ISSN 0304-596X | E-ISSN: 2148-7669
ACTA ONCOLOGICA TURCICA - Acta Oncol Tur.: 42 (3)
Cilt: 42  Sayı: 3 - 2009
1.
Inflammatory Breast Cancer: Single Çenter Experience
İnflamatuvar Meme Kanseri Serimiz: Tek Merkez Deneyimi
Başak Bala USTAALİOĞLU ÖVEN, Ahmet BİLİCİ, Mesut ŞEKER, Taflan SALEPÇİ, Emre YILDIRIM, Umut KEFELİ, Metin KEMENT, Mahmut GÜMÜŞ
Sayfalar 93 - 99
İnflamatuvar meme kanseri (İMK), meme kanserlerinin %1-6’sını oluşturup, lokal ileri meme kanserine göre daha kötü prog-nozludur. İMK’li 41 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalıksız sağkalım (DFS), gene! sağkalım (OS) ve prognostik faktörler univariyete analiziyle değerlendirildi. Hastaların median yaşı 46 idi. Tanı sonrası 28 (%68) hasta öpere olabildi. Yirmi bir (%51) hastaya median iki kür neoadjuvan kemoterapi (KT) verilmişti. Adjuvan KT olarak antrasiklinli ve taksanlı rejimler kullanılmıştı, %66 hasta adjuvan radyoterapi verilmişti. Median 19 ay takip edilen hastaların üç yıllık OS ve DFS oranları sırasıyla %81 ve %49.8 idi. Median DFS 28.8 ayken, median OS zamanına ulaşılamadı. Univariyete analizinde, neoadjuvan KT OS’u, perinö-rat invazyon, c-erbB2 pozitifliği ise DFS’yi predikte eden faktörler olarak bulundu (p< 0.05). Multivariyete analizinde ise sağkalım predikte eden faktör saptanmadı (p> 0.05). Yeni gelişmelere rağmen, İMK günümüzde halen hızlı progresyon ve uzak metastaz yapma riskine sahiptir. Daha fazla hasta sayısı içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.
Inflammatory breast cancer (IBC) is the %1-6of breast cancer and had a worse prognosis than locally advanced breast cancer. Forty-one patients with IBC were analysed retrospectively. Disease free sun/ival (DFS), overall survival (OS), prognostic fac-tors were evaluated by univariety analysis. Median age of patients was 46. After the diagnosis, 28 patients underwent mastectomy. Median two cycles of neoadjuvant chemotherapy (CT) was given to 51% patients. Taxanes and antracyclines included regi-mens were given as adjuvant CT and also adjuvant radiotherapy was given 66% of patients. For the 19 months of follow-up time, three years OS and DFS rates were 81% and 49.8% respectively. Median DFS was 28.8 months, median OS was not reached. We found that neoadjuvant CT was related OS, perineural invasion, c-erbB2 expression was related with DFS by univariety analysis (p< 0.05). Hovevver, there was not any prognostic factor related survival by multivariety analysis. IBC stili has bad prognosis, larger studies with more patients are needed.

2.
The Effect of Irıtravenous Paracetamol on Morphine Consumption Used for Post-Operative Pain After Modified Radical Mastectomy
Modifiye Radikal Mastektomi Operasyonlarında Postoperatif Analjezi Amaçlı Uygulanan İntravenöz Parasetamolün Morfin Tüketimi Üzerine Etkisi
Cengizhan EMRE, Gonca TUNCEL, Menşure KAYA, Özgür CANOLER, Mehmet Özgür YILDIRIM, Nihal KADIOĞULLARI
Sayfalar 100 - 104
Postoperatif ağrı tedavisinde parasetamoi, tek başına veya opioidlerle kombine edilerek kullanılmaktadır. Bu çalışmada, modifiye radikal mastektomi uygulanan hastalarda postoperatif analjezi amacıyla kullanılan intravenöz (IV) parasetamolün morfin tüketimi üzerine etkisi araştırıldı. Genel anestezi ile modifiye radikal mastektomi uygulanacak ASA l-lll 60 hasta çalışmaya alındı. Premedikasyon yapılmayan hastalar kapalı zarf çekme yöntemiyle randomize olarak iki gruba ayrıldı (Grup P; n= 30, Grup S; n= 30). Anestezi indüksiyonu 1-2 pg/kg fentanil, 0.15 mg/kg cisatrakuryum ve 2-2.5 mg/kg propofol, idame %1-2 sevofluran, %66 N20/02 ile sağlandı. Grup P'ye cerrahi bitiminden bir saat önce ve postoperatif 24 saat süreyle, altı saat arayla 1 g IV paraseta-mol 15 dakika in füzyon şeklinde uygulandı. Grup S'ye aynı zaman aralıklarında şalin in füzyonu yapıldı. Postoperatif her iki gruba da morfin ile hazırlanmış hasta kontrollü analjezi cihazı bağlandı. Morfin dozları 5 mg yükleme dozu, beş dakika kilit süresi ve 1 mg bolus olarak ayarlandı. Vizüel analog skala (VAS) >4 ise 5 mg IV morfin botus dozu yapıldı. VAS ağrı skorları, sedasyon, solunum sayısı, kalp hızı, kan basıncı, Sp02, total morfin tüketimi ve yan etkiler takip edildi. Demografik özellikler her iki grupta benzerdi. Grup P'de morfin tüketimi %40 daha az bulundu (p< 0.001). istenilen ve verilen bolus sayısı Grup S'de anlamlı olarak daha fazlaydı (p< 0.001). VAS skorları parasetamoi uygulanan grupta daha düşüktü (p< 0.008). Bulantı, kusma, idrar retansiyonu ve kaşıntı gibi yan etkiler Grup S'de daha fazla görülmekle birlikte istatistiksel olarak anlamlı değildi. Bu çalışmada, postoperatif ağrı tedavisinde kullanılan IV parasetamolün etkin bir analjezi sağlarken morfin tüketimi ve istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber yan etki insidansını azalttığı gösterildi.
Paracetamol is combined with opioids or used alone for management of post-operative pain. İn this study, we investigated the effect of intravenous (IV) paracetamol on morphine consumption used for post-operative pain after modified radical mastectomy. SixtyASA l-lll patients scheduled for modified radical mastectomy under general anesthesia were randomly allocated into two groups by using closed envelope system (Group P; n= 30, Group S; n= 30). Anesthesia was induced with fentanil 1-2/vg/kg, cisatracurium 0.15 mg/kg and propofol 2-2.5 mg/kg, maintained with sevoflurane 1-2%, N20 66%/Oz. Group P received paracetamol 1 g, infused in 15 minutes one hour before the end of surgery and at six hours intervals in post-operative 24 hours. Şaline infusion was given to Group S at the same time. Ali patients were connected to a patient controlled analgesia device adjusted to deliver morphine 5 mg as loading, 1 mg bolus and five minutes lock-out time. A bolus of morphine 5 mg was administered if visu-al analog scale (VAS) s 4. l/AS scores, sedation, respiratory rate, heart rate, blood pressure, Sp02, morphine consumption and side effects were recorded. Demographic parameters were similar. Morphine consumption was less in Group P (p< 0.001). The demand and delivery doses of morphine was higher in Group S (p< 0.001). VAS scores were lower in paracetamol group (p< 0.008). Aithough the side effects such as nausea-vomiting, urinary retention and itching were more in Group S, it was not sta-tistically significant. İn this study, aithough statistically not significant, we have demonstrated that paracetamol used for post-operative pain can reduce morphine consumption and side effects while providing an effective analgesia.

3.
Implantations of Central Venous Ports with Chest Catheter Insertion Via the Subclavian Vein in Oncology Patients: A Single Çenter Experience
Onkoloji Hastalarında Göğüs Duvarı Yerleşimli Santral Venöz Kateter Uygulamaları: Tek Merkez Deneyimi
Yekta Altemur KARAMUSTAFAOĞLU, Yener YÖRÜK, Taner TARLADAÇALIŞIR, Sedat KOÇAL, Sevinç TİRYAKİ YAĞCI, İrfan ÇİÇİN
Sayfalar 105 - 108
Bu çalışmada amaç uzun dönem damar yolu açıklığının sağlanması; beslenme veya kemoterapi gereken erişkin onkoloji hastalarında göğüs duvarına implante edilebilir port kateterin güvenlik, uygunluk, konfor ve komplikasyonlarının değerlendirilmesidir. 01 Kasım 2006-15 Şubat 2009 tarihleri arasında 132 hastaya subklavyen ven yoluyla port kateter yerleştirildi. Bu 132 hastanın, 61 (%46)’i erkek ve 71 (%>54)’i kadındı. Ortalama yaşları 55.8 (18-86) idi. Kateterin ortalama kalış süresi 255 gün (301150 kateter günü) olarak belirlendi, işleme ilişkin 21 (%15.5) komplikasyon oluştu (beş pnömotoraks, beş yara yeri enfeksiyonu, dokuz arter ponksiyonu, bir kateter tıkanması, bir kateterin koparak kırılması). İşleme bağlı erken komplikasyon oranı %10.3 ve geç komplikasyon oranı %5.1 olarak kaydedildi. Kateter iki hastada infeksiyon ve bir hastada koparak kırılma nedeniyle çıkartıldı. Kateter hastaların büyük çoğunluğunda (n =129, %97.8) fonksiyonel olarak çalışmaktadır. Subklavyen ven yolu ile tamamen implante edilebilir venöz port takılması işlemi kemoterapi ve beslenme için güvenli ve konforlu bir yoldur. Bununla birlikte, potansiyel ciddi komplikasyonları ve kozmetik sıkıntıları da beraberinde getirebilmektedir.
Evaluation of safety, comfortability and reliability of implantable venous port catheter insertion via the subclavian vein in oncology patients and complications of subcutaneous venous chest ports in adult patients. Port catheter was inserted in 132 patients via subclavian vein, from November 01, 2006 to February 15, 2009. Of the 132 patients, 61 (46%) were men and 71 (54%) were women. The mean age was 55.8 (range: 18-86). Mean duration of cathetere stay was 255 days (range: 30-1150 catheter days). in 21 (15.5%) procedures, the foitowing related complications occured (pneumothorax in five, infections in five, arteriai punctu-res in nine, obstruction in one, breakage of catheter in one). Procedure related early complication rate was 10.3%, and late complications occured at a rate of 5.1 %. Catheter removai was required in three patients due to two catheter infections and one spon-taneous breakage of the catheter. İn the vast majority 97.8% n =129) of the patients the device has stili been functioning nor-mally. The results indicate that the use of a totally implantable venous access system insertion via subclavian vein is a comfor-table and reliable method for chemotherapy administration and nutrition. Hovvever, Central venous catheters are associated with a number of potentially serious complications and can be cosmetically distressing.

4.
Pleural Effusions Associated vvith Lung Cancers
Akciğer Kanserlerine Eşlik Eden Plevra Sıvısı
Naciye KARATAŞ, Ege GÜLEÇ, Ümran TORU, Peri ARBAK, Ali Nihat ANNAKKAYA
Sayfalar 109 - 113
Plevra sıvısının eşlik ettiği akciğer kanseri tablosunda prognozun sıklıkla kötü olduğu bilinmektedir. Kliniğimizde 2003-2009 yılları arasında görülmüş plevra sıvısının eşlik ettiği 44 akciğer kanseri hastasının kayıtları değerlendirildi. Olguların 39 (%88.6)’u erkek, 5 (%11.4)'i kadındı. Olguların yaş ortalaması 62.8 ± it.7 (36-93) idi. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) tamlı olgu sayısı 33 (%75.0) iken, küçük hücreli akciğer kanseri tamlı olanların sayısı 11 (%25.0) idi. KHDAK olgularının çoğunluğunu (16 olgu) yassı hücreli akciğer Ca oluştururken, kalanları (yedi olgu) adenokanser, büyük hücreli (iki olgu) ve tiplendirilememiş (sekiz olgu) idi. Olguların çoğunlukla T4 (%43.2), N1 (%27.3), MO (%43.2) ve evre 4 (%36.4) dağılımına uyduğu gözlendi. Olguların plevra sıvısı sıklıkla sağ akciğerde (%43.2), minimal (%45.5), kitle ile aynı tarafta (%88.6), eksüda içeriğinde (%61.4), mikroskobik olarak direkt muayene ile değerlendirilmemişti (%61.4). Kemoterapi uygulanan ve sıvıda regresyon gözlenen olguların oranı ilk kürde yüksek iken sonraki kürlerde azaldı (%39.1 -» %9.1). Plevra sıvısı stabil kalan olguların oranı ilk kürden itibaren artarak tüm kürlerde %50’nin üstünde seyretti (%56.6 -> %63.6). Plevra sıvısında progresyon gözlenen olguların oranı ilk kürden son kürlere giderek artış gösterdi (%4.3 -> %27.3). Sonuçta; akciğer kanserlerinde plevra sıvısının daha sıklıkla ileri evrelerde izlenebildiği, olguların çoğunun minimal sıvılı olduğu ve kitle ile sıvının aynı tarafta yer aldığı gözlendi, ilk kürde sağlanan sıvıda regresyon yanıtının diğer kürlerde azaldığı ve sıvıda progresyon oranının ilerleyen kürlerde arttığı gözlendi.
İt has been known that prognosis is poor in lung cancer vvith pleural effusion. The records of 44 lung cancer patients vvith pleural effusion admitted to our clinic betvveen 2003-2009 were evaluated. Thirty nine patients (88.6%) were male and five of them were (11.4%) femaie. Mean age of patients was 62.8 ± 11.7 (minimum 36-maximum 93) years. Thirty three patients (75.0%) were diagnosed as non small celi lung cancer (NSCLC) whereas remaining (25.0%) were presented as small celi lung cancer. Most of the cases (16/33) were diagnosed as sçuamous celi cancer in patients vvith NSCLC vvhereas the remaining were ade-nocarcinoma (seven cases), large celi cancer (two cases) and non-classified NSCLC (eight cases). The stages in most of the cases were presented as T4 (43.2%), N1 (27.3%), MO (43.2%) and stage (36.4%). Pleural effusion was in right side (43.2%) and minimal (45.5%) in size in the majority of cases. Most of the pleural effusions were in the same side vvith tumor (88.6%>), were exudative (61.4%>) and were not evaluated microscopically (61.4%). The ratio of the patients undement chemotherapy and presented vvith regression in pleural effusion was high after the first course then it decreased in the later courses (39.1 %> -»9.1 %>). The ratio of patients vvhose effusions remained stable after the first course increased in the later courses and remained above 50% (56.6%> -»63.6%>). The ratio of patients vvith Progressive pleural effusions increased in the later courses (4.3%> ->27.3%o). İn conclusion; pleural effusion might be mostly seen in the later stages of lung cancer. Most of the pleural effusions were minimal and located at the same side vvith tumor. The regression response that was achieved in the first course of chemotherapy decreased in the later courses. Progression in pleural effusions increased in the later courses.

5.
Is Arm and Shoulder Position Important After Mastectomy?
Mastektomi Sonrası Kol ve Omuzun Pozisyonu Önemli midir?
Lütfi DOĞAN, Melih AKINCI, Bahadır ÇETİN, Gamze KIZILTAN, Niyazi KARAMAN, Mehmet ALTINOK
Sayfalar 114 - 117
Modifiye radikal mastektomi (MRM)'den sonra seroma oluşumunu azalttığı düşünüldüğü için ameliyattan sonraki 7-10 gün arası hastanın ameliyat tarafındaki kolu gövdesine bitişik tutulur ve omuz eklem hareketlerine bu süre içinde müsaade edilmez. Bu çalışmanın amacı mastektomi sonrası erken dönemde ameliyat tarafındaki omuzun abdüksiyonda, kolun elevasyonda tutulmasının erken mastektomi komplikasyonlarına ve omuz ağrısına etkisini araştırmak ve geç dönemde omuz eklem hareket açıklığına katkısını sorgulamaktır. Meme kanseri nedeniyle MRM yapılan ve göğüs duvarına radyoterapi uygulanan 50 ardışık hasta çalışmaya dahil edildi. Birinci gruptaki hastalar omuz egzersizlerine başlanana kadar omuzları abdüksiyon, kolları elevasyonda olacak şekilde yatırıldılar. İkinci gruptaki hastalar ise egzersizlere kadar geçen dönemde omuzları addüksiyonda olacak şekilde kolları gövdelerine yapışık şekilde tutuldular. Hastaların sübjektif ağrı şikayetleri, ağrısız olarak yapabildikleri omuz abdüksiyon seviyeleri ve ienfödem durumları tespit edildi. Her iki gruba 25’er hasta dahil edildi. Birinci grupta beş hastada seroma saptandı ve beş hastadan toplam 410 mL seroma drene edildi, ikinci grupta altı hastada toplam 490 mL seroma drene edildi. Sübjektif ağrı şikayetlerine göre, birinci gruptaki hastaların 12'sinde derece 1, ikinci gruptakilerin 15’inde ise derece 2 seviyesinde ağrı olduğu anlaşıldı. Altı ay sonunda birinci grupta hastaların ortalama 134 ± 15.8 derece omuz abdüksiyonunu ağrısız olarak yapabildikleri saptandı. İkinci grupta bu rakam 131 ± 16.1 derece olarak bulundu. Her iki grupta ikişer hastada kolda İenfödem tespit edildi. MRM yapılan hastalarda, ameliyat sonrası omuzun addüksiyonda tutularak hareketsiz bırakılmasının erken dönem yara komplikasyonlarını önlemedeki rolü tartışmalıdır. Omuzun açık tutulmasının geç dönem eklem hareket açıklığına katkısının araştırılması için daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır.
Arm adduction and immobilisation of the shoulder in early days of modified radical mastectomy (MRM) is believed to prevent seroma formation. The aim of this study is to evaluate the effects of ipsilateral shoulder abduction and arm elevation on postoperative early complications of MRM, range of shoulder motion and pain during follow-up period. Fifty consecutive patients who had been operated vvith MRM and given radiotherapy to the chest wall have been evaluated. The patients in group 1 had infor-med to arm abduction and elevation while the others in group 2 wanted to have their arms adducted. Shoulder, arm and chest wall pain was evaluated vvith the Lent-Soma pain scale. Range of shoulder motion was evaluated vvith goniometer. The mean age of 25 patient in group 1 was 52.7 years, the days needed for ciosed suction drains was 6.3 vvith a total drainage of 860 mL. Five patients vvith seromas in this group needed aspirations vvith a drainage of 410 mL. These vaiues recorded for group 2 (n= 25) vvere 53.1 years, 6.7 days and 890 mL, respectively. Six patients in this group had seroma vvith a drainage of 490 mL. Tvvelve patients in group 1 reported grade 1 pain and 15 patients in group 2 reported grade 2 pain. Mean painless arm abduction rates vvere 134 ± 15.8 degree for group 1, and 131 ± 16.1 degree for group 2. The difference betvveen groups for range of shoulder motion was not significant (p= 0.421). Further research vvith more patients is needed for better evaluation of these parameters.

6.
Abdominal Wall Endometrioma: Case Report
Karın Duvarı Endometriyoması: Olgu Sunumu
H. Hakan MERSİN, Gökçe ACUN, Uğur BERBEROĞLU
Sayfalar 118 - 120
Karın duvarı endometriyomaları, başta sezaryen olmak üzere histerotomi yapılan jinekolojik girişimlerden sonra insizyon veya skar dokusunda gelişebilen, endometriyum bez ve stromasından oluşan bir kitledir. Genellikle insizyon bölgesinde yerleşen bir kitleye neden oldukları için sıklıkla insizyonel fıtıkla karışır ve hastalar genellikle genel cerrahlara başvurur. Ameliyat öncesi tanı konulması zordur. Nadir bir lezyon olan karın duvarı endometriyomasının tanı ve tedavi planını, güncel literatür ışığında tartışmak üzere tedavi ettiğimiz bir olgumuzu sunmak istiyoruz. Dört yıl önce sezaryen ameliyatı geçiren 36 yaşındaki kadın hasta son bir yıldır, karın sol alt kadranda ağrı ve kitle yakınması ile başvurdu. Yüzeyel ultrasonografide 14 mm x 12 mm boyutlarında, içerisinde kalsifikasyonlar bulunan hipoekoik nodüler lezyon, bilgisayarlı tomografide yaklaşık 1 cm çapında nodüler yumuşak doku izlendi. Kitleden yapılan ince iğne aspirasyon biyopsisi ile tanı konulamayan hasta eksizyon planlanarak ameliyata alındı. Sol rektus abdominis kası içinde, kasın kılıfını da tutan yaklaşık 2 cm çapındaki kitle, etrafındaki sağlam doku sınırlarından eksize edildi. Histopatolojik inceleme sonucu endometriyoma olarak rapor edildi. Sonuç olarak, karın ağrısı ile birlikte karın duvarında kitle olan kadın hastalarda, periyodik ağrı ve başta sezaryen olmak üzere geçirilmiş jinekolojik ameliyat öyküsü olması endometriyoma olasılığını akla getirmelidir.
Abdominal wall endometriosis is a vvell-circumscribed mass composed of endometrial gland and stroma which may develop after a gynecologic surgery such as a cesarean section, at the scar of incisions. Since they usually appear as a mass at the inci-sion area which can be mistaken for incisional hernia, patients submit to general surgeons. Correct pre-operative diagnosis is difficult. İn the light of current literatüre, we would tike to discuss the diagnosis and treatment planning of abdominal wall endometriosis, which is a rare lesion, by means of a case treated in our clinic. A 36-years-oid female patient who underwent a cesarean section four years ago presented vvith ongoing abdominal pain and mass at the left lovver quadrant since last year. Superficial ultrasonography showed a 14 mm x 12 mm hypoechoic nodular lesion vvith calcifications. Approximately 1 cm dia-meter nodular soft tissue was detected at computerized tomography. Fine needle aspiration biopsy was not diagnostic so exci-sional surgery was planned. The lesion in the left rectus abdominis muscle which was 2 cm in diameter was excised vvith safe margins. Histopathological report was endometrioma. As a result, history of previous gynecologic surgery especially cesarean section and periodic pain during the menses in woman patients vvith abdominal pain and abdominal vvall mass should raise sus-picion of endometrioma.

7.
Presentation of Acute Myeloid Myeloid Leukemia Preceded by Myelodysplastic Syndrome with Multiple Extramedullary Infıltration: Case Report
Yaygın Ekstramedüller Tutulum ile Seyreden Miyelodisplastik Sendromu Takiben Gelişen Akut Miyeloid Lösemi: Olgu Sunumu
Nergiz ERKUT, inci VETEM, Ümit ÇOBANOĞLU, Mehmet SÖNMEZ
Sayfalar 121 - 124
Miyeloid sarkom immatür miyeioid seri hücrelerinden kaynaklanan ekstramedüller bir tümör olup, akut miyeloid lösemi hastalarının %2-8’inde görülür. Lösemiyle birlikte izlenebileceği gibi, lösemi olmaksızın da miyeloid sarkom saptanabilir. Bu hastalarda genellikle ikiden daha fazla organda miyeloid sarkom tutulumu izlenmez. Bu olgu sunumunda son derece nadir görülen akciğer, plevra, lenf nodu, tonsil, böbrek ve karaciğer gibi farklı ekstramedüller organ tutulumunun izlendiği miyelodisplastik sendromu takiben gelişen akut miyeloid lösemi olgusu literatür eşliğinde tartışılmıştır.
Myeloid sarcoma is a rare extramedullary tumor composed of immature myeloid celis. İt is present in 2-8% of patients vvith acute myelogenous leukemia. Myeloid sarcoma is presented vvith or vvithout an associated vvith acute leukemia. Myeloid sarcoma usually don't affect more than two sites of the body. İn the case report, as extremely rare, the patient vvith acute myelogenous leukemia preceded by myelodysplastic syndrome and associated vvith myeloid sarcoma involving lymph nodes, pleura, lung, tonsil, kidney and liver was discussed vvith literatüre.

8.
The Association of Autoimmune Hepatitis and Thyroid Cancer: Case Report
Otoimmün Hepatit ve Tiroid Kanseri Birlikteliği: Olgu Sunumu
Hilmi ATASEVEN, İihami YÜKSEL, Mehmet İBİŞ, Ömer BAŞAR, H. Mehmet TÜRK
Sayfalar 125 - 127
Otoimmün hepatit kronik, progresif bir karaciğer hastalığıdır. Bu hastalar genellikle immünsüpresif tedaviye yanıt verirler. Kortikosteroid ve azatioprin ile tedavi, remisyonu sağlamada köşe taşıdır. Gerekirse diğer immünsüpresif ilaçlar da tedavide kullanılmaktadır. İmmünsüpresif tedavi sonrası malignite gelişimi bilinmektedir. Ayrıca otoimmün hastalıklarla ilişkili lenfoproliferatif hastalıklar da önceden bildirilmiştir. Ancak otoimmün hepatitle birlikte diğer doku malignitelerinde birliktelik daha önce sunulma-mıştır. Biz bu yazıda otoimmün hepatitli bir hastada tedaviye başladıktan 17 ay sonra tiroid papiller karsinoma gelişimini sunduk.
Autoimmune hepatitis is a chronic Progressive liver disease. Patients vvith autoimmune hepatitis usually respond to immu-nosuppressive treatment. Treatment vvith corticosteroids and azathioprine is a milestone in achieving remission but other immu-nosuppressive drugs are also used when necessary. Development of malignancies follovving immunosuppressive treatment is well-known. İn addition, lymphoproliferative disorders associated vvith autoimmune diseases has been reported previously. Co-existence of autoimmune hepatitis and malignancies in other tissues, hovvever, has not been presented before. İn this report, we presented a case vvith autoimmune hepatitis developing thyroid papillary carcinoma 17 months after the initiation of therapy.

9.
Ultrasonography, Doppler Ultrasonography and Magnetic Resonance Imaging of a Acute Lymphoblastic Leukemia Case Presented vvith Orbital Mass at the Time of Diagnosis
Tanı Anında Orbital Kitle Şeklinde Prezente Olan Akut Lenfoblastik Lösemi Olgusunun Ultrasonografi, Doppler Ultrasonografi ve Manyetik Rezonans Görüntüleme Bulguları
Kemal ARDA, Nazan ÇİLEDAĞ, Pelin DEMİR GÜMÜŞDAĞ, Elif AKTAŞ
Sayfalar 128 - 131
Sağ orbital kitle ile prezente olan B-hücreli akut lenfoblastik lösemili 21 yaşında kadın olgunun ultrasonografi, Doppler ultrasonografi ve manyetik rezonans görüntüleme bulgularını literatür eşliğinde sunmayı amaçladık. Yirmi bir yaşında kadın olgu yaklaşık iki aydır görme kaybı ve gözde kızarıklık yakınması ile hastanemize başvurdu. Yapılan fizik muayenede sağ göz kapağında şişlik, sağda proptozis saptandı. Orbital ultrasonografi, orbital Doppler ultrasonografi yapıldı, sağ orbitayı doldurarak retroorbital alana uzanan hipoekoik, belirgin vasküler kitle lezyonu saptandı. Yapılan orbital manyetik rezonans görüntülemede sağ orbitayı tümüyle dolduran ve retroorbital alana uzanan TlA’da hipointens, T2A ve yağ baskılı sekanslarda hiperintens, intravenöz kontrast madde enjeksiyonu sonrası heterojen belirgin kontrastlanma gösteren kitle lezyonu görüldü. Lezyonun biyopsisi ve periferik yayma değerlendirme sonrası akut lenfoblastik lösemi tanısı konuldu. Tanı anında orbital kitle ile prezente olan akut lenfoblastik lösemi literatürde oldukça nadir bildirilmiştir. Sağ orbital kitle ile prezente olan akut lenfoblastik lösemi olgusunun görüntüleme bulguları sunulmuştur.
To present the ultrasonography, Doppler ultrasonography and magnetic resonance imaging of a 21-years-old vvoman vvith undiagnosed B-cell acute lymphoblastic leukemia presenting as an orbital mass. A 21-years-old vvoman presented vvith a two months history of right-sided erythema and visual lost. Physical inspection revealed right-sided tearing, lid svvelling, proptosis, and rhinorrhea. Ultrasonography of the orbita shovved a hypoechoic, hypervascular orbital mass lying to the retrobulbar region. Orbital magnetic resonance imaging revealed an orbital mass vvhich had low intensity on T1 images and high on T2-weighted images vvith fat saturation. Post-contrast T1-weighted images shovved heterogeneous enhancement. Biopsy of the lesion and peripheral smear had the diagnosis of pre-B-cell acute lymphoblastic leukemia. The initial presentation of acute lymphoblastic leukemia as an orbital mass is exceedingly rare. Here we report the imaging findings of a case of pre-B-cell acute lymphoblastic leukemia presenting as an orbital lesion.

10.
Gemcitabine PlusPaclitaxel STherapy in a Patient vvith Relapsed Testicular Cancer After High Dose Therapy
Yüksek Doz Tedavi Sonrasında Nükseden Testis Kanserli Bir Hastada Gemsitabin ve Paklitaksel Kurtarma Tedavisi
Ülkü YALÇINTAŞ ARSLAN, Ercan ARPACI, Saadet TOKLUOĞLU, Ayşe DURNALI, Nazan GÖKBAYRAK, Necati ALKIŞ
Sayfalar 132 - 134
Metastatik testis tümörlerinin oldukça büyük bir kısmı platin temelli tedavi ile iyileşir. Sisplatin dirençli yada yüksek doz tedavi uygulamaları sonrası nükseden olguların prognozu oldukça kötüdür. Bu olgu sunumunda 25 yaşında metastatik testis embriyona! karsinoma tanısı alan bir erkek hasta bildirilmiştir. Birinci basamak tedavi olarak bleomisin, etoposid, sisplatin (BEP) kemoterapi rejimi uygulanan hasta beyin metastazı ile nüksetti ve ikinci sıra vinblastin, ifosfamid, sisplatin (VeİP) tedavisi sonrası yüksek doz kemoterapi ve periferik kök hücre nakli uygulandı. Sonrasında nüks hastalık gelişen olguya kurtarma tedavisi olarak gemsitabin, paklitaksel kombinasyonu verildi. Olgu 30. ayda halen remisyonda izlenmektedir.
The majority of patients vvith metastatic non-seminomatous germ celi tumors can be cured by cisplatin based combination chemotherapy. Hovvever, patients vvhose condition is cisptatin-refractory or who have recurrence after high dose chemotherapy have vvorse prognosis. We presented here, a 25 years old male patients was diagnosed metastatic embriyonaI testicular carcinoma. The patients received bleomycin, etoposide, cisplatin (BEP) regimen as first line chemotherapy. He experienced early brain relaps and as second line chemotherapy vinblastine, ifosfamide, cisplatin (VeİP) therapy was used. He undervvent high dose chemotherapy vvith peripheric stem celi rescue. For the patient experienced a second recurrence, gemcitabine and pacli-taxel was administered as salvage chemotherapy. He is alive and is free from disease at 30 months.

LookUs & Online Makale