştır. 18 yaş altı ve ITP dışı endikasyonla eltrombopag kullanan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır.
BULGULAR: Çalışmamıza dahil edilen 31 hastanın ortanca yaşı 60’dı (25-87). Bu hastaların 18’i (%58.0) kadındı. En az bir komorbiditesi olan hasta sayısı 19’du (%61.2). Hastaların tamamı ITP tedavisi için birinci sırada glukokortikosteroid tedavisi almıştı. Steorid tedavisine dirençli olan bu hastaların 16’sına (%51.6) ikinci sıra tedavi olarak splenektomi uygulanmıştı. Eltrombopag öncesinde ortanca trombosit değeri 11x109/L (1x109/L - 46x109/L) iken 24 (%77.4) hastada tedaviye yanıt görülmüştü. Yanıt elde edilen hastalarda ortanca 17.günde (3-57.gün) trombosit sayısı 50x109 üzerine çıkmıştı. Bu hastaların 16’sında (%51.6) 50 mg/gün, yedisinde (%22.5) 25 mg/gün, ve bir (%3.2) hastada ise 75 mg/gün eltrombopag tedavisi ile yanıt elde edilmişti. İki (%6.4) hastada grade 1 karaciğer fonksiyon testlerinde yükselme görülmüştü. Yan etki nedeniyle tedaviye devam edemeyen ya da tedaviye ara veren hastamız ise yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Eltrombopagin ITP tedavisi için daha önce çoklu basamak tedavi almış olan hasta grubunda bile etkin ve güvenli bir seçenek olduğu görülmüştür.
INTRODUCTION: Immune thrombocytopenia (ITP), which is also used as idiopathic thrombocytopenic purpura, is a clinical condition that can progress with severe thrombocytopenia and life-threatening bleeding. Thrombopoetin receptor analogues such as rompilostim and eltrombopag, which have been used in the last 10 years, are new agents with proven efficacy. Our aim in this study is to evaluate the efficacy and toxicity of eltrombopag in steroid resistant ITP patients with real life data.
METHODS: This study was conducted with a retrospective evaluation of patients treated with a diagnosis of ITP between January 2012 and September 2020. Patients under 18 years of age and using eltrombopag for non-ITP indications were excluded from the study.
RESULTS: The median age of 31 patients included in our study was 60 (25-87). Eighteen (58.0%) of these patients were women. The number of patients with at least one comorbidity was 19 (61.2%). All of the patients had received glucocorticosteroid treatment in the first line for ITP treatment. Splenectomy was applied as a second line treatment to 16 (51.6%) of these patients who were resistant to steroid treatment. Before eltrombopag, the median platelet value was 11x109/L (1x109/L - 46x109/L), while 24 (77.4%) patients responded to the treatment. In patients with a response, the median day 17 (day 3-57) thrombocyte count increased over 50x109/L. Sixteen of these patients (51.6%) had a response of 50 mg/day, seven (22.5%) 25 mg/day, and one (3.2%) patient 75 mg/day eltrombopag treatment. Two (6.4%) patients had an increase in grade 1 liver function tests. There was no patient who could not continue or interrupted the treatment due to side effects.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It has been observed that eltrombopag treatment is an effective and safe option even in the group of patients who have previously received multiple-line therapy in ITP treatment.

11.
Patolojik Sonucu Non-diagnostik Olan Tiroid Nodüllerinin Sonografik Özellikleri
Sonographic Features of Thyroid Nodules with Non-diagnostic Pathological Result
Ömer Faruk Ateş, Onur Taydaş
doi: 10.5505/aot.2021.22438  Sayfalar 79 - 86
GİRİŞ ve AMAÇ: ince iğne aspirasyon biyopsisi tiroid nodüllerinin patolojik tanısında en sık kullanılan yöntem olup, uygulaması kolay, tanısal etkinliği yüksek ve düşük maliyetli bir uygulamadır. Bazen tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi sonucunda yeterli hücre elde edilemeyebilir ve patolojik değerlendirme için yetersiz kalabilir. Çalışmamızda, ince iğne aspirasyon biyopsisi ile patolojik değerlendirme için “tanısal olmayan / yetersiz” materyal elde edilen tiroid nodüllerinin ultrasonografik görünümü araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmaya 186 hasta dahil edildi. İnce iğne aspirasyon biyopsisi, 22 G iğne ve serbest el tekniği kullanılarak ultrason rehberliğinde yapıldı. Bethesda sınıflandırmasına göre patolojik değerlendirmeler yapıldı. TIRADS skoru, boyutu, nodüllerin bileşimi, iç yapı, ekojenite, şekil, sınır, ekojenik odaklar, kenar ultrasonografi ile değerlendirildi.
BULGULAR: 186 nodülden 70'i solid, 2'si tamamen veya neredeyse tamamen kistikti. 17 nodül anekoik, 55 tanesi hipoekoik, 102 tanesi izoekoik, 12 nodül hiperekoik olarak tespit edildi. 174 iyi sınırlı, 12 lobüle konturlu nodül vardı. 156'sının ekojenik odağı yoktu, 15'inde makrokalsifikasyon ve 12'sinde mikrokalsifikasyon vardı. 166 nodülün TI-RADS skoru 2-4 iken, 4 nodülün 5, 12 nodülün 6 ve 4 nodülün 7 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada patoloji sonuçları yetersiz olan tiroid nodüllerinin ultrasonografik özellikleri değerlendirildi. Yetersiz materyal sonucu olan nodüllerde kistik baskınlık veya makrokalsifikasyon gibi özellikler daha sık görülmekle birlikte, her tür nodülde bu olasılığın olduğu gösterilmiştir.
INTRODUCTION: FNAB is the most commonly used method in the pathological diagnosis of thyroid nodules, and it is an easy-to-apply, high diagnostic efficiency and low cost application. Sometimes not enough cells can be obtained as a result of thyroid fine needle aspiration biopsy and it may be insufficient for pathological evaluation. In our study, the ultrasonographic appearance of thyroid nodules that were obtained “non-diagnostic/inadequate” material for pathological evaluation with fine needle aspiration biopsy was investigated.
METHODS: 186 patients were included in this retrospective study. Fine needle aspiration biopsy were performed under ultrasound guidance, using a 22 G needle and freehand technique. Pathological evaluations were made in accordance with the Bethesda classification. TIRADS score, size, composition of nodules, internal structure, echogenicity, shape, margin, echogenic foci, rim were evaluated by ultrasonography.
RESULTS: From 186 nodules, 70 were solid, while 2 of them were completely or almost completely cystic. While 17 nodules were anechoic, 55 were hypoechoic, 102 were isoechoic, 12 nodules were detected as hyperechoic. There were 174 well-circumscribed, 12 lobulated contoured nodules. 156 had no echogenic focus, 15 had macrocalcification and 12 had microcalcifications. The TI-RADS score of 166 nodules were 2-4, while 5 of 4 nodules, 6 of 12 nodules, and 7 of 4 nodules.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Ultrasonographic features of thyroid nodules with inadequate pathology results were evaluated. In our study, it has been shown that although inadequate material results in features such as cystic dominance or macrocalcification increase, there is a possibility in all types of nodules.

12.
Tiroidektomi Olgularımızın Retrospektif Analizi
Retrospective Analysis of Our Thyroidectomy Cases
Semih Ak, Mehmet Erkan Kaplama
doi: 10.5505/aot.2021.93823  Sayfalar 87 - 91
GİRİŞ ve AMAÇ: Tiroid hastalıkları toplumda oldukça sık görülen hastalıklardır. Benign yada malign lezyonlar için farklı cerrahi seçenekler mevcuttur. Bu çalışmanın amacı daha önce tiroidektomi ameliyatı geçirmiş olan hastaların geriye dönük olarak incelenerek yaş, cinsiyet, nodül boyutları ince iğne biyopsi sonuçları,komplikasyon gelişimi, ameliyat sonrası patoloji sonuçları, malignite türlerinin değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada Eylül 2018-Haziran 2020 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi Şanlıurfa M.Akif İnan Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları(KBB) Kliniğinde tiroidektomi yapılan 59 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların 40’ı kadın (%67.7), 19’u erkekti (%22.3).Hastaların ortalama yaşı 47.6, yaş aralığı 32-74 idi. Tiroid USG’de belirlenen nodul boyutu 8x7mm ile 68 x 40 mm ile arasındaydı(ortalama 30,2 x 21,7 mm).. Biyopsi sonuçları; 24 hastada benign, 8 hastada önemi belirsiz atipi, 7 hastada nondiagnostik, 10 hastada papiller hücreli karsinom, 8 hastada malignite şüphesi ve 2 hastada foliküler neoplazi şeklinde idi. Hastaların 25’ine bilateral total tiroidektomi, 34’ine ise unilateral total lobektomi operasyonu yapılmıştı. Postoperatif patoloji sonuçları; 42 (%71.1) hastada benign (nodüler hiperplazi, benign koloidal nodül, lenfositik tiroidit, haşimato tiroiditi), 17 (% 29.9) hastada malign olarak raporlandı. Malignlerin 15’i papiller karsinom ve 2’si foliküler karsinomdu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada tiroidektomi uygulanan hastaların dağılımı ve malign hastalarda histopatolojik tanıları literatür ile benzer özelliktedir. Ancak tiroidektomi sonrası malignite oranı literatürden yüksektir. Bu durum her hastaya ameliyat öncesi mutlaka ince iğne biyopsisi yapılması gerektiğinde biyopsinin tekrarlanması, hasta seçiminde hassasiyet gösterilmesi, gereksiz endikasyondan kaçınılması ile açıklanabilir.


INTRODUCTION: Thyroid diseases are common diseases in the community. There are different surgical options for benign or malignant lesions. The aim of this study is to retrospectively examine patients who have undergone thyroidectomy, and to evaluate age, gender, nodule size, fine needle aspiration biopsy results, complication development, postoperative pathology results, and types of malignancy.
METHODS: In this study, 59 patients who underwent thyroidectomy at the Department of Otorhinolaryngology (ENT) in Sanliurfa M.Akif Inan Training and Research Hospital between September 2018 and June 2020 were evaluated retrospectively.
RESULTS: 40 of the patients were female (67.7%) and 19 were male (22.3%). The mean age of the patients was 47.6 years and the age range was 32-74. The nodule size determined in the thyroid USG was between 8x7mm and 68 x 40mm (average 30.2 x 21.7mm).. Biopsy results; It was benign in 24 patients, atypia in 8 patients, nondiagnostics in 7 patients, papillary cell carcinoma in 10 patients, suspicion of malignancy in 8 patients, and follicular neoplasia in 2 patients. 25 patients underwent bilateral total thyroidectomy and 34 patients underwent unilateral total lobectomy. Postoperative pathology results; In 42 (71.1%) patients, benign (nodular hyperplasia, benign colloidal nodule, lymphocytic thyroiditis, hachyimato thyriditis) were reported as malignant in 17 (29.9%) patients. 15 of the malignancies were papillary carcinoma and 2 were follicular carcinoma.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, the distribution of patients undergoing thyroidectomy and histopathological diagnoses in malignant patients are similar to those in the literature. However, the rate of malignancy after thyroidectomy is higher than the literature. This situation can be explained by repeating the biopsy when every patient needs to perform a fine needle biopsy before the surgery, showing sensitivity in patient selection, and avoiding unnecessary indications.

13.
Akut Myeloid Lösemi ve Obezite Arasındaki İlişki
The Relationship Between Acute Myeloid Leukemia and Obesity
Semih Başcı, Samet Yaman, Esra Durmuşoğlu, Tuğçe Nur Yiğenoğlu, Bahar Uncu Ulu, Mehmet Bakırtaş, Derya Şahin, Tahir Darçın, Hikmettullah Batgi, Mehmet Sinan Dal, Merih Kızıl Çakar, Fevzi Altuntaş
doi: 10.5505/aot.2021.19970  Sayfalar 92 - 97
GİRİŞ ve AMAÇ: Lösemi, olgunlaşmamış myeloid hücrelerden kaynaklanan bir kanserdir. Akut myeloid lösemi (AML), yetişkinlerde en sık görülen akut lösemidir. AML onlarca yıldır bilinmesine rağmen, etiyolojisi büyük ölçüde aydınlatılamamıştır. Obezite, lösemi dâhil çeşitli kanserler için bir risk faktörüdür. AML ile obezite ilişkisi uzun zamandır araştırılmaktadır. Akut promiyelositik lösemi (APL) ile obezite ilişkisine dair güçlü kanıtlar vardır. Biz bu çalışmamızda AML ve APL de obezitenin sıklığını ve sağkalım üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Ocak 2012 ile Haziran 2020 arasında merkezimizde tanı konan, takipleri olan ve tedavi öncesi vücut kitle indeksi (VKİ) bilgisine ulaşılabilen 119 AML hastası dahil edildi.
BULGULAR: Tüm hastalarda medyan yaş 44 (19-87) idi. Vücut kitle indeksi APL hastalarında 23 kg/m2 (16,5-48,9 kg/m2) iken non-APL hastalarında 24,4 kg/m2 (15,6-37,8 kg/m2) izlendi, iki grup benzerdi (p=0,9). Medyan sağkalım non-APL hastalarında 63 ay (%95 CI, 0-141,7) izlendi, medyan sağkalım VKİ gruplarından etkilenmedi (p=0,8). APL grubunda ise ortanca sağkalıma ulaşılamadı, ortanca sağkalım VKİ grupları arasında farklılık göstermedi (p=0,8). Obeziteyi (VKİ≥30kg/m2) predikte eden faktörler olarak demografik veriler yaş, cinsiyet ve hastalık tipi (APL-non-APL) olarak univariate regresyon analizi ile değerlendirildiğinde, yaş obezite üzerinde etkisi olan tek faktördü (p=0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda AML ve APL de obezitenin etkisi izlenememiş olup sadece yaş ile obezite ilişkisi izlenmiştir. Bu bulguları doğrulamak ve arkasındaki biyolojik nedenleri anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Leukemia is a cancer caused by immature myeloid cells. Acute myeloid leukemia (AML) is the most common acute leukemia in adults. Although AML has been known for decades, its etiology has not been largely elucidated. Obesity is a risk factor for various cancers, including leukemia. The relationship between AML and obesity has been investigated for a long time. There is strong evidence for the relationship between acute promyelocytic leukemia (APL) and obesity. In this study, we aimed to evaluate the frequency of obesity and its effect on survival in AML and APL.
METHODS: The study included 119 AML patients who were diagnosed in our center between January 2012 and June 2020, who had follow-ups and whose body mass index (BMI) information was available before treatment.
RESULTS: The median age was 44 (19-87) in all patients. While body mass index was 23 kg / m2 (16.5-48.9 kg / m2) in APL patients, 24.4 kg / m2 (15.6-37.8 kg / m2) was observed in non-APL patients, the two groups were similar (p = 0.9). Median survival was monitored for 63 months (95% CI, 0-141.7) in non-APL patients, median survival was not affected by BMI groups (p = 0.8). In the APL group, the median survival could not be reached, and the median survival did not differ between the BMI groups (p = 0.8). When demographic data as the predictors of obesity (BMI≥30kg / m2) were evaluated by age, gender and disease type (APL-non-APL), univariate regression analysis was the only factor that had an effect on obesity (p = 0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, the effect of obesity was not observed in AML and APL, and only the relationship between age and obesity was observed. More research is needed to confirm these findings and to understand the biological causes behind them.

14.
Metastatik Kemik Tümörlerinin Demografik Özellikleri
Demographic Features of Metastatic Bone Tumors
Coskun Ulucaköy, Aliekber Yapar, Mustafa Cem Şeyhoğlu, Mehmet Ali Tokgöz, İsmail Burak Atalay, Bedii Şafak Güngör
doi: 10.5505/aot.2021.99705  Sayfalar 98 - 102
GİRİŞ ve AMAÇ: Kemik, kanserler için en yaygın metastaz bölgelerindendir. Kanserin kemiğe metastazı nadiren tam iyileşme ile sonuçlanır. Kemik metastazı; ağrı, kırık riski ve hiperkalsemi gibi çeşitli morbiditelerle ilişkilidir. Onkoloji merkezi olarak kemik metastazı nedeniyle opere ettiğimiz hastaların demografik özelliklerini sunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde ocak 2010 ve aralık 2018 yılları arasında kemik metastazı nedeniyle opere edilen hastaların bilgilerini arşivlerden retrospektif olarak taradık. Metastazların neresi kaynaklı olduğu, hastaların demografik bilgileri, metastaz yerleri ve yapılan cerrahi işlem kaydedildi.
BULGULAR: Bu çalışmaya %56’sı erkek yaş ortalaması 56.7±13.6 (11-85) yıl ve %68,1’i 65 yaş altında olan toplam 477 metastatik kemik tümörü tanısı almış hasta dahil edilmiştir. Hastaların 183’ü (%38.4) patolojik kırık ile %13.4’ü ise insidental olarak tanı almıştır. Tümör metastazlarının %70.4’ü alt ekstremiteyi tutmuştur ve alt ekstremitede ise en fazla femur yerleşimlidir (%50.1). Metastazların kaynaklandığı ilk üç yer sırası ile akciğer (%27.5), meme (%24.1) ve prostattır (%14.5). Tedavi olarak hastalara en fazla geniş rezeksiyon ve megaprotez (%50) uygulanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak kemiğe en sık metastaz yapan kanserler, aynı zamanda en sık görülen kanserler olan akciğer, meme ve prostat kenseridir. Metastatik kemik tümörleri preterminal bulgu olmasına rağmen, bu tümörlere hastanın yaşam kalitesini artırmak, ağrısını gidermek ve yatağa bağımlılıktan kurtarmak amacı ile cerrahi tedavi uygulamasını öneriyoruz.
INTRODUCTION: Bone is one of the most common metastasis sites for cancers. Metastasis of cancer to the bone rarely results in complete recovery. Bone metastasis; It is associated with various morbidities such as pain, fracture risk and hypercalcemia. As an oncology center, we aimed to present the demographic characteristics of the patients we operated for bone metastasis.
METHODS: We retrospectively scanned the archives of patients who were operated for bone metastasis between January 2010 and December 2018 in our clinic. The origin of the metastases, demographic information of the patients, metastasis locations and the surgical procedure performed were recorded.
RESULTS: A total of 477 patients with a diagnosis of metastatic bone tumors, 56% male, mean age 56.7 ± 13.6 (11-85) years and 68.1% under 65 years were included in this study. 183 (38.4%) of the patients were pathologic fractured and 13.4% were diagnosed incidentally. 70.4% of tumor metastases involve the lower extremity, and the lower extremity is mostly located in the femur (50.1%). The first three places where metastases originate are lung (27.5%), breast (24.1%) and prostate (14.5%), respectively. Wide resection and megaprosthesis was applied to the treated patients the most (50%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, the most common cancers that metastasize to the bone are lung, breast and prostate cancer, which are also the most common cancers. Although metastatic bone tumors are preterminal findings, we recommend surgical treatment for these tumors to improve the patient's quality of life, relieve pain and relieve dependency on bed.

15.
Ön Çapraz Bağ Rekonstrüktif Cerrahisinde Hamstring Tendonu Otogrefti ve Tibialis Anterior Allogrefti Yöntemlerinin Karşılaştırılması: Retrospektif Bir Çalışma
Comparison of Hamstring Tendon Autograft and Tibialis Anterior Allograft Methods in Anterior Cruciate Ligament Reconstruction Surgery: A Retrospective Study
Yaman Karakoç, Emre Özanlağan
doi: 10.5505/aot.2021.46873  Sayfalar 103 - 110
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada erişkin hastalarda ön çapraz bağ (ÖÇB) yaralanması sonrası rekonstrüksiyon cerrahisinde tibialis anterior allogreft ve hamstring tendon otogreft etkinliğinin karşılaştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma kesitsel ve retrospektif olarak yürütüldü. ÖÇB yırtığı nedeniyle hamstring otogrefti veya tibialis anterior allogrefti yöntemleri ile rekonstrüksiyon yapılan hastaların cerrahi öncesi ve cerrahi sonrası 6. ay fonksiyonel parametreleri karşılaştırıldı. Femoral fiksasyon ve tibia fiksasyonu için sırasıyla cross-pin ve biyo bozunur vida-staple kullanıldı. Değerlendirmede Lysholm diz skorlama ölçeği (LDSÖ) ve Tegner aktivite düzeyi ölçeği (TADÖ) kullanıldı.
BULGULAR: Çalışmamıza yaşları ortalama 32.74±7.82 yıl olan (19 ile 52 arasında değişen) toplam 121 hasta (100 erkek, 21 kadın) dahil edildi. Ağrı ve dizde boşalma hissi en sık görülen semptomlardı. Tüm hastaların cerrrahi öncesi (32.7±7.8) ve postoperatif 6.ayda (64.08±7.8) LDSÖ değerlerini karşılaştırdığımızda anlamlı bir fark saptandı (p<0.001). Tüm hastaların cerrrahi öncesi (2.37±1.2) ve sonrası (5.52±1.4) TADÖ skorları karşılaştırdığımızda anlamlı bir fark saptandı (p<0.001). Allogreft ve otogreft yapılan hastaların cerrahi öncesi ve sonrası LDSÖ ve TADÖ değerleri karşılaştırıldığında, her iki grupta da cerrahi tedavi öncesine göre anlamlı artış saptanırken, artış miktarları gruplar arası karşılaştırıldığında allogreft grubunda artış daha belirgindi (LDSÖ 30.27±4.8 vs 24.43±2.8; TADÖ 3.32±1.1 vs 2.84±0.8). Toplam 5 hastada komplikasyon görülmüş olup komplikasyon görülme oranı %4.1 olarak saptandı ve hepsi başarılı bir şekilde tedavi edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: ÖÇB rekonstrüksiyonunda hem hamstring otogreft uygulaması hem de allogreft uygulaması ÖÇB rekonstüksiyon cerrahisi geçiren hastalarda LDSÖ ve TADÖ skorlarının iyileşmesinde etkili bir yöntemdir. Ayrıca, allogreft grubundaki iyileşme otogreft grubundaki iyileşmeye göre daha belirgindir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to compare the effectiveness of tibialis anterior allografting and hamstring tendon autografting reconstruction surgery after anterior cruciate ligament (ACL) injury in adult patients.
METHODS: This study was designed as a cross-sectional and retrospective study. Preoperative and postoperative functional parameters of patients who underwent ACL reconstruction surgery with hamstring autograft and tibialis anterior allograft methods due to ACL rupture were compared. Cross-pin and screw-staple were used for femur and tibia fixations, respectively. Lysholm knee scoring scale (LKSS) and Tegner activity level scale (TALS) were used for the outcome measures.
RESULTS: A total of 121 patients (100 males, 21 females) with a mean age of 32.74±7.82 years (ranging from 19 to 52 years) were included. Pain and giving way phenomenon were the most common symptoms. There was a significant difference between the preoperative (32.7 ± 7.8) and postoperative (64.08 ± 7.8) LKSS values of all patients (p <0.001). A significant difference was found between the preoperative (2.37±1.2) and postoperative (5.52±1.4) TALSvaluesof all patients (p<0.001). Compared with preoperative and postoperative LKSS and TALS scores, the increase in the allograft group was more prominent (LKSS: 30.27±4.8 vs. 24.43±2.8, TALS: 3.32±1.1 vs. 2.84±0.8). Complications were observed in 5 patients (4.1%), and all of them were successfully treated.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the light of our study, both hamstring autograft method and allograft method seem to be effective in improving LKSS and TALS inpatients who underwent ACL reconstruction surgery. However, the improvement in the allograft group is more prominent than that of in the autograft group.

OLGU SUNUMU
16.
Masif Asit ile Prezente Olan ve Peritonitis Karsinomatoza ile Karışan Overin Brenner Tümörü
Brenner Tumor of the Ovary Presented with Massive Acid and Mixed with Peritonitis Carcinomatosis
Mehmet Furkan Sağdıç, Mete Can Ateş, Bülent Aksel
doi: 10.5505/aot.2021.05657  Sayfalar 111 - 114
Brenner tümörleri genellikle küçük olup asemptomatiktir ve tesadüfi olarak bulunurlar. Büyük tümörler palpabl kitle ya da ağrı gibi pelvik kitlelerin klinik bulgularını gösterirler. Klinik olarak görüntüleme yöntemlerinde birçok patoloji ile karışabilir.Örneğin; fibroma-tekoma gibi over tümörleri veya diğer ovaryan tümörlerle, tip 7 myom (saplı subseröz myom), kist hidatik, gastrointestinal sistem (gis) mezenkimal tümörleri, diğer gis neoplazileri vb. Görüntüleme yöntemlerinden biri olan bilgisayarlı tomografilerde (BT) solid komponent ve kalsifikasyon (geniş ve şekilsiz olabilmekte) içermesi haricinde, genellikle spesifik bulgulara sahip değildir(10). Görüntüleme yöntemleri, tümör boyutuyla beraber tümörün lokalizasyonunu belirlememizde ve cerrahi yaklaşımımızda bize katkıda bulunurlar. Overin nadir tümörlerinden olan Brenner tümörünün pre-operatif teşhisindeki zorluk karın içi diğer patolojilerle karışabilmesine sebep olmaktadır. Bu yüzden tanı için her zaman diagnostik yöntemler (laparoskopi, ultrason eşliğinde biyopsi vs.) ya da açık cerrahi prosedürler ile histopatolojik değerlendirme gereklidir. Vakamızın tomografi raporunda ayırıcı tanıda birden fazla patoloji ve yaygın asit görünümü belirtildiğinden ayırıcı tanıda diagnostik laparoskopi ön plana alındı. Vakamız geniş kistik alanlar içeriyordu bu sebeple masif asit ve over ca ile karıştı. Diagnostik laparoskopi ile ayırıcı tanıya varılabildi. Genç hastalarda bu tip patolojiler göz önünde bulundurulmalıdır.
Brenner tumors are usually small, asymptomatic, and found incidentally. Large tumors show clinical signs of pelvic masses such as palpable mass or pain. Clinically, it can be confused with many pathologies in radiological imaging such as fibroma, tecoma or other ovarian tumors, type 7 myoma (stalked subserous myoma), hydatid cyst, gastrointestinal (GI) mesenchymal tumors, and other GI neoplasms. In computed tomography scans (CTs), they usually do not have specific findings except that they contain solid components and calcification (which can be large and amorphous) (10). Imaging methods help us to determine the location of the tumor together with tumor size, and our surgical approach. The difficulty in pre-operative diagnosis of Brenner tumor, which is one of the rare tumors of the ovary, causes it to be confused with other intra-abdominal pathologies. Therefore, it is required to evaluate them histopathologically with diagnostic methods (laparoscopy, ultrasound-guided biopsy, etc.) or open surgical procedures. Since more than one possible pathologies and diffuse ascites appearance were stated in the CT report of our case, diagnostic laparoscopy was preferred for differential diagnosis. The mass in our case contained large cystic areas, so it was confused with massive acid and ovarian cancer. Diagnosis achieved through diagnostic laparoscopy. These pathologies must be considered in young patients.

ARAŞTıRMA
17.
Hodgkin Lenfoma Tedavisi; Son 30 Yılda Neler Değişti
Hodgkin Lymphoma Treatment; What has Changed in the Last 30 Years.
Mehmet Faik Çetindağ
doi: 10.5505/aot.2021.82473  Sayfalar 115 - 127
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada 1990 yılında yapılmış Hodgkin lenfoma tezinden yola çıkılarak günümüzde HL tanı, görüntüleme ve tedavi sindeki güncel gelişim vaka örneklemleri ile incelenecektir. Son 30 yıldaki tedavi endikasyonu değişimleri, radyoterapi tedavi alanlarındaki küçülmeler ve radyoterapi doz düşümleri tarihsel süreçler dikkate alınarak karşılaşmalı olarak değerlendirilecektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yazarın 1985- 1990 yıları arasında Ankara Numune Hastanesi Radyoterapi Kliniğinde tedavisi tamamlanan hastaların demografik ve klinik, özellikleri özetlenecek ve o tarihteki güncel görüntüleme yöntemleri ve tedavi yaklaşımları, günümüzdeki yaklaşımlarla kıyaslanacaktır.
BULGULAR: 1985-1990 yılları arasında Ankara Numune Hastanesinde Hodgkin lenfoma tanısı ile tedavi edilen 60 vakanın verileri incelenmiştir. Ortanca yaş 31 olarak bulundu. Evre ve histolojik tip gruplar arasında eşit olarak dağılmıştı. Başlangıç tutulum alanlar; servikal-supraklavikular bölge 34 vaka (% 56), inguinofemoral 8 vaka (%13), aksiller 7 vaka (%11), mediastinal 5 vaka (%8,2), abdominal 3 vaka (% 5,3), tonsil 2 vaka (%3), primer beyin 1 vaka olarak görüldü. Diafram altı başlayan vakalar totalin % 18 lik bölümüydü. Mikssellüler tip en çok görülen gurubu oluşturdu. Bin dokuz yüz seksenli yıllarda Evre IA ve II A Hodgkin lenfoma da standart tedavi şekli Sub Total Lenfod Işınlama (Mantle, Inverted Y) idi. Bu dönemde Hodgkin lenfoma görüntülemesinde kullanılan en gelişmiş yöntem Bi-Pedal Lenfanjigrafi iken günümüzde FDG PET-CT primer görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmada radyoterapi alan 58 hastanın 6 ınde yineleme olmuştur. Yinelemelerin 4 ü alan dışı, 2 si alan içi olarak raporlanmıştı
TARTIŞMA ve SONUÇ: Alandışı nükslerin fazlalığı ve geniş alan radyoterapi uygulamalarının özellikle çocukluk yaş grubunda oluşturduğu büyüme gelişme gerilikleri, kardiak sorunlar, ikincil kanserlerin artışı gibi yan etkiler araştırmacıları yeni tedavi şekilleri aramaya yöneltmiştir. Günümüzde giderek boyut olarak küçülmüş ve dozu azaltılmış radyoteapi uygulamaları iyi kemoterapi uygulamaları ile eşleştirilmiştir. Hem kemoterapideki iyileşmeler hem de radyoterapi tekniğindeki gelişmeler 5 yıllık yaşamı % 90 seviyelerinin üzerine çıkarırken morbid yan etkiler tarihsel makalelerde anekdot olarak kalmıştır.
INTRODUCTION: In this study, based on the Hodgkin lymphoma thesis made in 1990, current developments in Hodgkin lymphoma diagnosis, imaging and treatment are examined with case samples. Changes in treatment indication in the last 30 years, shrinkage in radiotherapy treatment areas and radiotherapy dose reductions are evaluated comparatively, taking into account historical processes.
METHODS: The demographic and clinical characteristics of the patients whose treatment was completed in the radiotherapy clinic of Ankara Numune Hospital between 1985-1990 will be summarized and the current imaging methods and treatment approaches at that time are compared with current approaches.
RESULTS: The data of 60 cases treated with the diagnosis of Hodgkin lymphoma in Ankara Numune Hospital between 1985-1990 are analyzed. The median age was 31. Histologic types and stages are distributed evenly between the groups. The initial involvement areas are such that; 34 cases start in the cervical-supraclavicular region (56%), eight in inguinofemoral (13%), seven in axillary (11%), five in mediastinal (8.2), three in the abdominal (5.3%), two in the tonsillar (3%), one in primary cerebral. Diseases that initiated under the diaphragm were 18% of the total. Mixcellular type constituted the most common group. In the 1980s, the standard treatment method for Stage IA and II A Hodgkin lymphoma was Sub Total Lymphoid Irradiation (Mantle, Inverted Y). In this period, the most advanced technique used in Hodgkin lymphoma imaging was Bi-Pedal Lymphangygraphy, while FDG PET-CT is the primary imaging method today. In this study, the number of recurrent patients is to be found 6 out of 58 who received radiotherapy. Four of them were outside the field, and two were within.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The excessive number of out of field recurrences, side effects such as growth and development retardation, cardiac problems, and increase in secondary cancers caused (especially in the childhood age group) by wide-field radiotherapy applications; led researchers to seek new treatment modalities. Nowadays, applications of radiotherapy with reduced size and decreased dose combined with better chemotherapy practices. While improvements in both chemotherapy and radiotherapy techniques have increased the 5-year life above 90%, morbid side effects have remained anecdotal in historical articles.



LookUs & Online Makale