ONLINE ISSN: 2148-7669
ISSN: 0304-596X






Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Baskıdaki Makaleler Online Makale Gönder






Acta Oncol Tur.: 53 (3)
Cilt: 53  Sayı: 3 - 2020
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA
1.
Familyal Adenomatozis Polipoziste APC geni analizi: Türk toplumunda 3 yeni mutasyon
APC gene analysis in familial adenomatosis polyposis: 3 new mutations in Turkish population
Ahmet Cevdet CEYLAN, gulay CEYLAN
doi: 10.5505/aot.2020.08931  Sayfalar 373 - 377
GİRİŞ ve AMAÇ: Kolorektal kanser (KRK), tüm dünyada en sık görülen üç kanser tipi arasındadır. KRK hastalarının %10’undan azı herediter KRK sendromlarını oluşturan germline mutasyonlar ile ilişkilidir. Bu hastalıkların başında adenomatöz poliple giden ailesel adenomatöz polipoziste (FAP) APC geni mutasyonları gelir. Çalışmamızda Türk toplumunda gözlenen APC mutasyonlarının tipini ve yapısını belirlemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimize FAP nedeniyle 24 hasta başvurdu. Bu hastalardan çalışma için periferik kan örneği alınıp, DNA izolasyonu yapıldı. Sekanslama işlemi Illumina MiSeq sisteminde yeni nesil dizileme yöntemi ile gerçekleştirildi. Veri analizleri QIAGEN Clinical Insight (QCITM) üzerinde gerçekleştirildi.
BULGULAR: 24 hastanın 6’sında (%25) patojenik mutasyon tespit edilirken, bir hastada iki farklı patojenik mutasyon (c.3183_3187delACAAA ve c.163C>T) tespit edildi. c.2309C>G(p.S770*) mutasyonu iki kardeşte tespit edildi. Bunlar dışında c.4393_4394delCC(p.S1465fs*3), c.4405_4406dupCA(p.Q1469fs*5), c.4312delA(p.T1438fs*35), c.3927_3931delAAAGA(p.E1309fs*4) mutasyonları tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: FAP’ın nedenlerinden olarak en sık APC genindeki mutasyonlar bildirilmiştir. Literatürde 2000’den fazla mutasyon yer almaktadır. Bizim çalışmamızda literatür ile uyumlu olarak %25 patojenik mutasyon saptandı. Bu mutasyonlardan 1. ekzondaki c.163C>T (p.Q55*) ile 16. Ekzondaki c.4312delA(p.T1438fs*35), c.4405_4406dupCA (p.Q1469fs*5), ilk defa bizim çalışmamızda bildirilmektedir. Yeni mutasyonların bildirilmesi ile genin özellikle 16. ekzon dışında 1. ve 14. ekzonlarının da önemli yer alabileceğini ve yeni mutasyonlarla genin yapısının daha iyi anlaşılabileceği görülmektedir.

INTRODUCTION: Colorectal cancer (CRC) is among the three most common types of cancer worldwide. Less than 10% of CRC patients are associated with germline mutations that form hereditary CRC syndromes. APC gene mutations in the familial adenomatous polyposis (FAP) leading to the adenomatous polyp are at the top of these diseases. In our study, we aimed to determine the type and structure of APC mutations observed in Turkish society.

METHODS: 24 patients applied to our clinic for FAP. Peripheral blood sample was collected from these patients and DNA isolated. Sequencing was performed with the new generation sequencing method in the Illumina MiSeq system. Data analyzes were performed on QIAGEN Clinical Insight (QCITM).

RESULTS: Pathogenic mutation was detected in 6 (25%) of 24 patients, while two different pathogenic mutations (c.3183_3187delACAAA and c.163C> T) were detected in one patient. The c.2309C> G (p.S770*) mutation was detected in two siblings. In addition, c.4393_4394delCC (p.S1465fs*3), c.4405_4406dupCA (p.Q1469fs*5), c.4312delA (p.T1438fs*35), c.3927_3931delAAAGA (p.E1309fs*4) mutations were detected.

DISCUSSION AND CONCLUSION: As the main causes of FAP, mutations in the APC gene have been reported most frequently. There are more than 2000 mutations in the literature. In our study, 25% pathogenic mutations were detected in accordance with the literature. Of these mutations, c.163C> T (p.Q55*) in exon 1 and c.4312delA (p.T1438fs*35) in exon 16, are reported for the first time. With the reporting of new mutations, it is seen that especially the 1st and 14th exons besides the 16th exon can take place and the structure of the gene can be better understood with new mutations.

2.
Akut Lösemi Hastalarında Mekanik Ventilasyon İhtiyacı: Sıklık, Risk Faktörleri ve Prognozu Etkileyen Faktörlerin Belirlenmesi
The Need for Respiratory Support in Acute Leukemia: Frequency, Risk Factors and Prognosis
Burak Bilgin, Yahya Buyukasik
doi: 10.5505/aot.2020.15010  Sayfalar 378 - 383
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut lösemiler kemik iliğinde blastik hücrelerin kontrolsüz çoğalması ile karekterize heterojen bir hastalık grubudur. Tedavi ve hastalık seyrinde yüksek mortalite ve morbidite görülebilir. Bu hasta grubunde solunum yetmezliği yüksek mortalite ile ilişkili bulunmuştur. Bu çalışmada akut lösemi hastalarında solunum destek ihtiyacı gelişim oranının, risk faktörlerinin ve prognostik faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2003–2014 yılları arasında takip edilen tüm akut lösemi hastaları çalışmaya retrospektif olarak dâhil edildi.Ekstrapulmoner nedenle solunum desteği ihtiyacı duyan hastalar risk faktörleri ve prognozun belirlenmesi ile ilgili istatistiksel analizlere dâhil edilmediler Hastaların demografik özellikleri, solunum destek ihtiyacı oranı ve nedenleri, solunum yetmezliği gelişimi için risk faktörleri ve prognozu etkileyen faktörler belirlendi. Solunum desteği gereken hastaların sağkalım analizleri yapıldı.
BULGULAR: Toplam 460 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm akut lösemi hastaları arasında %30,6 oranında solunum desteği verildiği saptandı. En sık neden pnömoni idi. Solunum yetmezliği gelişme riskini belirlemek için yapılan çok değişkenli analiz sonucunda yaş, ECOG performans skoru, antibiyotik profilaksisi almamak, nötropenik atak sırasında pulmoner infiltrasyon varlığı ve indüksiyon ya da reindüksiyon kemoterapileri bağımsız risk faktörleri olarak saptandı. Bağımsız risk faktörlerinin regresyon katsayılarına göre puanlama yapıldı ve 6 puan ve üzeri yüksek riskli olarak belirlendi. Hastaların 60 günlük total sağ kalım ihtimali % 5,5 olarak hesaplandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada akut lösemi hastalarında solunum desteği ihtiyacının oldukça sık olduğu ve yüksek mortalite ile seyrettiği belirlendi. Yüksek riskli hastaların saptanabilmesinin önemli klinik faydaları olabileceği için geliştirdiğimiz risk skorlaması uygun çalışmalarla valide edilerek klinik pratikte kullanılabilir.
INTRODUCTION: Acute leukemia is a group of heterogeneous diseases characterized by proliferation of blastic cells in bone marrow. and high mortality and morbidity are seen during the disease and treatment course. In these patients, respiratory failure are found that related to the high mortalities. In this study, we aimed to determine rate of respiratory support, prognostic factors and risk factors for acute leukemia.
METHODS: All acute leukemia patients followed in our center between 2003 and 2014 were included in this study, retrospectively. Extra-pulmonary causes (neurological causes, hemodynamic instability and cardiopulmonary arrest) which were excluded from the statistical calculations for risk analysis and prognosis. Demographic characteristics of patients, respiratory support rate and etiologies, risk factors for respiratory failure and prognostic factors were determined and overall survival of patients who needed respiratory support was determined..
RESULTS: Totally, 460 patients included to the study. The rate of respiratory support was 30.6% (139/460) and pneumonia was the most common cause of respiratory failure. In multivariate analysis, age, ECOG performance status, febrile neutropenia prophylaxis, pulmonary infiltration during neutropenia episode and induction or reinduction chemoterapies were determined as independent risk factors for respiratory failure in acute leukemia. A statistical model for risk prediction was developed based on regression coefficient of independent risk factors, and 6 points and more were considered as high risk. The 60-days overall survival of patients who needed mechanical ventilation was 5.5%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, we found that the need for respiratory support during acute leukemia treatment was quite frequent. As determination of high risk patients may provide important clinical benefits, validation of our risk scoring system by appropriately designed studies has utmost importance.

3.
Siklofosfamid Kaynaklı Karaciğer Hasarına Karşı Arı Sütünün Koruyucu Etkisi
Protective Effects of Royal Jelly against Cyclophosphamide-Induced Liver Damage
Ebru Annaç, ALİ TEKÇE, Ömer Korkmaz, Mehmet Bülbül, Mustafa Demirci
doi: 10.5505/aot.2020.26817  Sayfalar 384 - 390
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, arı sütünün Siklofosfamid (CP) ile indüklenmiş Karaciğer hasarının yol açtığı histopatolojik değişiklikler üzerinde koruyucu etkileri değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada 32 Wistar albino cinsi sıçan rastgele 4 gruba ayrıldı: Kontrol (0.5 cc serum fizyolojik 16 gün boyunca oral yolla verildi), Arı Sütü Grubu (100 mg / kg arı sütü 16 gün boyunca oral yolla verildi), CP grubu (100 mg / kg intraperitoneal (tek doz) CP enjekte edildi), CP+Arı sütü grubu (100 mg / kg intraperitoneal CP enjekte edildi ve ayrıca 16 gün boyunca 100 mg / kg arı sütü oral yolla verildi). Deneysel çalışma tamamlandıktan sonra, her bir hayvandan karaciğer dokuları çıkarıldı ve % 10 formaldehit içerisinde fikse edildi. Ardından karaciğer dokuları histopatolojik olarak incelendi.
BULGULAR: Kontrol ve Arı sütü ile muamele edilen gruplardaki karaciğer dokusunun morfolojik olarak normal bir histolojik yapıya sahip olduğu gözlendi. Ancak, CP uygulanan grupta hepatositlerde dejenerasyon, sinüzoidal dilatasyon ve inflamasyon gibi toksik etkiler saptandı. CP ile birlikte Arı sütü uygulanan grupta arı sütünün antioksidan özelliği sayesinde karaciğer dokusunda CP kaynaklı yapısal değişiklikleri onardığı ve toksik etkiye karşı koruduğu tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Arı sütü, CP’nin neden olduğu hepatotoksisiteye karşı koruyucu bir doğal ürün olabilir.
INTRODUCTION: The aim of the present study to evaluate the protective effects of Royal Jelly on the changes caused by Cyclophosphamide (CP)- induced liver damage.
METHODS: 32 Wistar albino rats were divided randomly into 4 groups: Control (0.5 cc saline was given orally for 16 days), Royal Jelly group (100 mg / kg Royal Jelly was given orally for 16 days) CP group (100 mg / kg intraperitoneal (singledose) CP was injected), CP+Royal Jelly group (100 mg / kg intraperitoneal CP was injected and also 100 mg / kg Royal Jelly was given orally for 16 days). After the experimental study was completed, liver tissues were removed from each animal and fixed in 10% formaldehyde. And then liver tissues were examined histopathologically.
RESULTS: The liver tissue of the Control with the Royal Jelly treated groups had normal histological structures. However, toxic effects were observed such as degeneration of hepatocytes, sinusoidal dilatation and inflammation in the cyclophosphamide applied group. In the CP with Royal Jelly applied groups, Royal Jelly restored the CP-induced structural alterations in the liver tissue by the way of its antioxidant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Royal Jelly may be a potential preventive natural product against the hepatic toxicity associated with CP therapy.

4.
Yaşlı Akut Myeloid Lösemi Hastalarında Azasitidin-Etoposid-Sitozin Arabinozid Kombinasyon Terapisi
Azacitidine-Etoposide-Cytosine Arabinoside Combination Therapy In Older Acute Myeloid Leukemias
Senem Maral, MURAT ALBAYRAK, çiğdem pala, Abdulkerim YILDIZ, Hacer Berna Afacan Öztürk, Pınar Cömert, osman şahin, Birgül Öneç
doi: 10.5505/aot.2020.27576  Sayfalar 391 - 395
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut myeloid lösemi(AML) yaşlı populasyonda sıklığı artan hematolojik malignitedir. Düşkün ve yaşlı hastalarda düşük yoğunluktaki tedaviler ve destek tedavisi uygun seçenekler olarak öngörülmektedir. On yıllarda hipometile edici ajanların kullanımı ile tedavi alanında olumlu gelişmeler yaşanmıştır. Çalışmamızın amacı merkezimizde ileri yaş AML hastalarımızda tedavi protokolu olarak uyguladığımız etoposit ve sitozin arabinozid(AraC) ile güçlendirilmiş azasitidin(AZA) kombinasyon rejiminin etkinliğini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Takip ettiğimiz ileri yaşta ve performans durumu nedeni ile yoğun tedaviler için uygun olmayan yeni tanı AML hastaları retrospektif olarak incelenmiştir. Yaş, performans durumu, komorbidite açısından benzer iki grup oluşturulmuş, bir grup (n: 32) AZA-etoposit-AraC kombinasyonu ile tedavi edilirken, diğer grup (n: 32) düşük doz sitozin arabinozid ve/veya hydroksiüre ile tedavi edilmiştir. Gruplar kendi aralarında hematolojik parametreler, takip süresi, yanıt durumu ve sağ kalım açısından karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Azasitidin kombinasyonu ile tedavi edilen sekiz hastada tam yanıt veya enaz parsiyel yanıt elde edilmiştir (p: 0.011). 30 günlük mortalite düşük yoğunluklu tedavi kolunda anlamlı olarak yüksek saptanırken, toplam sağ kalım açısından her iki grupta farklılık saptanmamıştır (sırasıyla p: 0.005 and p: 0.092)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yoğun tedavileri alamayan, ileri yaş ve düşkün hastalar tedavi edilme açısından cesaretlendirilmelidir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde, hipometile edici ilaçlarla pahalı ve ulaşılması zor moleküllerin kombinasyonlarının yanısıra ucuz ve erişimi kolay moleküllerin kombinasyonlarına ihtiyaç vardır. Yanıt avantajı sağlayan azasitidin-etoposit-sitozin arabinozid kombinasyon tedavisini seçili hastalarda uygulanmasını öneriyoruz.
INTRODUCTION: Acute myeloid leukemia (AML) is a hematological malignancy that affects the older population. Low intensive therapies and the best supportive care are considered better options for frail and older patients. In last decades treatment approaches have been hopefull with the hypomethylating agents for this population. The aim of this study is to investigate the efficacy of combination therapy including azacytidine (AZA), etopocide and cytosine arabinoside(Ara-C), which is used as standard care for unfit and older AML cases in our hematology department.
METHODS: Retrospectively, we analyzed our newly-diagnosed older AML patients who were ineligible for intensive regimens due to unfit performance status. Groups with similar age, ECOG performance status and comorbidity were compared in terms of hematological parameters, follow-up, response status and survival. While 32 patients were treated with a combined hypomethylating agent protocol, other patients (n: 32) received low intense therapy including low dose Ara-C and/or daily hydroxyurea (HU).
RESULTS: Eight patients who treated with combined protocol achieved complet remission and parsial remission least. (p: 0.011) While 30 day-mortality was found significantly higher in patients treated with the low intense therapy than AZA combined protocol, overall survival was found similar (resp. p: 0.005 and p: 0.092).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Treatment should be encouraged for older AML patients who are not eligible for intensive therapy due to comorbidities and poor performance. While combinations of HMA with new investigational therapies are promising strategies, there is a need for the investigation of new combinations of HMA with easily accessible agents for developing countries where expensive new agents are not available. With the survival and response advantage, AZA-etopocide-AraC combination therapy can be a treatment option for selected patients.

5.
Prostat kanserinde iğne biyopsi ve radikal prostatektomi örnekleri arasındaki uyum
Concordance between needle biopsy and radical prostatectomy specimens in prostatic carcinoma
Cevahir Özer, bermal hasbay
doi: 10.5505/aot.2020.36459  Sayfalar 396 - 401
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada prostat kanseri nedeniyle radikal prostatektomi uyguladığımız hastalarımızda iğne biyopsisi örnekleri ile radikal prostatektomi örnekleri arasındaki uyumu değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif çalışmada, Kasım 2010 – Mayıs 2020 tarihleri arasında prostat kanseri nedeniyle radikal prostatektomi yapılan 167 erkek hasta değerlendirildi. Patolojik tanıları merkezimizde yapılan iğne biyopsisi ile konulan ve radikal prostatektomi öncesi prostat kanserine yönelik herhangi bir tedavi almamış hastalar çalışmaya dahil edildi. İğne biyopsileri dış merkezde yapılan 92 hasta, patolojik tanıları transüretral rezeksiyon materyali ile konulan 2 hasta ve radikal prostatektomi öncesinde hormonoterapi alan 1 hasta ile radyoterapi alan 1 hasta çalışma dışı bırakıldı.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen toplam 71 hastanın yaş ortalaması 62.3 ± 6.0 (aralık, 46 – 75) yıl, tanı öncesi ortalama PSA düzeyi ise 10.0 ± 7.6 (aralık, 3.2 – 48.1) ng/mL idi. 31 (%43.7) hastada parmakla rektal muayenede şüpheli bulgu mevcuttu.
İğne biyopsisi örnekleri ile radikal prostatektomi örnekleri arasındaki Gleason skoru, prognostik grup ve tümör lateralitesi açısından uyum sırasıyla %66.2, %59.2 ve %74.6 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Prostat kanseri tanısı konulan hastalarda iğne biyopsisi örneklerinin patolojik değerlendirmesi tedavi yöntemlerinin belirlenmesinde kritik role sahiptir. Bununla birlikte, iğne biyopsisi örneklerinin prostat patolojisini yüksek bir uyumla öngörmediği akılda tutulmalıdır.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to evaluate the concordance between needle biopsy samples and radical prostatectomy samples in our patients who underwent radical prostatectomy for prostate cancer.
METHODS: In this retrospective study, 167 male patients who underwent radical prostatectomy for prostate cancer between November 2010 and May 2020 were evaluated. Patients whose pathological diagnoses were made by needle biopsy at our center and who did not receive any treatment for prostate cancer before radical prostatectomy were included in the study. 92 patients whose needle biopsies were performed in a different center, 2 patients whose pathological diagnosis was made with transurethral resection material, 1 patient who received hormonotherapy before radical prostatectomy and 1 patient who received radiotherapy were excluded.
RESULTS: The mean age of 71 patients included in the study was 62.3 ± 6.0 (range, 46 - 75) years, and the mean PSA level before diagnosis was 10.0 ± 7.6 (range, 3.2 - 48.1) ng / mL. Suspicious findings were found on digital rectal examination in 31 (43.7%) patients.
The concordance between needle biopsy samples and radical prostatectomy samples was 66.2%, 59.2% and 74.6%, respectively, in terms of Gleason score, prognostic group and tumor laterality.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pathological evaluation of needle biopsy samples has a critical role in determining the treatment methods in patients diagnosed with prostate cancer. However, it should be borne in mind that needle biopsy specimens do not predict prostate pathology with high concordance.

6.
Epitelyal over kanserli hastalarda inflamatuar indekslerin klinik önemi
Clinical significance of inflammatory indexes in patients with epithelial ovarian cancer
Ali Yılmaz, Salim Başol Tekin, Mehmet Bilici, Hatice Yılmaz
doi: 10.5505/aot.2020.38981  Sayfalar 402 - 409
GİRİŞ ve AMAÇ: Sistemik inflamasyon ve immün yanıt kanser prognozu ile yakından ilişkilidir. Sistemik immün-inflamasyon indeks (SII), prognostik nutrisyonel indeks (PNI) ve C-reaktif protein / albümin oranının (CAO) çeşitli kanserlerde prognostik olduğu bilinmektedir. Bununla birlikte, epitelyal over kanseri (EOK) vakalarında, inflamatuar indeksler hakkında çok az bilgi vardır. Bu nedenle biz bu çalışmada EOK hastalarında SII, PNI ve CAO gibi inflamasyon temelli indekslerin prognostik önemini araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: EOK’lu 273 hasta retrospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Klinik değişkenlerle progresyonsuz yaşam süresi (PYS) ve genel sağkalım (GS) arasındaki ilişki Kaplan – Meier yöntemi ile analiz edildi. En iyi sınır değerler ROC eğrisi analizi kullanılarak belirlendi. SII, PNI ve CAO sırasıyla 1559, 42.1 ve 3.11 kesme noktalarına göre sınıflandırıldı. GS için değişkenlerin prognostik önemi Cox regresyon modeli ile belirlendi.
BULGULAR: EOK hastalarında düşük SII (<1559), yüksek PNI (≥42.1) ve düşük CAO (<3.11) daha uzun PYS ve GS süreleri ile ilişkili bulundu. Tek değişkenli analizde yaş, menopoz durumu, ECOG skoru, epitelyal alt tip, evre, SII, PNI ve CAO’nun GS ile anlamlı ilişkisi vardı. Çok değişkenli analizde evre, SII ve PNI, GS için bağımsız prognostik faktörler olarak bulundu (p <0.001, p <0.024, p <0.006, sırasıyla).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tedavi öncesi SII ve PNI, EOK hastalarında GS’yi predikte etmek için kullanılabilecek prognostik biyobelirteçlerdir.
INTRODUCTION: Systemic inflammation and immune response are closely related to cancer prognosis. Systemic immune-inflammation index (SII), prognostic nutritional index (PNI) and C-reactive protein/albumin ratio (CAR) are known to be prognostic in various cancer. However, in epithelial ovarian cancer (EOC) cases, there is little information about inflammatory indexes. Therefore, we investigated the prognostic importance of inflammation-based indexes such as SII, PNI and CAR in EOC patients.
METHODS: Two hundred and seventy three patients with EOC were included in this study retrospectively. Relationship between clinical variables with progression-free survival (PFS) and overall survival (OS) were analyzed via Kaplan–Meier method. The best cut-off points were determined using a receiver operating characteristic (ROC) curve analysis. SII, PNI, and CAR were classified based on cutoff points 1559, 42.1 and 3.11, respectively. Prognostic importance of the variables for OS was determined with the Cox regression model.
RESULTS: Low SII (<1559), high PNI (≥42.1) and low CAR (<3.11), were found to be associated with longer PFS and OS times in patients with EOC. In univariate analysis, age, menopausal status, Eastern Cooperative Oncology Group (ECOG) score, epithelial subtype, stage, SII, PNI and CAR were significantly associated with OS. In multivariate analysis stage, SII and PNI were found to be independent prognostic factors for OS (p <0.001, p <0.024, p<0.006, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pre-treatment SII and PNI are prognostic biomarkers that can be used to predict OS in patients with EOC.

7.
Solid Tümörlü Hastalarda Böbrek Yetmezliği Nedenleri
The Etiology of Acute Kidney Injury in Patient with Solid Tumor
İbrahim YILDIRIM, ESRA DURMUŞOĞLU
doi: 10.5505/aot.2020.42275  Sayfalar 410 - 414
GİRİŞ ve AMAÇ: Kanserli hastalarda tümörün kendisine ait ve tedavi ilişkili böbrek yetmezliği gelişebilmektedir. Onkolojik hasta popülasyonunda güncel sınıflama kriterleri ile akut böbrek yetmezliği epidemiyolojine ilişkin düzenli ve sistematik bilgilere ihtiyaç vardır. Bu çalışma kanser hastalarında gelişen böbrek yetmezliklerini etiyolojilerine göre sınıflamak ve risk gruplarını belirlemek için planlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya onkoloji servisine herhangi bir nedenle yatmış ve böbrek yetmezliği tespit edilmiş 100 hasta dahil edildi. Hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. Böbrek yetmezliği varlığı RIFLE-AKIN kriterlerine göre belirlendi ve hastalar prerenal, renal ve postrenal böbrek yetmezliği gruplarına ayrıldı. Eşik eden hastalıklar ve böbrek yetmezliğinin spesifik nedenleri bu üç grup baz alınarak chi square istatistiksel yöntemi ile karşılaştırıldı
BULGULAR: Solid tümörlü hastalarda en sık böbrek yetmezliği tipi prerenal nedenlere bağlıydı (%55). Prerenal böbrek yetmezliğinde en sık spesifik neden oral alım azlığı ve gastrointestinal kayıptı. Prerenal, renal ve postrenal böbrek yetmezlik grupları arasında yaş ortalamaları (p=0.256), cins (p=0.259), diyabetes mellitus (p=0.739), hipertansiyon (p=0.789) sigara içim (p=0.945) ve kemoterapötik ajan kullanıp kullanmama (p=0.339) sıklığı açısından önemli bir farklılık tespit edilmedi. Bu popülasyonda iskemik akut tubüler nekroz sıklığında bariz bir artış gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kanserli hastalarda böbrek yetmezliği gelişim nedenleri farklılık gösterebilir. Onkolojik hasta popülasyonunda bu nedenlerin iyi dökümente edilmesi, kanserli hastaların sağkalım sürelerini uzatabilir. Gelişmekte olan ülkelerdeki kanserli tüm hastalarda, böbrek yetmezliği etiyolojisini güncel bilgilerle değerlendirecek çok merkezli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: The aim of this study is to evaluate the etiology of renal failure in patients with solid tumor.
METHODS: The study was included 100 patients with acute renal failure. These patients were selected among hospitalized patients with solid tumor in Dr. Abdurrahman Yurtaslan Ankara Oncology Education and Research Hospital. The data of these patients were analyzed retrospectively. The presence of acute kidney injury was determined according to RIFLE-AKIN criteria. The patients were retrospectively classified into the following 3 groups: Prerenal, renal and postrenal acute kidney injury (AKI) groups. In these groups, specific causes of renal failure and comorbidities such as diabetes, coronary arteria disease etc. were compared using the chi square statistical analyze.
RESULTS: The most common type of renal failure in patients with solid tumor was prerenal acute kidney injury (%55). The most common specific cause in all groups with prerenal AKI was inadequate oral intake and gastrointestinal loss. No significant difference was detected in terms of the average age (p=0.256) and in terms of frequency of sex, diabetes mellitus, hypertension, smoking, whether chemotherapeutic agents in three groups (p=0.259, p=0.739, p=0.789, p=0.945, p=0.339). There was a marked increase in the frequency of ischemic acute tubular necrosis in the study population.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The causes of acute renal failure may differ from actuarial estimates in patients with cancer. Complete documentation of these causes in this population with tumor may increase surveys of these patients. In developing countries, multicenter prospective trials are needed to evaluate the etiology of all renal failure in this population.

8.
Endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografi işlemlerinin değerlendirilmesi: Retrospektif bir çalışma
Evaluation of endoscopic retrograde cholangiopancreatography procedures: A retrospective study
Onur Can Kılınç, Nihat Okçu
doi: 10.5505/aot.2020.67944  Sayfalar 415 - 421
GİRİŞ ve AMAÇ: Endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografi (ERCP) pankreatikobiliyer hastalıkların tanı ve tedavisinde önemli bir yöntemdir. Bu çalışmada ERCP sonuçlarının, işlem sırasında yapılan müdahalelerin, işlem sonrası gelişen komplikasyonların ve ERCP sırasında yapılan müdahaleler ile komplikasyonlar arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 574 hastaya yapılan 774 ERCP işlemi dahil edilmiş ve vakalar retrospektif olarak incelenmiştir.
BULGULAR: Endoskopik kanülizasyon %88,4 vakada başarılıydı. İşlem sonrası en çok rapor edilen sonuçlar sırasıyla koledokolitiyazis (%39,5), koledokta darlık (%22) ve mikrolitiyazis (%20,9) idi. İşlem sonrası klinik olarak anlamlı komplikasyon görülme oranı toplamda %14,8 idi. Pankreatit %9,8, klinik olarak anlamlı kanama %4, kardiyopulmoner komplikasyonlar ise %1,9 oranında görüldü. Mortalite oranı %0,9 olarak bulundu. Başarısız kanülizasyon sonucuna sahip vakalarda daha sık ön kesi yapıldığı tespit edildi (p=0,000). Ön kesi yapılan vakalarda kanama ve pankreatit komplikasyonları daha sık tespit edildi (p=0,009; p=0,007). Pankreatik stent uygulanan vakalarda pankreatit komplikasyonu daha sık tespit edildi (p=0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Post-ERCP pankreatit ve kanama riskini azaltmak adına ön kesi işlemlinden mümkün oldukça kaçınılması; başarısız kanülizasyon halinde papillayı daha fazla travmatize etmek yerine işlemin sonraki bir seansa ertelenmesi; PEP riskini azaltmak amacı ile pankreatik stent takılması işleminin ise sadece bu konuda çok deneyimli merkezlerce gerçekleştirilmesi uygun olacaktır.
INTRODUCTION: Endoscopic retrograde cholangiopancreatography (ERCP) is an important procedure in diagnosis and treatment of pancreaticobiliary diseases. In this study we aimed to evaluate outcomes, procedural interventions, complications and relations between procedural interventions and complications of ERCP procedures.
METHODS: A total of 774 ERCP procedures performed on 574 patients were included and investigated retrospectively in this study.
RESULTS: Endoscopic cannulation was successful in 88.4% of the cases. The most reported outcomes were choledocholithiasis (39.5%), stenosis in the common bile duct (22%) and microlithiasis (20.9%). The incidence of clinically significant procedure related complications was 14.8% in total. Pancreatitis was observed in 9.8% of the cases, clinically significant bleeding was observed in 4% of the cases, and cardiopulmonary complications were observed in 1.9% of the cases. The mortality rate was found to be 0.9%. Pre-cut sphincterotomy technique was found to be more frequently applied in failed cannulation cases (p=0.000). Post-ERCP bleeding and pancreatitis were observed more frequently in cases which pre-cut sphincterotomy technique was applied (p=0.009; p=0.007). Post-ERCP pancreatitis was found to be more frequent in cases which pancreatic stent implantation was performed (p=0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It would be appropriate to avoid pre-cut sphincterotomy as much as possible in order to reduce the risk of post-ERCP pancreatitis and bleeding; to postpone the procedure to a latter session in case of failed cannulation instead of traumatizing the papilla further; and prophylactic pancreatic stenting should only be performed in highly experienced centers.

9.
İleri Evre Küçük Hücre Dışı Akciğer Kanserlerinde Antioksidan Kapasitenin Değerlendirilmesi
Evaluation of Antioxidant Capacity in Advanced Non-Small Cell Lung Cancer
Mutlu Hızal, Mehmet Ali Sendur, Burak Bilgin, Gözde Kart Bayram, Doğan Bayram, Muhammed Bulent Akıncı, Didem Sener Dede, Salim Neselioglu, Ozcan Erel, Bülent Yalcin
doi: 10.5505/aot.2020.35582  Sayfalar 422 - 428
GİRİŞ ve AMAÇ: Akciğer kanseri, 2018 yılı verilerine göre tüm dünyada iki milyonun üstünde yeni vakayla en sık görülen kanser tipidir ve kansere bağlı ölümlerin %18,4’ünü oluşturur. Oksidatif stres, karsinogenezin tüm basamaklarında rol oynayabilir. Bu çalışmada, KHDAK hastalarında tanı anında antioksidan kapasitenin bir göstergesi sayılabilecek tiyol-disülfit dengesinin değerlendirilmesi ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yeni tanı ileri evre KHDAK olan 43 hasta ve hasta grubuyla yaş ve cinsiyet açısından uyumlu 50 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. Hastaların tiyol-disülfit homeostaz analizi için gerekli olan kan örnekleri tanı anında elde edildi. Hasta ve kontrol grubunun serum tiyol ve disülfit örnekleri otomatik spektrofotometrik metod ile ölçüldü. Hastaların klinik, radyolojik ve laboratuvar özellikleri kaydedildi.
BULGULAR: Doğal tiyol ve toplam tiyol değerlerinin hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı şekilde düşük olduğu gösterildi (p<0,001). Disülfit düzeyleri ve antioksidan kapasite göstergelerinden disülfit / doğal tiyol oranı açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Ortanca genel sağkalım 9,1 ay (1,2 - 37,9 ay) olarak tespit edildi. Tiyol ve disülfit değerlerinin sağkalım üzerine etkisi saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Non-enzimatik antioksidan bileşiklerin başında gelen tiyol bileşiklerinin hasta grubundaki düşük seviyeleri KHDAK patogenezinde üretimi artan ROS’nin eliminasyonu için gösterilen artmış kullanıma bağlı olabilir. Süreç içerisinde miktarı azalan antioksidan tiyol bileşikleri aynı zamanda ROS artışının hem nedeni hem sonucu olabilir. Disülfit değerlerinin artmaması artmış hücre döngüsüyle ilişkilendirilebilir.
INTRODUCTION: According to 2018 data, lung cancer is the most common cancer type with more than two million new cases worldwide and responsible for 18.4% of cancer-related deaths. Oxidative stress have a major role in every steps of carcinogenesis. In this study, we aimed to evaluate the thiol-disulfide balance, which can be considered as an indicator of antioxidant capacity, in NSCLC patients and to compare it with healthy controls.
METHODS: 43 patients with advanced NSCLC and 50 healthy controls enrolled to study. Blood samples for the analysis of thiol-disulfide homeostasis were obtained at the time of diagnosis in patient group. Serum thiol and disulfide samples of the patient and control groups were measured by automatic spectrophotometric method. Clinical, radiological and laboratory features of the patients were recorded.
RESULTS: Natural thiol and total thiol levels were significantly lower in the patient group compared to the control group (p<0.001). There was no significant difference between the groups in terms of disulfide levels and disulfide / natural thiol ratio which was an indicator of antioxidant capacity. Median overall survival was determined to be 9.1 months (1.2 - 37.9 months). Thiol and disulfide levels had not an effect on survival, significantly.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Lower thiol level in patient group might be due to the increased usage for the elimination of ROS which contributes NSCLC pathogenesis. The amount of antioxidant thiol compounds that decrease in the process could be both the cause and the result of the ROS increase. The reason for disulfide values not increasing may be related to increased cell cycle.

10.
Kanser Hastalarında Periferal Nöropati, Günlük Yaşam Aktiviteleri ve Yaşam Kalitesinin İncelenmesi
The Evaluation of Peripheral Neuropathy, Daily Life Activities and Quality of Life in Cancer Patients
Gülsüm Sacid, Fatma Arikan
doi: 10.5505/aot.2020.48992  Sayfalar 429 - 440
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, kemoterapi uygulanan hastalarda, kemoterapiye bağlı periferal nöropati, günlük yaşam aktivitesi ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı tipteki bu araştırmanın örneklemini Mart 2016- Ağustos 2016 tarihlerinde kemoterapi uygulanan 196 kanser hastası oluşturmuştur. Araştırmanın verilerinin toplanmasında, Hasta Tanıtım Formu, Katz Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçeği, Enstrümantal Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçeği, EORTC QLQ-30 ve EORTC QLQ – CIPN20 ölçeği kullanılmıştır
BULGULAR: Hastaların %62,2’si 46-65 yaş arasında,%50,5’i kadın, % 83’ü evli, %67,2’si ilköğretim mezunudur. Hastaların günlük yaşam aktivitelerinden yıkanma ve giyinmede kısmen bağımlılık düzeyleri yüksektir. Enstrümantal günlük yaşam aktivitelerinden çamaşır yıkama, ev işi yapmada bağımlılık düzeyleri yüksektir. Tanı süresi ve kemoterapi kür sayının duyu, motor ve otonomik semptomlarda farklılık oluşturduğu belirlendi (p<0.05). Kemoterapiye bağlı periferal nöropati ölçeği ile yaşam kalitesi ölçeğinin genel sağlık alt boyutu ile fonksiyonel sağlık durumu arasında negatif, semptom skoru arasında ise pozitif kolerasyon saptanmıştır (p<0.01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Periferal nöropati kanser hastalarının günlük ve enstrümental yaşam aktivitelerinde otonomi kaybına neden olduğu; duyu, otonomik ve motor fonksiyonlarını sınırladığı ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediği belirlenmiştir. Kanser hastalarında kemoterapiye bağlı nöropatinin günlük yaşam aktivitelerine etkisinin düzenli takip edilmesi, önleyici ve rehabilite edici girişimlerin planlaması önerilir
INTRODUCTION: Aim of the study was conducted to assesing the relationship between chemotherapy-induced peripheral neuropathy, daily life activity and quality of life in chemotherapy-treated patients.
METHODS: The sample of this descriptive study consisted of 196 cancer patients who underwent chemotherapy in the Medical Oncology Polyclinic Unit of the Akdeniz University between March 2016 to August 2016 and met the criteria for inclusion in the study. Participant Informed Consent Form, Patient Presentation Form, Katz Daily Activities Activity Scale, Instrumental Daily Activities Activity Scale, EORTC QLQ-30 and EORTC QLQ-CIPN20 scale were used to collect the data of the study.
RESULTS: 62.2% of the patients are between the ages of 46-65, 50.5% are women, 83% are married and 67.2% are primary school graduates. Partly the level of dependence on washing and dressing is higher than the daily activities of the patients. The degree of dependence of the instrumental daily life activities on washing and running errands is high (p<0.05). Sensory, motor and autonomic point averages were also found significantly higher in patients with increasing diagnosis duration and number of cures (p<0.05). Chemotherapy-induced peripheral neuropathy scale mean score and life quality scale subscale were negative between general health subscale and functional health status; Positive colaration was found between the symptom score. (p<0.01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It has been determined that peripheral neuropathy caused by chemotherapy leads to loss of autonomy in daily and instrumental life activities of patients; limits sense, autonomic, motor functions and negatively affects quality of life. It is recommended to regularly monitor the effects of chemotherapy-induced neuropathy on daily life activities in cancer patients and to plan preventive and rehabilitative interventions.

11.
Kanser Hastalarında Sars-Cov-2 enfeksiyonun değerlendirilmesi: Tek merkez deneyimi
Evaluatıon Of Sars-Cov-2 Infectıon In Cancer Patıents: Sıngle-Center Experıence From Turkey
Aysegul Ilhan Güleşen, Serdar Karakaya, İbrahim Karadağ, Sabahat Ceken, Berna Oksuzoglu
doi: 10.5505/aot.2020.79664  Sayfalar 441 - 447
GİRİŞ ve AMAÇ: COVID-19 krizi sürecinde kanserli hastalarının bakımı ile ilgili önemli sorunlar bulunmaktadır. Bu hasta grubunun hem kanser tedavilerinin gecikmesi ile karşılaşılabilecek önemli mortalite riski hem de kemoterapi, radyoterapi, immünoterapi gibi antikanser tedavilerine bağlı gelişebilecek immünsüpresif durumları nedeniyle olası SARS-Cov-2 enfeksiyonu sırasında kötü prognoz ve mortalite riski bulunmaktadır. Bu nedenle pandemi dönemlerinde kanser hastalarının tedavilerinin devam etmesi ve enfeksiyon riskinin en aza indirilmesi için önemli tedbirler alınması gerekmektedir. Biz de tüm bu sorunlara cevap bulmak amacıyla hastanemiz acil servis, pandemi polikliniği, medikal onkoloji polikliniklerine COVID-19 bulguları ile başvurmuş solid malignite tanılı hastalarımızı retrospektif olarak taramayı amaçladık
YÖNTEM ve GEREÇLER: 11 Mart 2020 - 11 Mayıs 2020 tarihleri arasında Ankara Dr. A. Yurtaslan Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi medikal onkoloji polikliniği, acil servis ve pandemi polikliniğine COVID-19 hastalığı semptom ve/veya bulguları ile başvuran ve daha önce solid organ malignitesi tanısı olan, tıbbı onkoloji kliniğimizde takipli 76 hasta retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Başvuruda en sık görülen semptomlar;kuru öksürük (33, %43.4), ateş (23, % 30.3), yorgunluk (23, %30.3) ve dispne (23, %30.3) idi. Otuz dokuz vakaya (%51.3) COVID-19 rRT-PCR testi yapıldı.Dört hastanın (%5.2), COVID-19 rRT- PCR testi pozitif sonuçlandı.Bu sayı, aynı dönemde polikliniğimize başvuran yaklaşık altı bin kanser tanılı hastalarımızın % 0.06 ‘sını oluşturuyordu. rRT-PCR testi pozitif hastalar; evre 2 meme ca, 2. basamak kemoterapi alan mesane ca ve kemonaif evre 4 mide ca olup yoğun bakıma ünitesine yatışları gerekmedi ve iyileşmiş olarak taburcu oldukları öğrenildi
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımız, mevcut pandemide kanser hastalarının daha kötü seyrini ve mortalitesini desteklememektedir. Bu durumun hastanemizin, onkoloji ağırlıklı hizmete devam edilmesi nedeniyle nisbeten korunaklı olup aktif covid hastasının takip edilmemesinin
yanısıra çalışma sistemimizde yaptığımız önemli değişikliklerden dolayı (triyaj, polikliniklerde yer değişikliği yaparak sosyal mesafe korunması, maske takılması, remisyondaki kontrol hastaları, kemoterapi öncesi semptom sorgulama ve danışma için kullanılan teletıp uygulamaları gibi) kanser hastalarının hastaneye geliş sıklıklarını azaltarak, COVID-19 enfeksiyon riskini azalttığımızı düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Oncologists from all over the world have important problems about the follow up and treatment of cancer patients during the COVID-19 crisis.Cancer patients have a poor risk of prognosis during SARS-Cov-2 infection due to both the significant risk of mortality that can be encountered with delayed cancer treatments and immunosuppressive conditions.We aimed to evaluate solid cancer patients with COVID-19 findings retrospectively to find an answer about the management of these patients during outbreak.
METHODS: Between March 11,2020 and May 11,2020,76 patients who had solid organ malignancy were admitted to the Ankara Dr. A. Yurtaslan Oncology Training and Research Hospital with symptoms suggestive of COVID-19 infection were examined retrospectively.
RESULTS: The most common symptoms at admission were: dry cough, fever.COVID-19 RT-qPCR test was performed in 39 cases.The COVID-19 RT-qPCR test results were positive in four patients.This number constituted 0.06% of 6000 cancer-diagnosed patients admitted to our outpatient clinic.Among the patients who were positive for COVID-19 with RT-qPCR, one patient had stage2 breast carcinoma and was not actively receiving chemotherapy, another had newly-diagnosed stage 4 gastric carcinoma and was treatment-naïve, another was receiving radiotherapy and capecitabine for locally advanced rectal cancer, and the final patient had stage4 bladder cancer and was receiving second-line chemotherapy.Of these four patients, only one patient needed intensive care, while the other three recovered with intensive care-free medical treatment.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our findings do not support previous studies that have resulted in worse prognosis and mortality in cancer patients in the current pandemic.Our tertiary center based on oncology might provided the protection of COVID-19 infection due to non-followed COVID-19 positive patients.In addition, changes in our working system as; triage, displacement in polyclinics, communication by telemedicine with patients in remission, symptom questioning and consultation before chemotherapy, supply less frequency of routine hospital visits of cancer patients resulted reduced the risk of COVID-19 infection.

12.
Glioblastome Multiforme'de 12 Kür Temozolomid Tedavisi 6 Kür Tedaviye Üstün Değildir
12-Cycle of Temozolomide Treatment is not Superior To 6-Cycle of Treatment in Glioblastoma Multiforme
Ibrahim Karadag, serdar karakaya, öztürk ateş, berna oksuzoglu
doi: 10.5505/aot.2020.99815  Sayfalar 448 - 457
GİRİŞ ve AMAÇ: Grade IV gliom olan glioblastoma multiforme (GBM), yetişkinlerde en sık görülen primer beyin tümörüdür. Biyopsi veya rezeksiyonu takiben, radyoterapi (RT) eş zamanlı ve adjuvan temozolomid (TMZ) kullanımı (6 kür), yeni teşhis edilmiş GBM vakaları için standart tedavi haline gelmiştir. Orijinal tedavi rejimi 6 kür TEMODAL kullanımını içermesine rağmen, bazı merkezler daha iyi sonuç elde etme umuduyla progrese olmayan hastalarda 12 veya daha fazla kür tedavi uygulamaktadır. Butedavi yaklaşımı tartışmalıdır. Çalışmamızın temel amacı, hastalıksız sağkalım (DFS) ve genel sağ kalım (OS) açısından standart kombine tedavi yaklaşımı ile tedavi edilen hastalarda TEMODAL tedavisinin uzatılmasının (6 aydan 12 aya kadar) yararlı olup olmadığını belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2012-2019 yılları arasında retrospektif olarak 180 GBM hastasını analiz ettik ve çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 100 hastayı dahil ettik.
BULGULAR: 100 GBM hastası geriye dönük olarak incelendi. Medyan OS 21 (18.47-23.52) ay iken, 6 kür TMZ alanlarda 24 (18.21-29.78) ay, 12 kür TMZ alan grupta 22 (18.50-25.49) ay ve adjuvan tedaviyi tamamlayamayanlarda 10 aydı. 6 ve 12 kür TMZ tedavisi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p = 0.55). Adjuvan tedaviyi tamamlayamayan hastalar daha düşük sağ kalıma sahipti ve bu grup, 6 ve 12 kür TMZ alan hastalara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir OS farkına sahipti (sırasıyla p = 0.04 ve p = 0.024).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız, GBM hastalarında adjuvan TMZ tedavisinin uzatılmasının yaş, performans durumu ve tümör özelliklerinden bağımsız olarak ek bir sağ kalım avantajı sağlamadığını göstermektedir.Ayrıca, standart 6 kür adjuvan tedaviyi tamamlayamayan GBM hastalarının hayatta kalma oranları daha düşüktür.
INTRODUCTION: Glioblastoma multiforme (GBM), a grade IV malignant glioma, is the most common primary brain tumor in adults. Following biopsy or resection, radiotherapy (RT) and concomitant and adjuvant temozolomide (TMZ) use (6 cycles) have become the standard of treatment for newly diagnosed GBM cases. Although the original treatment regimen involves the use of 6 cycles of TMZ, some centers administer prolonged treatment up to 12 or more cycles in non-progressive patients in the hope of achieving better outcome. This form of administration is controversial. The main purpose of our study is to determine whether prolonging TMZ treatment (from 6 months to 12 months) is beneficial in patients treated with a standard combined treatment approach in terms of disease-free survival (DFS) and OS.
METHODS: Between 2012-2019 years we analyzed 180 GBM patients retrospectively and included 100 patients who met the criteria for inclusion in the study.
RESULTS: 100 GBM patients were retrospectively examined. Median OS was 21 (18.47-23.52) months overall, while it was 24 (18.21-29.78) months in recipients of 6 cycles of TMZ, it was 22 (18.50-25.49) months in the group receiving 12 cycles of TMZ, and 10 months in those who could not complete adjuvant therapy. There was no statistically significant difference between 6 cycles and 12 cycles of TMZ treatment (p = 0.55). Patients who could not complete the adjuvant therapy had lower survival and this group had a statistically significant OS difference compared to patients receiving 6 and 12 cycles of TMZ (p = 0.04 and p = 0.024, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study indicate that prolongation of adjuvant TMZ treatment in GBM patients do not provide an additional survival advantage regardless of age, performance status and tumor characteristics. Additionally, GBM patients who could not complete standard 6-cycle adjuvant treatment have lower survival rates.

13.
Türk Multiple Myeloma Hastalarındaki Genetik Bozukluklar: Tek Merkez Deneyimi
Genetic Alterations In Turkish Patients With Multiple Myeloma: A Single Center Experience
Mehmet Bakırtaş, Taha BAHSİ, Tuğçe Nur Yiğenoğlu, Haktan Bagis ERDEM, Merih Kızıl Çakar, MEHMET SİNAN DAL, Fevzi Altuntaş
doi: 10.5505/aot.2020.02439  Sayfalar 458 - 462
GİRİŞ ve AMAÇ: Multipl Miyelom (MM) ikinci en sık görülen hematolojik malignitedir. MM'deki genetik değişiklikler kromozomların yapısını veya sayısını etkileyebilir. t (11; 14) (q13; q32), t (4; 14) (p16; q32), t (14; 16) (q23; q32), hipodiploidi, hiperdiploidi, delesyon 13q (del 13q) veya TP53, MM hastalarında gözlenen mutasyonlardan bazılarıdır. Bu çalışmada, myelomalı Türk hastalarda gözlenen genetik değişiklikleri incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Şubat 2014 ile Kasım 2019 tarihleri arasında merkezimizde genetik değerlendirmesi yapılan MM hastalarının verileri retrospektif olarak incelendi. Yalnızca kemik iliği örnekleri konvansiyonel sitogenetik ve floresan yerinde hibridizasyon (FISH) [t (4; 14), t (11; 14), del13q, TP53] ile değerlendirilen hastalar çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: Çalışmaya 100 MM hastası dahil edildi. 22 (% 22) hastada tanı anında genetik değişiklikler görüldü. En sık görülen genetik değişiklik hastaların% 12'sinde görülen del13q idi. MM hastalarının % 8’inde t (11; 14), % 8’inde TP53, % 7’sinde trizomi 7, % 5’inde t (4; 14) ve % 4'ünde trizomi 8 gözlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tedavi yaklaşımlarını optimize etmek için MM hastalarının genetik özelliklerinin sadece tanı anında değil takip sırasında da değerlendirilmesi önemlidir.
INTRODUCTION: Multiple Myeloma (MM) is the second most common hematologic malignancy. Genetic alterations in MM may affect structure or number of chromosomes. Specific translocations like t(11;14)(q13;q32), t(4;14)(p16;q32), t(14;16)(q23;q32), hypodiploidy, hyperdiploidy, deletion 13q (del 13q) or TP53 are some of the mutations observed in MM patients. In this study, we aimed to study the genetic alterations observed in Turkish patients with MM.
METHODS: The data of MM patients whose genetic evaluations were performed at our center between February 2014 and November 2019 were retrospectively analyzed. Only the patients whose bone marrow samples were evaluated by conventional cytogenetics and by fluorescence in situ hybridization (FISH) [t(4;14), t(11;14), del13q, TP53] were included in the study.
RESULTS: 100 patients with MM were included in the study. 22 (22%) patients had genetic alterations at the time of diagnosis. The most often observed genetic alteration was del 13q which was observed in 12% of the patients. t(11;14), TP53, trisomy 7, t(4;14) and trisomy 8 were observed in 8%, 8%, 7%, 5% and 4% of MM patients, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Evaluating the genetic characteristics of MM patients not only at the time of diagnosis but also during the follow up is crucial in order to optimize the treatment aproaches.
Keywords: Multiple myeloma, genetic alterations, conventional cytogenetics


14.
Radikal sistektomi sonrası erken-orta dönem renal fonksiyonel değişiklikler
Renal functional changes after radical cystectomy in the early-mid term period
Mehmet Salih Boğa, Mahmut Ekrem İslamoğlu, Selim Taş, Ali Erhan Eren, Kamil Sarac, Eren Erdi AKSARAY, Mutlu Ateş
doi: 10.5505/aot.2020.13285  Sayfalar 463 - 468
GİRİŞ ve AMAÇ: Mesane tümörü nedeniyle açık radikal sistektomi uygulanan hastaların postoperatif kısa-orta dönemdeki renal fonksiyonlarındaki değişimlerinin değerlendirilmesi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada Aralık 2010-Ekim 2019 tarihleri arasında mesane tümörü nedeniyle açık radikal sistektomi uygulanan toplam 76 hastanın, demografik, operatif ve postoperative verileri ile postoperative 1. gün, 1., 3., 6., 9. ve 12. ay renal fonksiyon değerlerinin işlem öncesine göre değişimleri değerlendirildi. Eş zamanlı nefrektomi uygulanan, preoperatif kronik böbrek yetmezliği nedeniyle diyaliz öyküsü bulunan, tek böbrekli olan ve 1 yıldan daha az takipli hastalar çalışmaya dahil edilmedi.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 51 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 64,31± 8,37 yıl idi. Hastaların % 86.3’üne ileal konduit uygulanırken, %13.7 sine ortotopik mesane uygulandı. Postoperatif renal fonksiyonlar hastaların %51 sinde düşüş gösterirken, %49 ında artış izlendiği ya da değişim izlenmediği tesbit edildi. Preoperatif eGFR 62.70± 23.22 mL/min/1.73 m2 iken postoperatif 1-3 gün, 1. ay, 3, ay, 6.ay, 9.ay, 12. ay eGFR değerleri sırasıyla 58.55±28.08, 64.67±26.52, 64.35±23.23, 61.18±24.80, 59.93±21.99 ve 58.09± 22.33 mL/min/1.73 m2 şeklinde kaydedildi. İşlem sonrası 1 yıl içinde yapılan periyodik eGFR ölçümlerinde peroperatif erken dönemde nisbeten hızlı eGFR düşüşü izlenirken sonrasında kademeli bir değişim olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kas invaziv ve yüksek risk mesane tümörlerinde açık radikal sistektomi sonrası erken dönemde renal fonksiyonlarda ani bozulmalar izlenebilirken sonrasında yakın takip izlemle normal değerlerine yaklaştığı görünmektedir. Morbidite ve mortalitesi yüksek bu prosedür de renal fonksiyonların korunması açısından özellikle postoperatif erken dönemde yakın takip ve izlem önermekteyiz.
INTRODUCTION: To evaluate the postoperative early-mid term renal functions of patients who underwent open radical cystectomy for bladder tumor.
METHODS: In the study, demographic, operative, postoperative data and postoperative 1st day, 1st, 3rd, 6th, 9th and 12th month renal function values of 76 patients who underwent open radical cystectomy due to bladder tumor between December 2010 and October 2019 were evaluated. Patients who underwent concomitant nephrectomy, history of dialysis due to preoperative chronic renal failure, history of solitary kidney and had a follow-up less than 1 year were excluded from the study.
RESULTS: A total of 51 patients were included in the study. The mean age of the patients was 64.31 ± 8.37years. Ileal conduit was applied to 86.3% of the patients, while orthotopic bladder was applied to 13.7%. While postoperative renal functions decreased in 51% of the patients, it was found that there was an increase or no change in 49% of the patients. While preoperative eGFR was 62.70 ± 23.22 mL / min / 1.73 m2, postoperative 1-3 days, 1st month, 3rd month, 6th month, 9th month, and 12th month eGFR values were 58.55 ± 28.08, 64.67 ± 26.52, 64.35 ± 23.23, 61.18 ± 24.80, 59.93 ± 21.99 and 58.09 ± 22.33 mL / min / 1.73 m2, respectively. While the eGFR levels relatively rapid decrease in the early perioperative period, but a gradual change was observed afterward for the periodic eGFR measurements performed within 1 year after the procedure.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The rapid deterioration in renal functions can be observed in the early period in muscle-invasive or high-risk bladder tumors after the open radical cystectomy, but it seems to approach normal values with close follow-up. In this procedure with high morbidity and mortality, we recommend close follow-up and care, especially in the early postoperative period, in order to protect renal functions.

15.
Otolog Kök Hücre Nakli Lenfoma Hastalarında Boşanma İçin Bir Risk Faktörü müdür?
Is Autologous Stem Cell Transplantation a Risk For Divorce in Lymphoma Survivors?
Jale Yıldız, Tuğçe Nur Yiğenoğlu, Alparslan Merdin, Bahar Uncu Ulu, Semih Başcı, Tahir Darçın, Samet Yaman, Nuran Ahu Baysal, Dicle İskender, Merih Kızıl Çakar, Mehmet Sinan Dal, Fevzi Altuntas
doi: 10.5505/aot.2020.22448  Sayfalar 469 - 474
GİRİŞ ve AMAÇ: Standart kemoterapi dışında otolog kök hücre nakli (OKHN), relaps/refrakter lenfomalı hastalarda en etkili tedavi seçeneklerinden biridir. Lenfoma tedavisi için OKHN uygulanan hastaların sonraki dönemde sosyal yaşamda, iş hayatında, cinsel yaşamda ve aile ilişkilerinde bazı zorluklar yaşadıkları düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, lenfoma tedavisi için OKHN uygulanan hastalarda boşanma sıklığını araştırmak ve boşanma üzerinde etkisi olabilecek hasta ve tedavi ilişkili faktörleri değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Relaps veya refrakter lenfoma nedeniyle OKHN uygulanan, 18 yaş üstü ve remisyonda olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmanın birincil sonlanım noktası OKHN sonrası boşanma sıklığını değerlendirmek, ikincil sonlanım noktası ise boşanmayla ilişkilendirilebilecek faktörleri ortaya koymaktı.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 95 hastanın ortanca yaşı 50 (21-69 yaş) idi. Hastaların çoğu erkekti (n: 72,% 75.8). OKHN yapılan hastaların yarısından fazlası (n: 60,% 63.1) şehir merkezinde yaşarken, 73 (% 69.5) hasta halen çalışıyordu. Hastalarımızın 80'i (%84.2) halen evliydi; bu hastalarda ortanca evlilik süresi 30.01 yıl (2.5-48.5 yıl) idi. On beş (% 15.7) bekar hastadan 4'ü (% 4.2) OHKN'den sonra boşanmış hastalardan oluşmaktaydı. Cinsiyet, eğitim durumu, çalışma durumu, ikamet yeri, çocuk sahibi olma ve lenfoma tipinin boşanma riski ile ilişkisi olmadığı görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda OKHN uygulanan lenfoma tanılı hastalarda boşanma oranı% 4,2 olarak bulunmuştur. Sonuçlarımıza göre lenfoma tipi, cinsiyeti, çalışma durumu ve eğitim durumu boşanma riski ile ilişkili değildi. OKHN öncesi dönemden başlamak üzere aile danışmanlığı verilmesi ve psikoonkoloji konsultasyonunun boşanma sıklığını azaltabileceği düşünülmüştür.
INTRODUCTION: Apart from standard chemotherapy, autologous stem cell transplantation (ASCT) is one of the most effective treatment options in patients with relapse/refractory lymphomas. Lymphoma survivors are thought to experience some difficulties in social life, business life, sexual life and family relations after ASCT. The aim of this study is to investigate the frequency of divorce in patients who underwent ASCT for lymphoma and to evaluate the patient characteristics and the treatment-related factors that may affect the divorce.
METHODS: Patients over 18 years of age with a diagnosis of relapsed or refractory lymphoma who underwent ASCT and in remission were included in the study. The primary endpoint of the study was to evaluate the frequency of divorce after ASCT. The secondary endpoint was to reveal the factors that might be associated with divorce.
RESULTS: The median age of 95 patients included in the study was 50 (21-69 years). Most of the patients were male (n: 72, 75.8%). More than half of the patients (n: 60, 63.1%) were living in the city center and 73 (69.5%) patients were still working after ASCT. Eighty (84.2%) of our patients were still married. The median duration of marriage in these patients was 30.01 years (2.5-48.5 years). Of the 15 (15.7%) single patients, 4 (4.2%) were divorced after ASCT. It was observed that gender, educational status, employment status, place of residence, childbearing and lymphoma type were not associated with divorce rates.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, the rate of divorce was found 4.2% in lymphoma survivors treated with ASCT. According to our results, lymphoma type, gender, employment status and educational status were not associated with divorce risk. Family counseling and psychooncology consultation starting from the pre-ASCT period can reduce the frequency of divorce.

16.
Kronik Lenfositik Lösemi Sırasında Gelişen Enfeksiyöz Komplikasyonlara Bir Bakış: Tek Merkez Deneyimi
A Glance to Infectious Complications During the Course of Chronic Lymphocytic Leukemia: Single Center Experience
Zehra Narlı Özdemir, Berna Nur Karataş, Nur Sima Sekban, Uğur Şahin, Mesude Falay, Funda Ceran, Simten Dağdaş, Gülsüm Özet
doi: 10.5505/aot.2020.28199  Sayfalar 475 - 484
GİRİŞ ve AMAÇ: Enfeksiyonlar kronik lenfositik lösemi (KLL) hastalarında mortalite ve morbiditenin en önemli sebeplerindendir. Bu çalışmada, KLL tanılı hastalarımızın ana klinik ve biyolojik özellikleri ile birlikte hastalığın seyri esnasında gelişen enfeksiyonları özetlemeye çalıştık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Ocak 2000-Mayıs 2019 tarihleri arasında KLL tanısı alan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi
BULGULAR: 204 erkek, 120 kadın toplam 324 hasta çalışmaya dahil edildi. Ortanca yaş 64 (33-91 yıl) saptandı. Takip süresince, %42,9 (n = 139) hasta kemoterapi/immunoterapi ile tedavi edildi ve bu hastaların %17,2’ si (n=57) ilk tedaviden sonra nüks etti. Hastalar RAI evresine göre gruplandırıldı. 267 (%82,4) hasta evre 0-2, 57 (%17,6) hasta evre 3-4 grubundaydı. Akut ve kronik bakteriyel enfeksiyonlar RAI evre 3-4 olan grupta daha sıktı (%50,6 ve %26,6, %7,0 ve %0, sırasıyla, p<0,001). CTC-AE grade 4-5 enfeksiyon sıklığı evre 3-4 olan grupta daha yüksekti (p<0,001). Hipogamaglobulinemi ve intravenöz immunglobulin (IVIg) tedavi ihtiyacı evre 3-4 olan grupta daha sık görüldü (%45,6 ve %18,5, %24,6 ve %9,7, sırasıyla; p<0,001 ve p=0,002). Immuntrombositopeni evre 3-4 olan grupta daha sıktı (%5,3 ve %0,7, p=0,03). Ortanca toplam sağ kalım (OS) 97,6+11,8 ay (%95 CI 74,4-120,8) aydı. Ortanca takip süresi 25,8 ay (1-226,4 ay) saptandı. Evre 3-4 hastalık grubunda OS anlamlı olarak kısa bulundu (p<0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: KLL hastalarında, enfeksiyonların tipinin ve ciddiyetinin dağılımı evre bağımlı olmakla birlikte, hastalığın her evresinde enfeksiyöz komplikasyonlar sık görülebilir.
INTRODUCTION: Infections are the leading cause of morbidity and mortality in chronic lymphocytic leukemia (CLL) patients. We aim to summarize the main clinical and biological features of CLL patients diagnosed in our center and infections occurred during their disease.
METHODS: Patients diagnosed with CLL in Numune Training and Research Hospital between January 2000 and May 2019, were retrospectively analyzed.
RESULTS: A total of 324 patients, of whom 204 were male and 120 females, were included. The median age was 64 years (33-91 years). During the follow-up, 42.9% (n = 139) were treated with a chemotherapy/immunotherapy and 17.2% (n=57) of these relapsed after the first line. Patients were analyzed according to Rai stage at diagnosis and were divided into two groups, as stage 0-2 and stage 3-4. Stage 0-2 group involved 82,4% (n=267) and stage 3-4 group 17,6% (n=57) of the patients. Acute and chronic bacterial infections were more frequent among patients with stage 3-4 disease (50.6% vs 26.6% and 7.0% vs 0%, respectively, p<0.001). CTC-AE grade 4-5 infections were higher in the stage 3-4 group (p<0.001). Hypogammaglobulinemia and the requirement of intravenous immunoglobulin (IVIg) therapy were more common in grade 3-4 group (45.6% vs 18.5% and 24.6% vs 9.7%, respectively; p<0,001 and p=0,002). Immune thrombocytopenia was also more frequent in the stage 3-4 group (5.3% vs 0.7%, p=0.03). Estimated median overall survival (OS) was 97.6+11.8 (%95 CI 74.4-120.8) months. The median follow-up time was 25.8 months (1-226.4 months). OS was significantly lower in the stage 3-4 group (P<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although, the distribution of type and severity of infections are stage dependent in patients with CLL, frequent infections may occur at every stage of the disease.

17.
Pilonidal Sinüs Cerrahisinde Sinüsektomi ve Kristalize Fenol Uygulamasının Karşılaştırılması
Comparison of Sinusectomy and Crystallized Phenol Procedure in Pilonidal Sinus Surgery
Ergün Yüksel, Mehmet Akif Üstüner
doi: 10.5505/aot.2020.33602  Sayfalar 485 - 491
GİRİŞ ve AMAÇ: Pilonidal sinüs hastalığının cerrahi tedavi halen tartışmalı olup en iyi tedavi stratejisi hakkında görüş birliği yoktur. Çalışmamızda sinüsektomi yöntemi ile kristalize fenol yöntemini karşılaştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız prospektif olarak tasarlanıp retrospektif olarak yapılmıştır. Çalışmamızda 2017-2020 yılları arasında komplike olmamış pilonidal sinus hastalığı nedeniyle opere edilen 164 hasta dahil edildi. Hastaların 44’üne kristalize fenol,120’sine sinüsektomi operasyonu uygulandı. Hastalar ortalama 16 ay takip edildi. Hastaların yaş,cinsiyet,operasyon şekli, primer yada nüks varlığı, sinüs sayısı, BMI indexleri, sinüs boyutu, kaç farklı alanda sinüs orifisinin olduğu, komplikasyonları, antibiotik ve ağrı kesici kullanım süreleri, akıntı süreleri ve kapanma süreleri kayıt edildi.
BULGULAR: Kristalize fenol grubunda 35(%79.5) erkek 9(%20.5) kadın hasta mevcuttu. Sinüsektomi grubunda ise 105 (%87.5) erkek 15(%12.5) kadın hasta vardı. Hastaların yaş ortancası kristalize fenol grubunda 24(17-58), sinüsektomi grubunda 24.5(16-55) idi. Medyan işe dönüş süresi her iki grupta da 1 gün olarak bulundu, fakat kristalize fenol grubu daha kısa sürede işe döndü(p: 0,039).Sinüsektomi grubunda postoperatif kanama (%14.2)fazlayken kristalize fenol grubunda nüks(%4.5) daha fazla görüldü(p: 0.04). Sinüsektomi grubunda ortanca sinüs boyutu 2.5 cm iken kristalize fenol grubunda 1.3 cm (p<0.01) olarak hesaplandı. Kapanma süreleri her iki grupta da medyan 7 hafta olarak hesaplanırken istatiksel olarak sinüsektomi grubunda daha geç bulunmuştur(p<0,01). Seröz akıntı süresi kristalize fenol grubunda 11 gün sinüsektomi grubunda 12 gün olarak hesaplandı(p<0.01). Ampirik antiobitik olarak sinüsektomi grubunda daha çok amoksisilin+klavulanik asit (%89.2), kristalize fenol grubunda ise daha çok siprofloksasin +ornidazol (%59.1) kullanılmıştır(p<0.01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Erken dönem sonuçlarımıza göre sinüsektomi nüks açısından kristalize fenole göre daha üstün bulunurken, postoperatif kanama açısından kristalize fenol uygulaması daha efektifdir.
INTRODUCTION: Surgical treatment of Pilonidal Sinus Disease (PSD) is still controversial and there is no consensus on the best treatment strategy. In our study, we compared sinusectomy method with (S) crystallized phenol(CP) method.
METHODS: Our study was designed prospectively and conducted retrospectively. In our study, 164 patients, who were operated for uncomplicated PSD between 2017-2020, were included. 44 of the patients underwent CP and 120 underwent S operation. Patients were followed for an average of 16 months. Age, sex, type of operation, presence of primary or recurrence, number of sinuses, BMI indexes, sinus size, how many different areas of sinus orifices, complications, duration of use of antibiotics and painkillers, discharge times and wound closure times were recorded in these patients.
RESULTS: In the CP group, there were 35 (79.5%) male and 9 (20.5%) female patients. In the S group, there were 105 (87.5%) male and 15 (12.5%) female patients. The median age of the patients was 24(17-58) in the CP group and 24.5 (16-55) in the S group. The median return to work time was 1 day in both groups, but the CP group returned to work in a shorter time period (p: 0.039). Postoperative bleeding was higher in the S group (14.2%) while recurrence was higher in CP Group (4.5%) (p: 0.04). The median sinus size was 2.5 cm in the S group and 1.3 cm (p<0.01) in the CP group. Wound closure times were calculated as a median of 7 weeks in both groups and were statistically later in the group S (p<0.01). Serous discharge duration was calculated as 11 days in the CP group and 12 days in S group (p<0.01). In the S group, amoxicillin+clavulanic (89.2%) were used as empirical antibiotics and ciprofloxacin +ornidazole (59.1%) in the CP group (p<0.01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to our early results, sinusectomy was found to be superior to crystallized phenol in terms of recurrence, while crystallized phenol application was more effective in terms of postoperative bleeding.

18.
Erişkin Başlangıçlı Langerhans Hücreli Histiyositozis Tedavisinde Vinblastin Kemoterapisinin Yeri – Ankara Onkoloji Hastanesi Deneyimi
Adult-Onset Langerhans Cell Histiocytosis And The Role of Vinblastine In The Treatment -Ankara Oncology Hospital Experience
Ayşegül Tetik, Bahar Uncu Ulu, Mehmet Bakırtaş, Tuğçe Nur Yiğenoğlu, Jale Yıldız, Semih Başcı, Hikmettullah Batgi, Nuran Ahu Baysal, Dicle İskender, Merih Kızıl Çakar, Mehmet Sinan Dal, Fevzi Altuntas
doi: 10.5505/aot.2020.37097  Sayfalar 492 - 499
GİRİŞ ve AMAÇ: Langerhans hücreli histiyositozis atipik histiyositlerin lokal veya yaygın olarak kemik, hipofiz bezi, lenf nodları,akciğerler ve merkezi sinir sistemi gibi çeşitli dokularda klonal neoplastik çoğalması karakterize bir hastalık grubudur. Merkezimizde takip edilen sekiz LHH olgusu klinik, laboratuvar ve sağkalım açısından retrospektif olarak değerlendirilmesi ve tedavide vinblastin kemoterapisinin rolünün incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mayıs 2011 – Eylül 2019 tarihleri arasında takipli 8 hastanın verileriler retrospektif olarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Sekiz hastanın ortalama yaşı 37 (en küçük 19-en büyük 75) dir. Erkek / kadın oranı 7/1’dir. Hastaların en sık başvuru şikayeti %50 oranında kemik ağrısıydı. Hastaların klinik evrelemesinde %62.5 ‘sinin tek sistem tutulumu olduğu; %37.5’inin multi-sistem tutulumu saptandı. Tek sistem tutulumlu hastaların %60’ında tutulum yeri nedeniyle santral sinir sistemi invazyonu açısından riskli bölgelere yerleştiği görülerek yüksek risk sınıfında değerlendirildi. Tanı amaçlı cerrahi rezeksiyon, tek sistem tutulu %25 hastada tedavi olarak da değerlendirilmiştir. Kemoterapi olarak ilk basamakta %37.5 hastada, %12.5 hastada ikinci basamakta vinblastin + metilprednizolon tedavisi tercih edilmiştir. Radyoterapi %50 hastanın tedavisinde kullanılmıştır. Hipofizer tutulumlu bir hastamıza indüksiyonu 4 kür kladribin ile yapılmıştır. Tüm hastalar tam yanıtla remisyonda takiptedir Median takip süresi 59 ay ( en az 5 ay – en çok 100 ay ) ‘dır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Erişkin başlangıçlı LHH nispeten iyi seyretmekte olup rezeksiyon, tutulu alan radyoterapisi, sistemik kemoterapi tedavi edilebilmektedir. Vinblastin ve steroid tedavisi sistemik tedavide ilk basamakta etkin ve güvenlidir.
INTRODUCTION: Langerhans cell histiocytosis is a group of diseases characterized by clonal neoplastic proliferation of atypical histiocytes in various tissues such as bone, pituitary gland, lymph nodes, lungs and central nervous system. The aim of this study was to evaluate in terms of clinical, laboratory and survival retrospectively and to examine the role of vinblastine chemotherapy in treatment.
METHODS: Eight cases included in our study between May 2011 and September 2019 and evaluated retrospectively.
RESULTS: The mean age of eight patients is 37 (youngest 19-largest 75). The male / female ratio is 7/1. The most common complaint of patients was bone pain at the rate of 50%. In clinical staging, 62.5% patients had single system involvement, while 37.5% had multi-system involvement. In 60% of patients with a single system involvement, it was assessed in high risk class like central nervous system invasion due to location of involvement. Surgical resection for diagnostic purposes was also evaluated as a treatment in 25% patients with a single system involvement. As chemotherapy, vinblastine+ methylprednisolone treatment was preferred in 37.5% of the firt line treatment and 12.5% was fort he second line treatment. Radiotherapy has been used in the treatment of 50% of patients.Induction of a patient with pituitary involvement was performed with 4 cycles of cladribine. Median follow-up is 59 months (minimum 5 months - maximum 100 months).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The clinical course of Adult-onset Langerhans cell histiocytosis is relatively well and can be treated with resection, radiotherapy of involvement area, systemic chemotherapy. Vinblastine and steroid therapy is effective and safe in the first line of systemic therapy.

19.
Ultrasonografi Eşliğinde Yapılan Perkütan Böbrek Biyopsilerinde Kanama Riskinin Değerlendirilmesi
Assesment of Bleeding Risk in Ultrasound-Guided Percutaneous Renal Biopsies
Ömer Faruk Ateş, Erbil Arık, Ogün Taydaş, Ahmed Bilal Genç, Mehmet Halil Öztürk
doi: 10.5505/aot.2020.37233  Sayfalar 500 - 503
GİRİŞ ve AMAÇ: Perkütan böbrek biyopsisi renal hastalıkların tanı ve yönetiminde yaygın olarak kullanılan güvenli bir yöntemdir. Çalışmamızın amacı, görüntüleme eşliğindeki perkütan böbrek biyopsilerinde işleme ait kanama riski ile ilişkili faktörleri değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mayıs 2018-Aralık 2019 tarihleri arasında girişimsel radyoloji kliniğimize yönlendirilerek ultrasonografi eşliğinde perkütan böbrek biyopsisi yapılan hastalar retrospektif olarak tarandı. Çalışmaya 18 yaş üzeri, işlem öncesi ultrason görüntülemesi ve işlem sonrası patoloji bilgileri mevcut olan hastalar dahil edildi. 18 yaş altı çocuk hastalar ve transplante böbrek biyopsileri çalışma dışı tutuldu.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 107 hasta dâhil edildi. Hastaların 57’si erkek (%53,3), 50’si kadındı (%46,7). Hastaların yaş ortalaması 47,8±15,5 idi. Hastaların işlem öncesi ortalama Hb değeri 11,2 ±1,7 mg/dl iken işlem sonrası ortalama Hb değeri 11,1±1,7 mg/dl idi. Hastaların ortanca Hb düşüşü %4,2 idi. Yapılan istatistiksel analizde işlem öncesi ile işlem sonrası hemoglobin değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,864). Hemoglobin değerlerindeki düşüş ile hasta yaşı (p=0,406), böbrek boyutu (p=0,814), parankim ekojenitesi (p=0,175) ve parankim kalınlığı (p=0,254) arasında anlamlı korelasyon saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ultrasonografi eşliğinde yapılan böbrek biyopsileri, böbrek hastalıklarının tanısında güvenle kullanılabilecek bir yöntemdir. Her ne kadar kanama riski taşısa da, işlem öncesi uygun değerlendirme ile bu risk en az seviyeye indirilebilir.
INTRODUCTION: Percutaneous kidney biopsy is a safe method widely used in the diagnosis and management of renal diseases. The aim of our study is to evaluate the factors associated with the risk of bleeding associated with the procedure in imaging-guided percutaneous kidney biopsies.
METHODS: Patients who were referred to our interventional radiology clinic between May 2018 and December 2019 and who underwent ultrasound-guided percutaneous kidney biopsy were retrospectively scanned. Patients above 18 years old who had pre-procedure ultrasound imaging and post-procedure pathology information were included in the study. Pediatric patients under 18 years old and transplanted kidney biopsies were excluded.
RESULTS: A total of 107 patients were included in the study. 57 of the patients were male (53.3%) and 50 were female (46.7%). The mean age of the patients was 47.8 ± 15.5. The mean Hb value of the patients before the procedure was 11.2 ± 1.7 mg / dl, while the mean Hb value after the procedure was 11.1 ± 1.7 mg / dl. The median Hb drop in patients was 4.2%. In statistical analysis, there was no significant difference between hemoglobin values before and after the procedure (p = 0.864). No significant correlation was found between the decrease in hemoglobin values and patient age (p = 0.406), kidney size (p = 0.814), parenchymal echogenicity (p = 0,175) and parenchymal thickness (p = 0,254).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Ultrasound-guided percutaneous kidney biopsy is a method that can be used safely in the diagnosis of kidney diseases. Although there is a risk of bleeding, this risk is minimal with appropriate evaluation before the procedure.

20.
Larenks Kanseri tedavisinde SKL Cerrahisi ve Onkolojik Sonuçları: 3.Basamak İki Merkezden Sonuçlar
Oncologic Results of Supracricoid Laryngectomy: Results From Two Tertitory Centers
Necati Enver, Akın Şahin, Ali Yumusakhuylu, Asli Sahin-Yilmaz, Cagatay OYSU
doi: 10.5505/aot.2020.56873  Sayfalar 504 - 510
GİRİŞ ve AMAÇ: Larenks kanseri tüm baş boyun kanserleri arasında en sık görülen ikinci kanserdir ve önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Suprakrikoid larenjektomi cerrahisi, larenks fonksiyonlarının mümkün olduğunca korunmasına imkân veren etkili bir tedavi yöntemidir. Çalışmamızda kliniğimizde son 10 yıl içinde yapılan açık parsiyel larenks cerrahi vakalarının histopatolojik parametrelerini ve onkolojik sonuçlarını paylaşacağız.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2009 ve Temmuz 2019 arasında kliniğimizde histopatolojik olarak larenks yassı hücreli karsinom tanısı almış ve suprakrikoid larenjektomi cerrahisi uygulanmış 47 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların sosyodemografik özellikleri, tümör spesmenlerinin histopatolojik özellikleri ve sağkalım analizleri değerlendirmeye alındı.

BULGULAR: Hastaların 29’unda (%61.7) erken evre larenks kanseri saptanmış olup, 18’inde (%38.3) ileri evre larenks kanseri mevcuttur. Larenks kanser 29 olguda (%61.7) glottik yerleşimli olup lenf nodu tutulumu glottik yerleşimli olgularda anlamlı derecede daha az olarak saptanmıştır (p< 0.001). 5-yıllık genel sağkalım %74.5 olarak saptanmışken, erken ve ileri evre olgularda 5-yıllık genel sağkalım %88.5 ve %69.2 olarak saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Larenks kanseri tedavisinde tedavi başarısının değerlendirilmesinde en önemli iki ölçüt sağ kalım süresi ve organ fonksiyonun devamlılığıdır. Larenks kanserlerinin tedavisinde suprakrikoid larenjektomi önemli araçlardan biridir. Cerrahi teknik ve onkolojik kurallara bağlı kalındığında uygun hastalarda fonksiyonel bir larenksi koruyarak hastalarda kalıcı iyileşme sağlamak mümkündür.

INTRODUCTION: Larynx cancer is the second most frequent head and neck cancer and important cause of morbiditity and mortality. Supracricoid laryngectomy is one of the open partial laryngeal surgerical techniques which is an important tool for treatment of laryngeal cancer. The purpose of this study was to evaluate the oncological outcomes of laryngeal carcinoma patients treated with supracricoid laryngectomy.

METHODS: A total of 47 cases were retrospectively analyzed from two tertiarian head and neck clinics with laryngeal carcinoma that underwent supracricoid laryngectomy from 2009 to 2019. Sociodemographic characteristics, histopathologic characteristics of tumor specimens, and survival analysis were assessed.

RESULTS: Early stage laryngeal cancer was detected in 29 (61.7%) of the patients, and 20 (38.3%) of the patients had advanced laryngeal cancer. In 29 cases (61.7%) larynx cancer was located in glottis and lymph node involvement was found to be significantly less in cases with glottic location (p< 0.001). While 5-year overall survival was 74.5%, 5-year overall survival was 88.5% and 69.2% in early and advanced stage cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The two most important factors in the determination of successful treatment in treating laryngeal cancer are survival time and preserving laryngeal function. Supracricoid laryngectomy is one of the key tools used in treating laryngeal cancers. Through preserving a healthy larynx in appropriate patients, it is possible to provide permanent improvement while adhering to the surgical technique and oncological rules.


21.
Peritoneal Mezotelyomanın Multimodal Tedavisi: Tek Merkez Deneyimi
Multimodality Treatment For Peritoneal Mesothelioma: A Single Center Experience
Özgen Ahmet Yıldırım, bulent aksel, UMUT DEMIRCI
doi: 10.5505/aot.2020.71931  Sayfalar 511 - 515
GİRİŞ ve AMAÇ: Sitoredüktif cerrahi (SRC) ve hipertermik intraperitoneal kemoterapi (HIPEC) peritoneal mezotelyoma (PM) için önerilen tedavi yaklaşımıdır. Burada PM için multimodal tedavi deneyimimizi sunuyoruz.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2009 ve Aralık 2017 tarihleri arasında otuz sekiz hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların kliniko-patolojik özellikleri, tedavi sonuçları, tıbbi kayıtları ve intraoperatif peritoneal kanser indeksi (PCI) skorları geriye dönük olarak analiz edildi.
BULGULAR: Ortanca yaşı 61 (21-80) olan toplam 38 hasta (n = 22 kadın) değerlendirildi. 23 hastaya (% 60.5) SRC uygulandı ve 18 hastaya (% 47.3) SRC + HIPEC uygulandı. Postoperatif erken mortal vakalar (6 hasta) hariç tutulduktan sonra, adjuvan tedavi ile tedavi edilen hastalarda daha uzun OS elde edildi (p = 0.03). Morbid seyri olan hastalarda PCI değeri daha yüksekti. Obezite, diyabetes mellitus (DM) ve CA125 seviyeleri 1000 U / ml'nin üzerinde olan hastalarda morbidite daha yüksekti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Adjuvan kemoterapinin SRC + HIPEC uygulanan PM hastalarında OS'yi iyileştirebileceğini göstermiştir. Bununla birlikte, DM, yüksek PCI değeri ve ameliyat öncesi CA125 düzeyleri 1000 IU / ml'nin üzerinde olan PM hastalarında çoklu tedavi dikkatle değerlendirilmelidir.
INTRODUCTION: Cytoreductive surgery (SRC) and hyperthermic intraperitoneal chemotherapy (HIPEC) is the recommended treatment approach for peritoneal mesothelioma (PM). Here we present our multimodal treatment experience for PM.
METHODS: Thirty-eight patients were included in the study between January 2009 and December 2017. Clinico-pathological features and treatment results, medical records and intraoperative peritoneal cancer index (PCI) scores of the patients were analyzed retrospectively.
RESULTS: A total of 38 patients (n = 22 women) with a median age of 61 (21-80) were evaluated. SRC was applied to 23 patients (60.5%) and SRC + HIPEC was applied to 18 patients (47.3%). After excluding postoperative early mortal cases (6 patients), longer OS was achieved in patients treated with adjuvant therapy (p = 0.03). PCI value was higher in patients with morbid course. Morbidity was higher in patients with obesity, diabetes mellitus (DM) and CA125 levels above 1000 U / ml.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It has shown that adjuvant chemotherapy can improve OS in PM patients receiving SRC + HIPEC. However, multimodal treatments should be carefully evaluated in patients with DM, high PCI, and preoperative CA125 levels above 1000 IU / ml.

22.
Robotik radikal prostatektomide vezikoüretral anostomozda kullanılan iki yönlü dikenli sütür ve monofilaman poliglekapron sütür kullanımının fonksiyonel sonuçlara katkısı
Functional outcome of vesicourethral anastomosis with bidirectional poliglecaprone vs. barbed polyglycaprone suture in robot-assisted radical prostatectomy
Mehmet Yıldızhan, Erem Asil
doi: 10.5505/aot.2020.72602  Sayfalar 516 - 522
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamız, prostat kanseri nedeniyle, robot yardımlı laparoskopik radikal prostatektomi (RYLRP) ameliyatı uygulanan hastaları, vezikoüretral anostomozda (VÜA), çift yönlü dikenli sütür ile monofilament poliglekapron sütürün sistografideki anastomoz ve ameliyat süresi, anostomoz kaçağı, üriner inkontinans, hastanede yatış ve kateterizasyon süreleri açısından değerlendirmeyi amaçlamıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2017-2020 yılları arasında RYLRP ameliyatı yapılan 118 hastanın (40 çift yönlü dikenli sütür, 78 monofilament poliglekapron sütür) verileri restrospektif olarak analiz edildi. Hastaların demografik bilgileri, kateterizasyon süreleri, sistografi çekilme zamanları ve üriner inkontinans durumları hastane veritabanı kullanılarak elde edildi. Tüm cerrahi işlemler Da-Vinci Xi robotik cerrahi sistemleri (Intuitive surgical, Sunnyvale, CA) kullanılarak tek cerrah tarafından gerçekleştirildi. Hastalar kullanılan sütür tipine göre iki gruba ayrıldı.
BULGULAR: Grup 1 deki 48 hastada (% 40,6) dikenli sütür ve Grup 2 deki 70 hastada (%59,4) ise monofilament poliglekapron sütür kullanılmıştır. Gruplardaki ortanca yaş dağılımı, Psa seviyesi, ameliyat öncesi Uluslararası erektil fonksiyon indexi (international index of erectile function-IIEF) skorları, ortanca tahmini kan kaybı miktarı benzerdi. Grup 1 ve Grup 2 de ortalama anostomoz süresi 13(8-25) ve 21(12-31) (p<0.001), ortanca konsol süreleri sırasıyla 21(12-31), 110(73-205) (p<0.001) olarak gözlendi. Grup 1 ve Grup 2 deki hastalarda; ortanca sondalı olma süresi sırasıyla 7(7-14) güne 8(7-30) gün (p<0.001), ortanca hastanede kalma benzerdi (p=0,249), ameliyat sonrası 7. günde çekilen sistogramdaki kaçak oranları sırasıyla 3 (%6.3)’a 15(%21.4) olarak gözlendi. Grup 1 ve Grup 2 deki hastalarda kontinans oranları sırasıyla; 1.ayda %77.1 (n=37), %75.7 (n=53); 3.ayda % 87.5 (n=42), %82.9 (n=58). Geç dönem postoperatif kontinans oranları dikenli sütür lehine anlamlı olacak şekilde yüksek iken (p=0,047), erken dönem kontinans oranları benzer bulunmuştur (p<0.001). Gruplarda bulunan hiçbir hastada mesane boynu kontraktürü izlenmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Robotik cerrahi erken kontinans sağlanmasını hızlandırsa da, en uygun sütür tipinin seçilmesi, kontinansın erken edinilmesi için halen klinik açıdan önemlidir. Mevcut çalışma, dikenli sütürün monofilament sütüre kıyasla daha kısa anostomoz süreleri ve erken sonda çıkartılmasını sağladığını kanıtlamaktadır.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate anostomosis time, anostomosis leakage status, length of catheterization, urinary continence recovery following robot-assisted radical prostatectomy (RARP) using monofilament polyglecaprone suture vs. barbed suture during vesicourethral anastomosis.
METHODS: The data of 118 patients (40 bidirectional barbed sutures, 78 monofilament polyglycapron sutures) who underwent RARP between 2017-2020 were analyzed retrospectively. Demographic information, length of catheterization, cystography times and urinary incontinence status of the patients were obtained using the hospital database. All of the surgical procedures were performed by a single surgeon using Da-Vinci Xi robotic surgical systems (Intuitive surgery, Sunnyvale, CA). The patients were divided into two groups according to the type of sutures used.
RESULTS: Median age, Psa level, preoperative International index of erectile function (IIEF) scores, prostate biopsy gleason scores, length of hospital stay and median blood loss were similar in the groups. Median anastomosis time 13 (8-25) and 21 (12-31) (p <0.001), median console times 21 (12-31), 110 (73-205) (p <0.001) were observed in group 1 and group 2, respectively. In Group 1 and 2; median catheterization time was 7 (7-14) days to 8 (7-30) days (p <0.001), and median hospitalization was similar (p = 0.259). Leakage rates on the 7th postoperative day were observed as 15 (21.4%) to 3 (6.3%), respectively. The continence rates of the patients in Group 1 and Group 2; 77.1% (n = 37), 75.7% (n = 53) at 1st month; In the 3rd month, 87.5% (n = 42), 82.9% (n = 58), respectively. While late postoperative continence rates were significantly higher in favor of barbed suture (p = 0.047), early continence rates were similar (p <0.001). None of the patients showed bladder neck contracture in two groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The current study proves that the barbed suture provides shorter anostomosis times and early catheter removal compared to the monofilament suture.

23.
Otolog Hematopoetik Kök Hücre Nakli Olan Anti Hbc Pozitif Hastalarda Antiviral Profilaksinin Önemi
The Importance of Antiviral Prophylaxis in Anti Hbc Positive Patients with Autologous Haematopoietic Stem Cell Transplantation
Sabahat Çeken, Merih Kızıl Çakar, Gülşen İskender, Duygu Mert, Habip Gedik, Göknur Yapar Toros, Mehmet Sinan Dal, Fevzi Altuntas, Mustafa Ertek
doi: 10.5505/aot.2020.81894  Sayfalar 523 - 531
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, otolog hematopoietik kök hücre nakli (HSCT) olan hastalarda HBV reaktivasyonunu etkileyen faktörleri araştırmak ve HBs Ag negatif/AntiHbc IgG pozitif hastalarda hepatit profilaksisinin gerekliliğini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, 500 yataklı bir eğitim hastanesinde yapılan retrospektif gözlemsel kohort çalışmasıdır. HSCT için immünosüpresif tedavi alması planlanan hastalar Hbs Ag, Anti HBs ve Anti Hbc IgG bakılarak HBV açısından tarandı. Çalışma popülasyonu Mayıs 2012 - Aralık 2018 tarihleri arasında hastanemizde otolog HSCT olan ve Anti Hbc IgG için pozitif olan hastalardan oluşmaktaydı.
BULGULAR: HSCT uygulanan 328 hastanın HBs Ag, Anti Hbs ve Anti Hbc IgG test sonuçları incelendi. Ortanca yaş 59'du (Aralık: 23-66 yaş) ve hastaların 63'ü (% 65,6) erkekti. HBs-Ag negatif / Anti Hbc IgG pozitif hastaların beşinde (gizli hepatit) HBV-DNA pozitifliği saptandı. Bu hastalara nükleoz(t)id (NA) profilaksisi uygulandı. Hbs Ag negatif hastaların toplam 52'si (% 61.9) NA profilaksisi aldı. Herhangi bir antiviral profilaksi almayan 32 hastanın dördünde (% 12.5), nakilden sonraki ortanca 9. ayda (6-13 ay) HBV reaktivasyonu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: HBs Ag negatif/anti-HBc IgG pozitif olan otolog HSCT alıcılarına, HBV reaktivasyonu riski göz önüne alınarak, antiviral profilaksi uygulanmalıdır. Lammivudin (LAM) bu hastalar için profilaksideki potent NA'lar kadar etkilidir ve 12 aylık süre profilaksi için yeterlidir
INTRODUCTION: The aim of the study is to investigate the factors affecting HBV reactivation in patients with autologous hematopoietic stem cell transplantation (HSCT) and to evaluate the necessity of hepatitis prophylaxis in HBs Ag negative/AntiHbc IgG positive patients

METHODS: The study is a retrospective observational cohort study conducted in a 500-bed teaching hospital. Patients who were planned to get immunosuppressive therapy for malignancy were screened for HBV by Hbs Ag, Anti HBs, and Anti Hbc IgG levels. The study population was consisted of patients, who had autologous HSCT in our hospital between May 2012 and December 2018, and were positive for Anti Hbc IgG.

RESULTS: HBs Ag, Anti Hbs, and Anti Hbc IgG test results of 328 patients who underwent HSCT were examined. The median age was 59 years (Range: 23-66 years) and 63 (65.6%) of them were male. HBV-DNA was detected in low values in five (5.9%) of HBs Ag negative/Anti Hbc IgG positive patients (occult hepatitis). Nucleot(s)ide analogue (NA) prophylaxis was administered to those patients. Totally 52 (61.9%) of the Hbs Ag negative patients received NA prophylaxis. HBV reactivation occurred in four (12.5 %) of 32 patients who did not receive any antiviral prophylaxis, in a median of 9 months (6-13 months) after transplantation
DISCUSSION AND CONCLUSION: Antiviral prophylaxis should be administered to autologous HSCT patients, who are HBs Ag negative/anti-HBc IgG positive, taking into consideration the risk of HBV reactivation. Lamivudine (LAM) is as effective as the potent NAs in the prophylaxis for those patients, and 12 months is enough for prophylaxis.


24.
Covid 19 Pandemi Döneminde Kemoterapi Alan Hastaların Özellikleri Ve Onkoloji Pratiğinde ki Değişiklikler
Characteristics of Patients Who Received Chemotherapy During The Covid 19 Pandemic and Changes in Oncology Practice
Yusuf Acikgoz, Yakup Ergun, GÖKHAN UÇAR
doi: 10.5505/aot.2020.78010  Sayfalar 532 - 538
GİRİŞ ve AMAÇ: Covid 19 pandemi şartlarında, pandemi merkezinde sorunsuz bir şekilde kemoterapi alan hastaların özelliklerinin belirlenmesi ve onkoloji pratiğinde ki değişikliklerin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 01.04.2020 ile 20.05.2020 tarihleri arasında merkezimizde aktif olarak kemoterapi alan ve birbirini takip eden en az iki vizitte nötropenik ateş yada Covid 19 tanısı almayan hastaların verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Numerik ve kategorik değişkenlerin kıyaslanması için sırasıyla Wilcoxon testi ve Mc-Nemar analizi kullanıldı. Analizler sonucunda çift yönlü p değeri raporlandı ve 0.05'in altında ki değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 98 hasta dahil edilmiştir. Tüm grupta median takip süresi 20 gün idi (6-48). Hastaların ortanca yaşı 59 (28-82) olup, tüm grupta 52 (53%) erkek hasta ve 46 (%47) kadın hasta yer almaktaydı. Birinci vizitte granulocyte-colony-stimulating factor (G-CSF) verilen hasta sayısı 50 (%51) iken, ikinci vizitte G-CSF verilen hasta sayısı 37 (%38) idi (p=0.035). İkinci vizitte öksürük (%8 vs %1, p=0.039), balgam (%8 vs %0, p=0.016) ve halsizlik (%18 vs %8, p=0.004) şikayetlerinin birinci vizite kıyasla daha az olduğu saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda hastaların Covid 19 semptomları açısından sorgulanması ve laboratuar olarak normal limitler içerisinde kalınarak kemoterapilerinin sorunsuz bir şekilde alabildikleri saptanmıştır. Ayrıca, G-CSF kullanım oranlarının ise pandemi öncesine göre literatürde belirtilen oranlardan daha fazla olduğu saptanmıştır.
INTRODUCTION: To determine the characteristics of patients who received chemotherapy in the pandemic center under Covid 19 pandemic conditions and to investigate the changes in oncology practice.
METHODS: The data of patients receiving chemotherapy in our center between 01.04.2020 and 20.05.2020 and who were not diagnosed with neutropenic fever or Covid 19 in at least two consecutive visits were retrospectively analyzed. Wilcoxon and Mc-Nemar tests were used for comparison of numerical and categorical variables, respectively. We reported two-sided p value and <0.05 were considered statistically significant
RESULTS: A total of 98 patients were included in the study. Median follow-up time was 20 days in the whole group (6-48). The median age of the patients was 59 (28-82), and there were 52 (53%) male patients and 46 (47%) female patients. While number of patients who received granulocyte-colony-stimulating factor (G-CSF) at the first visit was 50 (51%), number of patients who received G-CSF at the second visit was 37 (38%) (p = 0.035). Cough (8% vs 1%, p = 0.039), sputum (8% vs 0%, p = 0.016) and fatigue (18% vs 8%, p = 0.004) were found to be more common in the second visit compared to the first visit.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was shown that patients could receive chemotherapy without any problems by examining for Covid 19 symptoms and with normal limits of laboratory. In addition, the rates of G-CSF use were found to be higher than the rates in the literature compared to the pre-pandemic.

OLGU SUNUMU
25.
Neoadjuvan Kemoterapi Rejimi 'sisplatin doksorubisin' ve Cerrahinin Ardından Anaplastik Tiroid Kanseri Olan Bir Hastanın Sağkalımı - Bir Olgu Sunumu
Survival of a Patient with Anaplastic Thyroid Cancer Following Neoadjuvant Chemotherapy Regimen ‘cisplatin doxorubicin’ And Surgery - A Case Report
Gökhan Giray Akgül, ebru esen, ismail erturk, MÜJDAT TURAN, Melih Akıncı
doi: 10.5505/aot.2020.49932  Sayfalar 539 - 542
Anaplastik tiroid karsinomu (ATC), etkili sistemik tedavileri olmayan nadir görülen, ölümcül bir hastalıktır. ATC genellikle hızlı büyüyen tiroid kitlesi ile birlikte özofagus ve trakeadaki kitle etkisine bağlı olarak disfaji, disfoni veya ses kısıklığı, stridor ve dispne semptomlarına neden olan lokal semptomlarla gösterir.
Boyunda şişlik nedeniyle hastanemize sevk edilen 56 yaşındaki kadın hasta olgusunu sunuyoruz. Tiroidde boynunun sol tarafında palpe edilebilen, sert, hareketsiz bir tümör ve palpe edilebilen, hareketsiz bir lenf nodu saptandı. Hastaya birinci basamak tedavi olarak 75 mg / m2 / gün cisplatin, 21 günde bir doksorubisin 60 mg / m2 / gün 21 günde bir 6 kür kemoterapi rejimi uygulandı. 6 kür kemoterapi sonrası F18-FDG-PET’ de kitle saptanmadı. Radyolojik olarak tam remisyon sağlandı. Hasta 2 hafta sonra opere edildi. Total tiroidektomi, bilateral santral ve sol modifiye radikal servikal lenf nodu diseksiyonu yapıldı. Cerrahi olarak tam R0 rezeksiyonu sağlandı.
Sağkalım açısından en iyi sonuçlar, cerrahi, eksternal radyoterapi ve kemoterapiyi birleştiren multidisipliner bir tedavi ile elde edilir. Fakat multidisipliner tedaviye rağmen, tedaviye yanıtlar umut verici değildir. Birinci basamak neadjuvan kemoterapi rejimleri, özellikle cerrahi tam R0 rezeksiyon şansı az olan hastalarda tercih edilebilir bir seçenek olabilir.
Anaplastic thyroid carcinoma(ATC) is a rare, lethal disease with no effective systemic therapies. ATC usually manifests itself with the local symptoms due to a rapidly enlarging thyroid mass, that causing dysphagia, dysphonia or hoarseness, stridor, and dyspnea symptoms due to mass effect on the esophagus and trachea.
We report the case of a 56 year-old woman who was referred to our hospital due to swelling in the neck. A palpable, hard, immobile tumor was observed in the left side of his neck in thyroid, along with a swollen, palpable, immobile lymph node. The patient underwent chemotherapy regimen as cisplatin 75 mg/m2/day at D1, doxorubicin 60 mg/m2/day D1, every 21 days) regimen as first-line therapy for six cycles. No mass was detected in F18- FDG-PET after six cycled of chemotherapy. Complete remission was achieved radiologically. The patient underwent surgery after two weeks. Total thyroidectomy, bilateral central and left modified radical cervical lymph node dissection were performed. A surgical complete R0 resection was achieved.
The best results in terms of survival are obtained with a multidisciplinary treatment combining surgery, external beam radiotherapy and chemotherapy. Despite multidisciplinary treatment, responses to treatment are not promising. Neoadjuvant chemotherapy can be a preferable choice especially for the one who have a little chance for surgical complete R0 resection.

26.
Yetişkinlerde Spermatik Kord Hidrosel: Olgu Sunumu ve Literatürün Gözden Geçirilmesi
Encysted Spermatic Cord Hydrocele in Adults: A Case Report and Review of the Literature
Barış Esen, Serdar Sarıdemir, Gulbin Guleryuz Bolsu, Ayşe Ceren Doğanözü
doi: 10.5505/aot.2020.70037  Sayfalar 543 - 546
Spermatik kord hidrosel (SCH), testisler fetal gelişim sırasında skrotuma inerken, processus vaginalis'in (PV) kapanması esnasında bir anormallikten kaynaklanır. Testis üzerindeki spermatik kord boyunca kapalı bir sıvı toplanmasıdır. İki tür SCH vardır. “Encysted” tipi hem proksimal hem de distal uçlarda kapalıdır ve periton boşluğu ile iletişim kurmaz. Füniküler tip iç inguinal halkada proksimal kaynaklıdır ve distal olarak kapalıdır, bu nedenle periton boşluğu ile iletişim kurar. Literatürde olguların çoğu pediyatrik hastalarda bildirilmiştir ve erişkinlerde SCH oldukça nadirdir. Burada inguinal şişlik ve aralıklı kasık ağrısı ile başvuran 51 yaşında bir erkekte encysted tipte bir SCH olan bir olguyu sunuyoruz.
Spermatic cord hydrocele (SCH) is caused by an aberration in the closure of the processus vaginalis (PV) as the testicles descend into scrotum during fetal development. It is an enclosed fluid collection along the spermatic cord above the testicle. There are two types of SCH. The “encysted” type is closed at both proximal and distal ends and does not communicate with the peritoneal cavity. Funicular type is patent proximally at the internal inguinal ring and closed distally, thus communicates with the peritoneal cavity. In the literature, most of the cases were reported in pediatric patients and SCH in adults is extremely rare. Herein we present a case with an encysted type of SCH in a 51-year-old male presenting with inguinal swelling and intermittent groin pain.

DAVETLI DERLEME
27.
COVID-19 Pandemisi Sürecinde Meme Radyolojisi
Breast Radiology Practices During The Covid-19 Pandemic
Irmak Durur Subasi
doi: 10.5505/aot.2020.13540  Sayfalar 547 - 550
Meme kanseri taramasının en önemli amacı, kanserin erken evrede yakalanarak meme kanserine bağlı ölümlerin azaltılmasıdır. COVID-19 salgını, hastaların ve sağlık çalışanlarının sağlık durumu ile ilgili acil bir sorun olarak kısa bir süre önce dünya gündemini ve genel kaygıları değiştirmiştir. Hala meme taramanın amacı mortaliteyi azaltmaktır; ancak bunun COVID-19 (SARS-COV-2) kaynaklı ölümlere neden olmaması için ayrıntılı rehberler oluşturulmalıdır.
The most important goal of breast cancer screening is to detect cancer at an early stage and reduce deaths due to breast cancer. The COVID-19 pandemic has recently changed the world agenda and general concerns as an urgent issue regarding the health status of patients and healthcare workers. Still, the goal of breast screening is to reduce mortality; However, detailed guidelines should be created so that this does not cause deaths from COVID-19 (SARS-COV-2).



LookUs & Online Makale