ONLINE ISSN: 2148-7669
ISSN: 0304-596X






Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Baskıdaki Makaleler Online Makale Gönder






Acta Oncol Tur.: 49 (1)
Cilt: 49  Sayı: 1 - 2016
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA
1.
Kolorektal Kanserli Hastalarda Küratif Tedavi Sonrası Karaciğer Metastazını Predikte Eden Faktörler
Predictive Factors Of Liver Metastasis After Curative Treatment For Colorectal Cancer
Cemil Hocazade, Nuriye Yıldırım, Yakup Bozkaya, Gökhan Uçar, Nurullah Zengin
doi: 10.5505/aot.2016.25993  Sayfalar 1 - 5
GİRİŞ ve AMAÇ: Kolorektal kanserler dünya genelinde en sık görülen kanserlerden biridir. Karaciğer metastazı tanıdan kısa bir süre sonra gelişebilir. Daha önce tedavi almış kolorektal kanserli hastalarda karaciğer metastazektomi yapılması 5 yıllık sağkalımı %20-40 oranında arttırabilir. Bu çalışmada erken evre kolorektal karsinomlu hastaların karaciğer nüksünü erken dönemde predikte edebilecek faktörleri araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniğinde 2009 Ocak- 2014 Ağustos aylarında takibe alınarak tedavi planı yapılan non-metastatik 517 hasta dahil edilmek üzere değerlendirildi. Birinci grupta karaciğer dışı nüksü olan hastalarla beraber nüks olmadan takibe devam edilen hastalar varken 2.grupta ise karaciğer metastazı gelişen hastalar mevcuttu. Hastaların tanı anındaki laboratuar sonuçları receiver operating characteristic (ROC) curve analizi uygulanarak laktat dehidrogenaz (LDH), karsinoembriyonik antijen (CEA) ve gama glutamil transferaz (GGT) için cut off değerleri belirlendi (sırasıyla, 400 U/L, 50 ng/ml ve 90 U/L).
BULGULAR: Univariate analizde CEA değeri yüksek olan 20 hastanın 7’sinde (%35), düşük olan 206 hastanın 28’inde (%8,7) kc metastazı gelişmişti (p<0,001). LDH değerine göre karaciğer nüksüne bakıldığında ise yüksek olan 15 hastanın 5’inde (%33,3), düşük olan hasta grubunda 189 hastadan 17’sinde (%9) takipte karaciğer metastazı gelişti (p=0,003). GGT değerine göre ise yüksek olan 15 hastanın 5’inde (%33,3), düşük olan 244 hastanın 24’ünde (%9,8) karaciğer nüksü gelişmişti (p=0,005). Multiple lojistik regresyon analizi ile değerlendirildiğinde LDH anlamlılığını korumaktaydı (p=0,047, OR 7,8: 1,02-59,3).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Karaciğer metastazı kolorektal kanser tanısı alan hastalarda surveyi etkileyen önemli bir faktördür. Bizim çalışmamızda LDH yükseliğinin karaciğer nüksünü predikte etmede kullanılabilecek uygun bir fakör olduğu görüldü fakat bu sonucun prospektif randomize çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.
INTRODUCTION: Colorectal cancer (CRC) is one of the most commonly detected cancers worldwide. Liver metastasis might develop shortly after the diagnosis of colorectal cancer. Liver metastasectomy might improve the five year survival rate to 20-40% in patient with previously treated CRC. We aimed in this study to evaluate the predictive factors to liver metastases in patients with newly diagnosed non metastatic CRC.
METHODS: Five hundred and seventeen non-metastatic colorectal patients followed at Medical Oncology Department of Ankara Numune Training and Research Hospital between January 2009 and August 2014 were evaluated retrospectively. Patients were divided in to the two subgroups. Group 1 consisted of non-metastatic and metastatic patients except liver metastases. Group 2 consisted of patients with liver metastases. Laboratuary results at the time of diagnosis were evaluated with receiver operating characteristic (ROC) Curve analysis and cut-off values were determined for lactate dehydrogenase (LDH), carcinoembryonic antigen (CEA) and gama glutamil transferase (GGT) with (400 U/L, 50 ng/ml and 90 U/L, respectively).
RESULTS: There were 7 cases (%35) with high CEA levels in Group 2 and 28 (%8,7) cases in Group 1. There was a significant difference between this subgroups in univariate analysis (p<0,001). According to LDH levels, there were 5 (%33,3) liver metastases in high LDH group and 17 (%9) liver metastases in low LDH group (p=0,003). There were 5 cases (%33,3) of liver metastases in patients with high GGT and 24 cases(%9,8) in patients with low GGT (p=0,005). LDH was remained only significant factor after multiple logistic regression analysis (OR 7,8: 1,02-59,3).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Hepatic metastases from colorectal cancer were an important predictive factor of overall survival. In our study we showed that high LDH levels at the time of diagnosis might be useful predictive factor of liver metastases. We need prospective randomized studies to determine effect of high LDH levels in colorectal cancer.

2.
İleri evre kolorektal kanser hastalarında trombinle aktive fibrinolizis inhibitörü (TAFI), doku faktör yolak inhibitörü (TFPI) ve protrombin fragment 1+2.
Thrombin activatable fibrinolysis inhibitor (TAFI), tissue factor pathway inhibitor (TFPI), and prothrombin fragment 1+2 levels in patients with advanced colorectal cancer
Tarık Salman, Leyla Demir, Çağatay Arslan, Mazit Koldaş, Umut Varol, Utku Oflazoğlu, Yüksel Küçükzeybek, Ahmet Alacacıoğlu, Uğur Yılmaz
doi: 10.5505/aot.2016.22932  Sayfalar 6 - 12
GİRİŞ ve AMAÇ: Tromboembolizm kanser hastalarında yaygın olarak görülmektedir. Kolorektal kanser gelişimi ve progresyonu sırasında koagülasyon ve fibrinolitik sistemdeki pek çok molekül aktive olmaktadır.Trombinle aktive fibrinolizis inhibitörü (TAFI), doku faktör yolak inhibitörü (TFPI) ve protrombin fragmant 1+2 koagülasyon ve fibrinoliziste yeni tanımlanan moleküllerdir.Bu çalışmanın amacı ileri evre kolorektal kanser hastalarında klinikopatolojik özelliklerle TAFI, TFPI ve protrombin fragment 1+2 düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Seksen iki ileri evre kolorektal kanser hastası (32 metastatik,50 lokal ileri hasta) çalışmaya alındı.Serum TAFI, TFPI, and prothrombin F1+2 düzeyleri enzim bağlı immünosorbent yöntemi (ELISA) ile saptandı. Hastaların klinikopatolojik özellikleri tıbbi kayıtlardan retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: 28 (%34) kadın ve 54 erkek (%66) olgu çalışmaya alındı. Olguların ortalama yaşı 56 idi. Hastalarda plasma TAFI, TFPI ve protrombin F1+2 düzeyleri sırasıyla %70, %71 ve %96 oranında yüksek olarak saptandı. Protrombin F1+2 düzeyleri düşük performans skoru olan hastalarda yüksek bulundu. TFPI düzeyleri tümör grade 2 ve 3 olan hastalarda yüksek bulunurken TAFI düzeyleri rektal kanser hastalarında daha yüksek bulundu.Yaş, cins, beden kitle endeksi, metastatik ve lokal ileri hastalık, tümör çapı, vasküler invazyon, perinoral invazyon karsinoembriyonik antijen, hemoglobin ve trombosit sayısı ile TAFI, TFPI ve prothrombin F 1+2 düzeyleri arasında anlamlı ilişki bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yüksek grade’li tümörlerde TFPI düzeylerinin yüksek bulunması tümör grade’i ile koagülasyon sistemi arasındaki ilişkinin bir belirtisi olarak düşünülmüştür. Düşük performanslı hastalarda protrombin fragmant 1+2 düzey yüksekliği bu hastalarda daha aktif bir koagülasyon kaskadını göstermektedir. Rektal kanser hastalarındaki TAFI yüksekliği bu hastaların daha kötü giden seyri ile ilişkili olabilir.
INTRODUCTION: Thromboembolism is common in cancer patients. During colorectal cancer development and progression, many molecules located in coagulation and fibrinolytic systems are activated. Thrombin activatable fibrinolysis inhibitor (TAFI), tissue factor pathway inhibitor (TFPI) and prothrombin fragment 1+2 (F1+2) are newly identified molecules involved in coagulation and fibrinolysis. The aim of this study was to investigate the relationship between clinicopathologic characteristics and TAFI, TFPI and F1+2 levels in patients with advanced colorectal.
METHODS: Eighty-two patients (32 metastatic, 50 locally advanced disease) diagnosed with colorectal cancer in the medical oncology clinic. Serum TAFI, TFPI, and prothrombin F1+2 levels were evaluated via enzyme-linked immunosorbent assay. Clinicopathologic characteristics of the patients were investigated retrospectively from the medical records of the patients.
RESULTS: There were 28 (34%) females and 54 males (66%) included in the study. The mean age of the participants was 56 years. The plasma TAFI, TFPI, and prothrombin F1+2 levels were high in 70, 71, and 96% of the patients, respectively. Prothrombin F1+2 levels were higher among patients with lower performance scores. TFPI levels were higher among patients with tumor grades of 2 and 3. TAFI levels were higher among rectal cancer cases. Age, gender, BMI, metastatic or locally advanced disease, size of tumor, vascular invasion, perineural invasion, carcinoembryonic antigen, hemoglobin and thrombocyte levels were not associated with TAFI, TFPI, and prothrombin F 1+2 levels
DISCUSSION AND CONCLUSION: Higher TFPI levels in case of tumors at higher stages can indicate that there is an association between tumor grade and coagulation cascade. The higher prothrombin F1+2 levels, an indicator of active coagulation cascade, among patients with low performance scores may indicate that the coagulation cascade of these patients is more active. Higher TAFI levels among rectal cancer patients may be related to the natural course of the disease.

3.
Malign Tümörlerde Alt Ekstremite Uzun Kemikleri Patolojik Kırıklarının Cerrahi Tedavi ve Fonksiyonel Sonuçları
Surgery and Functional Results of Pathological Fractures of Long Bones of Lower Extremities in Malignant Tumors
Halil Akdeniz, İsmail Burak Atalay, Volkan Kaya, Emre Özanlağan, Güray Toğral
doi: 10.5505/aot.2016.65487  Sayfalar 13 - 20
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı; alt ekstremite uzun kemiklerinde malign patolojik kırıkların cerrahi ve fonksiyonel sonuçlarını değerlendirmek ve bu sonucu etkileyebilecek faktörleri ortaya koyabilmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya alt ekstremite uzun kemiklerindeki malign patolojik kırık nedeniyle tedavi edilen 24‘ü erkek 21‘i kadın 45 hasta dahil edildi. Olguların yaşları 14-80 arasında ve ortalama yaş 59.8 idi. Hastalar ortalama 10.3 (1-60) ay süreyle takip edildi. Patolojik kırık lokalizasyonları 32 hastada femur proksimal, 7 hastada femur diafiz, 6 hastada ise femur distal yerleşimli idi.
BULGULAR: Fonksiyonel değerlendirmede Enneking’in MSTS skorlaması kullanıldı. Hastalarımızın tüm serilerdeki ortalama postoperatif MSTS skoru % 57.6 (% 26- % 93) idi. Bu oran Femur proksimali için ortalama % 57.3, Femur diafiz için ortalama % 61.7, Femur distal için ortalama % 54.6 olarak bulunmuştur. Tüm seride: Mükemmel: 3 (% 6), iyi: 12 (% 27), Orta: 16 (% 36), kötü 14 (% 31) sonuç elde edilmiştir. Sonuçlarımız litaratürle benzerdir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Uzun kemik metastazlarının tedavi algoritmasının düzenlenmesi ve uygun cerrahi tedavinin planlanması halen günümüzde önemli bir problemdir. Tedaviye karar vermede ve hastaların evrelendirilmesinde onkolojinin temel prensipleri uygulanmalı ve multidisipliner bir yaklaşım sergilenmelidir. Cerrahi tedavide amaç ağrıyı azaltmak ve sonrasında hastaya yük verebileceği bir ekstremite kazandırmaktır.
INTRODUCTION: The aim of this study is to analyze the surgical and functional results of malign pathologic fractures of long bones of lower ekstremity and the factors releated with this results.
METHODS: 45 patients (24 male and 21 female) were included in the study who were treated with the diagnosis of pathologic fractures in the lower extremities. Mean age of the patients were between 14-80 years and average 59.8 years. Patients were followed up with a mean period of 10.3(1-60) months. 32 patients had proximal femur, 7 patients had femoral diaphysis and 6 patients had distal femoral fractures.
RESULTS: Enneking’s MSTS classification system was used for functional assesment. The average postoperative score was 57.6(% 26- % 93) in all series. This average score was % 57.3 for proximal femur, % 61.7 for distal femoral diaphysis and % 54.6 for distal femur. Excellent results were recorded for 3(% 6), good results for 12(% 27), average results for 16 (% 36)and poor results for 14 (% 31) patients. The results were similar with literature.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The treatment algorithm and proper surgical technique is still a major problem in long bone metastases. While deciding the treatment method, we should use the basic oncologic rules and perform mutidisciplinar approach. The aim is to decrease pain and to provide a weight bearing extremity.

4.
Prostat karsinomunda CD105 ve CD31 ile araştırılan mikrovasküler yoğunluğun klinik ve histopatolojik bulgularla ilişkisi
Relation between clinical, histopathological properties and microvessel density assessed by CD105 and CD31 in prostate carcinoma
Egemen Akıncıoğlu, İlke Evrim Seçinti, Olcay Kandemir, Ege Can Şerefoğlu
doi: 10.5505/aot.2016.00719  Sayfalar 21 - 26
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmayı, prostat kanserinde, tümör dokusunda ve tümör çevresinde CD105 ve CD31 ile araştırılan mikrovasküler yoğunluğun (MVY) histopatolojik ve klinik bulgularla ilişkisini araştırmak amacıyla planladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda, Patoloji Bölümünde incelenmiş 100 radikal prostatektomi materyali klinik ve histopatolojik bulguları açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Her bir materyaldeki tümör dokusuna ve tümör çevresine CD105 ve CD31 immünohistokimyasal belirteçleri uygulandı. Tümoral ve peritümöral CD105 ve CD31 ile MVY ekspresyonu, klinik ve histopatolojik bulgularla karşılaştırıldı.
BULGULAR: Tümör dokusunda CD105 ve CD31 ile MVY, tümör çevresindekinden anlamlı olarak fazla bulundu (p<0.001). Tümör çevresindeki CD105 ile boyanan damar sayısı, tümör çevresindeki CD31 ile boyanan damar sayısından anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.001). Tümör dokusundaki CD105 MVY ile preoperatif serum total PSA düzeyi, tümör hacmi, perinöral invazyon, lenf düğümü metastazı ve lokal invazyon arasında anlamlı ilişki bulundu (sırasıyla r=0,338 ve p<0,001, p= 0,003, p= 0,009, p= 0,044). Tümör dokusundaki CD31 MVY ekspresyonu ile patolojik evre, cerrahi sınırda tümör bulunması ve veziküloseminalis invazyonu arasında anlamlı ilişki bulundu (sırasıyla r=0,228 ve p= 0,022, p=0,034).Tümör çevresindeki CD105 ve CD31 MVY ekspresyonu ile klinik ve histopatolojik bulgular arasında anlamlı ilişki görülmedi (p > 0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tümör dokusundaki CD105 ve CD31 MVY’nun, prognostik açıdan önemli klinik bulgularla ilişkili olması, tümör pogresyonunda anjiogenezin önemini vurgulamaktadır. Bu bulgu anti-anjiojenik ajanları içeren yeni tedavi modalitelerinin gelişmesini sağlayacaktır.
INTRODUCTION: We designed this study in order to investigate the relation between histopathological and clinical properties in prostatic carcinoma patients and microvessel density (MVD) of tumoral and peritumoral tissue, assessed by CD105 and CD31 expression.
METHODS: A total of 100 radical prostatectomy samples, have been evaluated retrospectively with clinical and histopathological findings. Immunohistochemical markers of CD105 and CD31 were applied to the tumoral tissue and surroundings of tumor. Relation between tumoral and peritumoral CD105, CD31 and clinical or histopathological findings was evaluated.
RESULTS: CD105 and CD31 together with MVD have been found more significant in the tumoral tissue than the periphery (p<0,001). CD105 expression in the peritumoral tissue was significantly lower than the CD31 expression. A significant correlation has been found between CD105 MVD in the tumoral tissue and the preoperative serum total PSA levels and tumor volume (r=0.259, p=0.009, r=0.198, p=0.049, respectively). Tumoral CD105 expression was significantly higher in cases with perineural invasion, lymph node metastasis and local invasion (p=0.003, p=0.009, p=0.044). CD31 expression was significantly correlated with pathological stage (r=0.228, p= 0.022, p=0,034, respectively). Cases with seminal vesicle invasion and extracapsular extension had with significantly higher CD31 MVD. No significant correlation was found between peritumoral tissue MVD and clinical or histopathological findings.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Finding of association between CD105 and CD31 in the tumoral tissue and prognostic clinical findings, supports the importance of angiogenesis in tumoral progression. This may reveal new treatment modalities for research involving anti-angiogenic agents.

5.
Onkoloji Hastanesi Erişkin Yoğun Bakım Ünitesinde İnvaziv Araçla İlişkili Hastane Enfeksiyonları: Beş Yıllık Değerlendirme
Invasive Device Related Nosocomial Infections in Adult Intensive Care Unit of an Oncology Hospital: Evaluation of Five Years
Gülşen İskender, Sabahat Çeken, Mustafa Cihat Oğan, Habip Gedik, Fazilet Duygu, Mustafa Ertek
doi: 10.5505/aot.2016.48030  Sayfalar 27 - 34
GİRİŞ ve AMAÇ: İnvaziv araç ilişkili hastane enfeksiyonları sürveyansının enfeksiyon kontrol önlemlerinin planlanmasında önemli rolü vardır. Bu çalışmada amacımız, 2009-2013 yılları arasında yoğun bakım ünitesinde yatan hastalarda invaziv araç ilişkili hastane enfeksiyonlarının değerlendirmesi ve malignite varlığının mortalite oranları üzerindeki etkisini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz yoğun bakım ünitesinde hastane enfeksiyonlarına yönelik aktif sürveyans yapılmaktadır. Hastalara ait veriler Ulusal Hastane Enfeksiyonları Sürveyansı Ağı kayıtlarından alınmıştır. Mikroorganizma tanımlaması klasik yöntemlerle yapılmış, VITEK 2 otomatize sistem ile teyit edilmiştir. Hastane enfeksiyonu tanısı “Centers for Diseases Control and Prevention” kriterlerine göre konulmuştur.
BULGULAR: Yoğun bakım ünitesinde hastane enfeksiyonu insidansı bu dönem içinde ortalama 40,75/1000 hasta günü olup, %85-100’ünü invaziv araç ilişkili hastane enfeksiyonları oluşturmuştur. Santral venöz kateter kullanım oranı ile santral venöz kateter ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonu hızlarında beş yılda anlamlı azalma saptanmıştır (p= 0,0005). Santral venöz kateter ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonları ve ventilatör ilişkili pnömonilerde Gram negatif basiller daha fazla izole edilmiş ve özellikte Acinetobacter spp’ nin önemli sorun teşkil ettiği gözlemlenmiştir. Kateter ilişkili üriner sistem enfeksiyonlarında Gram negatif basiller ve kandidalar en çok izole edilen mikroorganizmalar olmuştur. İnvaziv araç ilişkili hastane enfeksiyonu gelişen maligniteli hastalarda yoğun bakım mortalite oranı 2013 yılında, diğer hastalara göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p= 0,010).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastanemizde santral venöz kateter ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonu hızlarında bir miktar gerileme varken diğer invaziv araç ilişkili enfeksiyonların yüksek seyrettiği gözlemlenmiştir. Yoğun bakım ünitemizde Acinetobacter spp enfeksiyonlarının ciddi bir problem oluşturduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca invaziv araç ilişkili hastane enfeksiyonu olan hastalarda malignite varlığının yoğun bakım mortalite oranlarını artırdığı gözlemlenmiştir.
INTRODUCTION: Surveillance of invasive device related nosocomial infections is important for planning infection control procedures. We aimed to evaluate these infections in intensive care unit patients during the period between 2009 and 2013 and the effect of malignancy on mortality rates in this group.
METHODS: Surveillance of nosocomial infections is done prospectively in our intensive care unit. The data of patients were recorded from our national surveillance system. The causative microorganisms of nosocomial infections were classified by conventional methods and verified by VITEK 2 automated system. “Centers for Diseases Control and Prevention” criteria were used to diagnose nosocomial infections.
RESULTS: Mean nosocomial infection incidence in this period was 40,75/1000 patient days and 85-100% of them were invasive device related nosocomial infections. We found that the usage of central venous catheter and catheter related bloodstream infection rates were declined significantly during this period (p: 0,0005). Gram negative bacilli, especially Acinetobacter spp were the most common microorganisms that caused catheter related blood stream infections and ventilator associated pneumoniae. Gram negative bacilli and Candida spp. were the most common microorganisms causing catheter related urinary tract infections. Intensive care unit mortality rates were statistically higher in patients with malignancy than the others in 2013 (p: 0,010).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We observed that catheter related blood stream infection rates were decreased during the study period while catheter related urinary tract infections and ventilator associated pneumoniae rates did not change during the study period. Acinetobacter baumannii is a serious problem in our intensive care unit. We observed that intensive care unit mortality rate is higher in patients with invasive device related nosocomial infections in the presence of malignancy.

OLGU SUNUMU
6.
Prostat Kanseri Duodenum Metastazı: Nadir Olgu Sunumu
Duodenum Metastasıs of Prostate Cancer: A Rare Case Presentatıon
Ferit Aslan, Emine Benzer, Mustafa Cengiz, Havva Yeşil Çınkır, Fatma Buğdaycı Başal, Hüseyin Kanmaz, Fatih Yıldız, Emrah Eraslan, Necati Alkış, Berna Öksüzoğlu, Umut Demirci
doi: 10.5505/aot.2016.47965  Sayfalar 35 - 38
Prostat kanseri erkeklerde çok sık görülen bir kanserdir. En sık metastaz yerleri lenf nodu ve kemiklerdir. Ancak uzun sağ kalım süresi olan hastalarda nadir olarak hipofiz, larinks ve cilt tutulumu da olabilmektedir. Gastrointestinal sistem tutulumları da ancak vaka sunumu şeklinde literatürde bildirilmiştir. Duodenum metastazı, 2014 yılına kadar 3 vakada bildirilmiştir. Biz de yaygın kemik metastatik olan bir hastada gelişen izole duodenum metastazlı hastayı sunmayı amaçladık.
Prostate cancer is the most common cancer in males. The most common metastatic regions for prostate cancer are the lymph nodes and bone. Unexpected metastasis sites, such as the pituitary gland, larynx, and skin, have been reported which is associated with long survival. Gastrointestinal system involvement has been also reported as case presentations. Until 2014, duodenum metastasis was reported in three patients. Herein, we aimed to present a patient who had widespread bone metastasis, as well as isolated duodenum metastasis at diagnosis.

7.
Tiroid Bezinde Eş Zamanlı Papiller Karsinom ve Medüller Karsinom
Concurrent Thyroid Papillary Carcinoma and Medullary Carcinoma in The Thyroid
Uygar Olgen, Gülay Dilek, Cihangir Özaslan
doi: 10.5505/aot.2016.94695  Sayfalar 39 - 42
Tiroid bezinde papiller tiroid karsinomu ve medüller tiroid karsinomunun birlikte oluşumu nadir bir durumdur. Papiller tiroid karsinomu folliküler hücrelerden kaynaklanırken medüller tiroid karsinomu parafolliküler hücrelerden kaynaklanır. Bu olgu sunumunda tiroiddeki nodülden ince iğne aspirasyon biopsisi sonucu folliküler neoplazi olması nedeniyle total tiroidektomi yapılan ve operasyon sonrası patolojik incelemesi papiller karsinom ve aynı lobda medüller karsinom olarak raporlanan 65 yaşında erkek hasta sunuldu.
Papillary thyroid carcinoma and medullary thyroid carcinoma in the thyroid gland is a rare condition. Papillary thyroid carcinoma originates from follicular cells, medullary thyroid carcinoma originates from parafollicular cells. We report the case of a 65 years old man who developed a thyroid follicular neoplasia. The patient was operated to our department with total thyroidectomy. In the pathological examination of the specimen showed papillary carcinoma and medullary carcinoma in the right lobe.

8.
Akustik Nörinoma İle İlişkili Göz Tutulumu Ve Tedavisi
Acoustic Neuroma Related Eye Involvement and Its Treatment
Tuğba Göncü, Sevin Çakmak, Fatih Mehmet Adıbelli, Ali Akal, Mehtap Kocatürk
doi: 10.5505/aot.2016.52386  Sayfalar 53 - 56
Akustik nörinom, vestibulokohlear sinirin vestibüler kısmından köken alan serebellopontin açıda en sık rastlanan iyi huylu bir tümördür. Kırk altı yaşında kadın hasta sağ göz kapağını kapatamama, dışa bakamama şikayetleriyle kliniğimize başvurdu. Beş yıl önce akustik nörinom nedeniyle ameliyat geçirdiği öğrenilen hastanın yapılan muayenesinde sağ periferik fasiyal paralizisi, ezotropya, sağ dışa bakış kısıtlılığı ve korneada his kaybı tespit edildi. Hastaya fasiyal sinir felci bulgularını düzeltmek için orta yüz kaldırma ve levator menteşe yöntemi ile levator geriletme ameliyatı yapıldı. Abdusens felci için ise Foster sütür ile Hummelsheim split tendon transpozisyonu uygulandı. Ameliyat sonrası bulgularında belirgin düzelme izlendi. Bu olguda akustik nörinom cerrahisi sonrası ortaya çıkan göz şikayetlerine yaklaşım tartışıldı.
Acustic neuroma is the most common bening tumor of cerebellopontine angle which is originated from vestibular portion of the vestibulocochlear nerve. Fourty-Six year-old female patient was admitted to our clinic with complaints of inability to close her right eye. She had history of a acustic neuroma operation 5 years ago. Her ophthalmic examination revealed right peripheral facial paralysis, right esotropia, underactivity of the left lateral rectus muscle and impaired corneal sensation. Therefore, mid-face lift combined with levator hinge procedure was performed for facial nerve paralysis. Hummelsheim split tendon transfer with Foster modification was performed for abducens paralysis. After these procedures, a satisfactory result was achieved. In this report, acoustic neuroma related eye involvement and its treatment was discussed.

9.
Sphingomonas paucimobilis kaynaklı tümör rezeksiyon protezi enfeksiyonu: Vaka sunumu
The report of tumor resection prosthesis infection due to Sphingomonas paucimobilis: A case report
Recep Öztürk, Murat Aydın, Murat Arıkan, Güray Toğral, Güle Aydın, Bedii Şafak Güngör
doi: 10.5505/aot.2016.57070  Sayfalar 57 - 60
Sphingomonas paucimobilis genellikle altta yatan bir komorbit hastalık ile beraber patojenite gösteren fırsatçı bir enfeksiyon ajanıdır. Sphingomonas paucimobilis bakteriyemi, ventilatör ilişkili pnömoni, intravasküler kateter ilişkili enfeksiyonlar, menenjit, peritonit, osteomyelit, septik artrit, postoperatif endoftalmit, plevral ampiyem, splenik apse, üriner trakt enfeksiyonları ve bilier trakt enfeksiyonları da dahil olmak üzere çok çeşitli enfeksiyonlarla ilişkilendirilmiştir. Bu vaka takdiminde osteosarkoma nedeni ile endoprostetik tümör rekonstrüksiyonu yapılan bir olguda, Sphingomonas paucimobilis'in neden olduğu prostetik eklem enfeksiyonu bildirilmiştir. Bu olgu S. paucimobilis'in neden olduğu, tümör rezeksiyon protezi eklem enfeksiyonu raporudur.
Sphingomonas paucimobilis is an opportunistic infectious agent that generally shows its pathogenicity by accompanying an underlying comorbid disease. It is recognized that Sphingomonas paucimobilisis associated with many infections, including: bacteremia, ventilator related pneumonia, intravascular related catheter infections, meningitis, peritonitis, osteomyelitis, septic arthritis, postoperative endophthalmitis, pleural empyema, splenic abscess, urinary tract infections and biliary tract infections.
The present report described a prosthetic joint infection, caused by Sphingomonas paucimobilis, in a patient who had endoprosthetic tumor reconstruction due to osteosarcoma. It chronicles the prosthetic joint infection with endoprosthetic tumor reconstruction in the literature caused by S. paucimobilis.

10.
Tipik dermatoskopik bulguları olan Akral lentiginöz malign melanom vakası
An Acral lentiginous melanoma case with typical dermoscopy findings
Hamza Aktaş, Ahmet Şiyar Ekinci, Onur Eşbah
doi: 10.5505/aot.2016.33043  Sayfalar 61 - 63
Akral lentiginöz malign melanom (ALMM) nadir görülen ve kötü prognozlu bir malign melanom alt tipidir. Sıklıkla ileri evrede tanı alır. Karakteristik dermatoskopik bulguları olan bir ALMM vakası sunmaktayız.
Acral lentiginous malignant melanoma (ALMM) a rare subtype of malignant melanoma with poor prognosis. It is often diagnosed at advanced stage. We present a ALMM case with characteristic dermoscopy findings.

11.
Meme Kanserinin Supra- ve İnfratentorial Kistik Metastazları: Olgu Sunumu
Supra- and Infratentorial Cystic Metastases of Breast Cancer: Case Report
Necati Tatarlı, Yusuf Emrah Gergin, Selçuk Özdoğan, Bilgehan Solmaz, Mehmet Tiryaki, Dilek Yavuzer, Tufan Hiçdönmez
doi: 10.5505/aot.2016.87004  Sayfalar 64 - 67
Meme kanserinin kranial metastazları; kemik, dura veya beyin parankimine olmaktadır. Semptomlar metastazın lokalizasyonuna göre değişir. Kitleler; solid, kistik veya parsiyel kistik şekilde olabilirler. Meme kanserinin kistik intrakranial metastazları oldukça nadirdir. Cerrahi sonrası radyoterapi ve/veya kemoterapi uygulanır. Kırksekiz yaşında bayan olgu, baş ağrısı ve generalize tonik-klonik nöbet şikayetleri ile başvurdu. Sekiz yıl önce sol meme kanseri nedeniyle sol total mastektomi ve sol koltukaltı lenfadenektomi ameliyatı yapılmış. Patolojisi adenoid kistik karsinom olarak gelmiş. Lenf nodlarında metastaz tespit edilen olguya adjuvan kemoterapi uygulanmış. Meme ameliyatından sekiz yıl sonra yapılan kranial MRG’sinde (Manyetik Rezonans Görüntüleme) sol frontalde ve serebellar orta hatta büyük kistik kitle lezyonları tespit edildi. Yapılan PET-CT (Pozitron Emisyon Tomografi) incelemesinde, başka herhangi bir organında metastaz tespit edilmedi. Meme açısından yapılan genel cerrahi konsültasyonunda herhangi bir patoloji bulunmadı. Her iki kranial lezyon nedeniyle bir hafta arayla iki kez ameliyat edilen olgunun yapılan patolojik incelemesinde, kistik meme kanseri metastazı tespit edildi. Ameliyat sonrasında olguya tüm beyin radyoterapi uygulandı. Kemoterapi uygulanmadı. Bu olgu dolayısıyla kranial kistik metastazlarda, ender de rastlansa meme kanseri metastazlarını ayırıcı tanıda düşünmemiz gerektiğini vurgulamak istedik.
Breast cancer is most frequently metastasize dura, bone and parenchyma in cranial tissue. Symptoms vary according to the location of the metastasis. Masses may be solid, cystic and partial cystic form. Cystic intracranial metastases of breast cancer is very rare. Radiotherapy and/or chemotherapy could be performed after surgery. Forty-eight-year-old female patient was admitted with complaints of headache and generalized tonic-clonic seizure. Patient underwent surgery for cancer of the left breast for eight years ago. Left total mastectomy and left axillary lymphadenectomy was performed. Pathology was determined as adenoid cystic carcinoma. Adjuvant chemotherapy was applied to patients with lymph nodes metastasis detected. Cranial MRI (Magnetic Resonance Imagination) was performed after eight years after breast surgery. In the left frontal and cerebellar midline, large cystic mass lesions were detected in cranial MRI. PET–CT (Positron Emission Tomography) examination was not detected in any other organ metastases. There was no pathology in terms of breast surgery consultation. Both cranial lesions were underwent surgery twice in one week. In the pathological examination of the patient, cystic breast cancer metastasis was detected. Whole brain radiotherapy was performed to the patient after surgery. We want to emphasize that in cranial cystic metastasis, rarely come across if breast cancer metastasis should be considered in differential diagnosis.



LookUs & Online Makale