ONLINE ISSN: 2148-7669
ISSN: 0304-596X






Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Baskıdaki Makaleler Online Makale Gönder






Acta Oncol Tur.: 53 (2)
Cilt: 53  Sayı: 2 - 2020
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA
1.
Prone Pozisyonda Pandüler Meme Radyoterapisi
Pendulous Breast Radiotherapy in Prone Position
Yasemin Güzle Adaş, Muzaffer Bedri Altundağ, Tamer Çalıkoğlu, Serab Uyar, Ali Rıza Üçer, Gülçin Ertaş, Atila Demirkasımoğlu, Sema Durmuş Düzgün, Hayati Abanuz, Erdal Demir, Kenan Özbağı
doi: 10.5505/aot.2020.00378  Sayfalar 189 - 193
GİRİŞ ve AMAÇ: Meme koruyucu cerrahi uygulanmış meme kanseri tanılı hastalarda adjuvan radyoterapi standart tedavidir. Radyoterapi sonrası kozmetik sonuçları en çok etkileyen faktörlerden birisi de meme boyutudur. Bu çalışmanın amacı pandüler meme nedeni ile prone pozisyonda radyoterapi uyguladığımız hastalarda kozmezis ve dozimetrik dağılımının değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Temmuz 2015-Ağustos 2017 tarihleri arasında meme koruyucu cerrahi uygulanmış 17 hastaya prone pozisyonda radyoterapi uygulandı. Hastalara prone meme yatağı ile simülasyon yapıldı ve konvansiyonel fraksinasyonla tüm memeye 50 Gy; tümör yatağına ortanca 14 Gy (10-16 Gy) radyoterapi uygulandı. Tedavi planlama sisteminden hedef hacim ve kritik organların dozimetrik değerlendirmeleri yapıldı. RTOG tokisisite kriterleri kullanılarak akut ve geç yan etkiler değerlendirildi.
BULGULAR: : Meme koruyucu cerrahi uygulanan büyük ve sarkık (panduler) memeli 17 hasta değerlendirildi. Ortalama yaş 59 (38-87); ortalama tümör boyutu 2.2 cm (0,7-5.5 cm) idi. Tüm memeye 50 Gy, tümör yatağına median 14 Gy (10-16 Gy) boost uygulandı. PTV meme minimum, maksimum, ortalama dozları; 3341cGy, 5544 cGy, 5161 cGy;.akciğer ortalama doz ve V5, V20, V30 ortalama yüzdeleri: 414 cGy, %10.5,% 5, %3.6;kalp ortalama doz ve V5,V10,V30 ortalama yüzdeleri; 256cGy, %7.7, %3.3, %1.2; karşı meme maksimum ve ortalama doz; 1128 cGy ve 44 cGy idi.7 hastada grade 2, 1 hastada grade 3 radyodermit gelişti. Ortalama 14.5 aylık (1-24 ay) takipte nüks veya kötü kozmetik sonuç gözlenmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Panduler memelerin supine pozisyonda alınması ile daha çok doz inhomojenitesi görülmekte ve bunun sonucu olarak kozmezis bozulmaktadır. Ayrıca büyük alanların ışınlanması ile akciğer ve kalp toksisitesi artmaktadır. Panduler meme ışınlamalarında prone pozisyon ile iyi doz homojenitesi ve kozmezis sağlanabilmektedir.
INTRODUCTION: Adjuvant radiotherapy is the standard treatment for breast cancer patients who underwent breast conserving surgery. One of the most important factors affecting cosmetic results after radiotherapy is breast size. The aim of this study was to evaluate the cosmesis and dosimetric distribution of patients undergoing radiotherapy in the prone position due to pandular breast.
METHODS: Between July 2015 and August 2017, 17 patients who had breast conserving surgery and radiotherapy were evaluated. Patients were simulated in prone position. Fifty Gy to the breast; median 14 Gy (10-16 Gy) boost to the tumor bed were applied. Dosimetric results were evaluated from treatment planning system. Acute and late side effects were evaluated by using RTOG toxicity criteria.
RESULTS: Seventeen patients with pendulous breasts who underwent breast conserving surgery and radiotherapy were evaluated. The mean age was 59 (38-87); mean tumor size was 2.2 cm (0.7-5.5 cm). Median 50 Gy (48-50 Gy) radiotherapy was applied to the whole breast with a median 14 Gy (10-16 Gy) boost to the tumor bed. PTV minimum, maximum and mean doses were 3341 cGy, 5544 cGy, 5161 cGy; mean dose of lung and V5, V20, V30 values were 414 cGy, 10.5%, 5%, 3.6%; hear tmean dose and V5, V10, V30 values were; 256cGy, 7.7%, 3.3%, 1.2%; maximum and mean doses of the contrlateral breast were 1128 cGy and 44 cGy. In 7 patients grade 2 radiodermitis; in 1 patient grade 3 radiodermitis was observed. There was no recurrence or poor cosmetic outcome during the14.5 months follow-up (1-24 months).
DISCUSSION AND CONCLUSION: More dose inhomogenity is seen in the supine position radiotherapy of pendulous breasts and as a result bad cosmetic results may be observed. Also lung and heart toxicity increases with the irradiation of large areas. Good dose homogenities and cosmetic results may be achieved by prone position.

2.
Opere Mide Kanserli Adjuvan Tedavi Alan Hastalarda Hastalıksız Sağkalım ve Genel Sağkalıma Etki Eden Prognostik Faktörlerin Değerlendirilmesi
Evaluation of Prognostic Factors Affecting Disease-Free Survival and Overall Survival in Patients with Operated Gastric Cancer Treated with Adjuvant Treatment
İrem Bilgetekin, Cengiz Karaçin, Fatma Buğdaycı Başal, Umut Demirci, Ömür Berna Öksüzoğlu
doi: 10.5505/aot.2020.04864  Sayfalar 194 - 203
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda, mide kanserli hastalarda operasyon sonrası hastalıksız sağkalım ve genel sağkalımı etkileyen prognostik faktörlerin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda, Ocak 2014 - Aralık 2018 tarihleri arasında merkezimizde mide kanseri tanısıyla adjuvan tedavi alan 194 hastanın araştırma kapsamında tıbbi kayıtları sistem notlarından ve hasta dosyalarından retrospektif olarak incelendi. Mide kanseri nedeniyle opere olup adjuvan tedavi alan, 18 yaş ve üzerindeki hastalar çalışma grubuna dahil edildi. Sekonder malignite, peritoneal tutulum veya uzak metastaza sahip olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Sağkalım sürelerinin gruplar arası karşılaştırılmasında Log-Rank testi, sağkalım için prognostik faktörlerinin belirlenmesinde Cox Regresyon modeli kullanıldı.
BULGULAR: Çalışma grubunu oluşturan 194 hastanın %66.0’sı erkek, %34.0’ü kadın olup; medyan yaş 60 (26-85) idi. Tek değişkenli analizde, ECOG performans skorunun artışı, ileri Tümör (T), Nod (N), ileri Tümör, Nod, Metastaz (TNM) evresi, artmış metastatik lenf nodu oranı hastalıksız ve genel sağkalım için kötü prognostik faktörler olarak bulundu. Lenfovasküler invazyonun olması ise; yalnızca hastalıksız sağkalım için kötü prognostik faktör olarak saptandı. Cox regresyon analizinde, genel sağkalım için ileri T evresi ve ileri TNM evresi, hastalıksız sağkalım için ise, ileri T evresi bağımsız kötü prognostik faktörler olarak tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Elde edilen sonuçlara göre, opere mide kanserli hastalarda, ileri T evresi ve TNM evresinin genel sağkalım açısından kötü prognostik faktörler olabileceği, ayrıca ileri T evresinin hastalıksız sağkalımı olumsuz etkilediği gösterildi.
INTRODUCTION: The aim of the study was to retrospectively evaluate the prognostic factors affecting the disease-free survival and overall survival in gastric cancer patients after the operation.
METHODS: In the study, the medical records of 194 patients who received adjuvant therapy with the diagnosis of gastric cancer in our center between January 2014 and December 2018 were retrospectively analyzed from the system notes and patient files. Gastric cancer patients aged 18 years or older who underwent operation were included in the study group. Secondary malignancy, peritoneal involvement or distant metastasis were not included in the study group. Log-Rank test was used to compare survival times between groups, and Cox Regression analysis was used to determine prognostic factors for survival.
RESULTS: The median age of 194 patients (66.0% male, 34.0% female) was 60 (26-85). In univariate analysis; poor performance score, advanced Tumor (T) stage, advanced Node (N) stage, advanced Tumor, Node, Metastasis (TNM) stage, and increased metastatic lymph node ratio were found to be poor prognostic factors for disease-free survival and overall survival. Lymphovascular invasion was found only as a poor prognostic factor for disease-free survival. In Cox regression analysis, advanced T stage and advanced TNM stage for overall survival and advanced T stage for disease-free survival were determined as independent poor prognostic factors.
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to the results obtained, it was shown that advanced T stage and TNM stage may be poor prognostic factors in terms of overall survival in patients with operated gastric cancer and also advanced T stage negatively affected disease-free survival.

3.
RENAL nefrometri skoru orta ve yüksek risk grubu renal kitlelerde robot yardımlı parsiyel nefrektominin onkolojik ve fonksiyonel sonuçlarının değerlendirilmesi
Evaluation of oncological and functional outcomes in robot-assisted partial nephrectomy for renal tumors with intermediate and high risk RENAL nephrometry scores
Mehmet Salih Boğa, Ekrem İslamoğlu, Kaan Karamık, Çağatay Özsoy, Murat Savaş, Mutlu Ateş
doi: 10.5505/aot.2020.13284  Sayfalar 204 - 209
GİRİŞ ve AMAÇ: RENAL nefrometri skoru 7 ve üzerinde olan renal kitlelerde robot yardımlı parsiyel nefrektominin perioperatif, onkolojik ve fonksiyonel sonuçlarının değerlendirilmesi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Nisan 2015- Mart 2019 tarihleri arasında robotic parsiyel nefrektomi uygulanan ve nefrometri skoru 7 ve üzeri olan vakaların demografik, perioperatif ve postoperatif verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Soliter böbrekli, sıcak iskemi uygulanmayan, multiple renal kitlesi olan ve retroperitoneal teknikle parsiyel nefrektomi uygulanan hastalar çalışma dışı bırakıldı.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 58.08 ± 12.71 yıl idi. Ortalama tümör çapı, RENAL skor, preoperative eGFR değerleri sırasıyla 4.19 ± 1.56 cm, 7.88 ± 1.12 ve 78.73 ± 18.10 ml/min/1.73m² idi. Ortalama operasyon süresi, kanama miktarı, hastanede kalış süresi sırasıyla 156.15 ± 45.70 dk, 139.06 ± 72.96 mL ve 3.58 ± 1.03 gün şeklindeydi. Açığa ve radikal nefrektomiye dönüş izlenmedi. Cerrahi sınır pozitifliği 2 (4.2%) hastada izlendi. Postoperatif 12. Ay eGFR değişimi -7.19± 8.83 ml/min/1.73m² (9.13%) idi. Yeni başlangıçlı Evre 3-4 kronik böbrek yetmezliği (eGFR< 60 ml/min/1.73m²) oranı 6.3% olarak saptandı. Hastaların ortalama takip süresi 35.08 ± 11.09 ay idi. Takip boyunca kansere bağlı ölüm izlenmezken, genel sağkalım 95.8% olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Robot yardımlı parsiyel nefrektomi RENAL skoru orta-yüksek risk grubu renal kitlelerde güvenilir onkolojik ve fonksiyonel sonuçlarla başarıyla uygulanabilir cerrahi bir yöntemdir.
INTRODUCTION: To evaluate the perioperative, oncological and functional outcomes of robot-assisted partial nephrectomy in renal masses with a RENAL nephrometry score ≥7.
METHODS: Demographics, perioperative and postoperative outcomes of robot-assisted partial nephrectomy with a RENAL nephrometry score ≥7 who operated between April 2015 and March 2019 were retrospectively evaluated. Patients with solitary kidney, zero ischemic, multiple renal mass and partial nephrectomy with retroperitoneal technique were excluded from the study.
RESULTS: The mean age of the patients was 58.08 ± 12.71 years. Mean tumor diameter, RENAL score, preoperative eGFR values were 4.19 ± 1.56 cm, 7.88 ± 1.12 and 78.73 ± 18.10 ml / min / 1.73m², respectively. The mean operation time, estimated blood loss, and length of hospital stay were 156.15 ± 45.70 min, 139.06 ± 72.96 mL and 3.58 ± 1.03 days, respectively. No conversion to open or radical nephrectomy was observed. Positive surgical margin was observed in 2 (4.2%) patients. The 12th month postoperative eGFR change was -7.19 ± 8.83 ml / min / 1.73m² (9.13%). The rate of new-onset Stage 3-4 chronic kidney disease (eGFR <60 ml / min / 1.73m²) was 6.3%. The mean follow-up period was 35.08 ± 11.09 months. Overall survival was 95.8%, while cancer-related death was not observed during follow-up.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Robot-assisted partial nephrectomy with intermediate and high risk RENAL nephrometry scores is a safe surgical method that can be applied successfully with comparable oncological and functional results.

4.
Adneksiyal kitlelerde, intraoperatif frozen section ile final patoloji arasındaki uyumda kappa testinin kullanımı
Concordance between intraoperative frozen section and final pathology in adnexal masses using the kappa test
Hakan Çökmez, Çetin Aydın, İrfan Öcal, Simge Tezel Yozgat
doi: 10.5505/aot.2020.24085  Sayfalar 210 - 218
GİRİŞ ve AMAÇ: Adneksiyal kitlelerin teşhisi için intraoperatif frozen section (IFS) ile final histopatolojik sonuçlar arasındaki uyumu değerlendirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Adneksiyal kitle nedeniyle IFS incelemesi yapılan 274 hastanın verileri retrospektif olarak toplandı. Adneksiyal kitlelerin teşhisinde IFS ve final histopatolojik sonuçlarının uyumu, rastgele uyum oranını düzelterek hesaplayan kappa testi kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: IFS ve final patoloji sonuçları arasındaki genel uyum oranı (%94,0), Cohen’s kappa tablosu ile değerlendirildiğinde güçlü bir uyumu göstermiştir (K = 0,847; p <0,001). IFS sensitivite değerleri benign, borderline ve malign vakalarda sırasıyla %99,0; %68,4 ve %84,0 idi. Spesifite oranları benign, borderline ve malign vakalarda sırasıyla %84,1; %99,2 ve %98,7 idi. Benign, borderline ve malign vakalarda prevalans oranları sırasıyla %74,8; %6,9 ve %18,3 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Adneksiyal kitlelerin teşhisi için IFS ile final patoloji sonuçları arasındaki güçlü uyum, IFS'nin en düşük prevalansa sahip olan borderline vakalar için bile güvenilir olduğunu göstermiştir.
INTRODUCTION: To evaluate the concordance between the intraoperative frozen section (IFS) and final histopathological results for diagnosing adnexal masses.
METHODS: The data of 274 patients who underwent IFS examination of an adnexal mass were collected retrospectively. The concordance of IFS and final histopathological results for diagnosing adnexal masses was evaluated using the Kappa test, which was calculated by correcting the random fit rate.
RESULTS: The overall agreement rate (94.0%) between the IFS and final pathology results showed strong agreement when evaluated with Cohen’s kappa table (K = 0.847; p < 0.001). The IFS sensitivity values were 99.0%, 68.4%, and 84.0% for benign, borderline, and malignant cases, respectively. Specificity ratios were 84.1%, 99.2%, and 98.7% for benign, borderline, and malignant cases, respectively. Prevalence rates were 74.8%, 6.9%, and 18.3% for benign, borderline, and malignant cases, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Strong concordance between IFS and final pathology results for diagnosing adnexal masses showed that IFS is reliable even for borderline cases, which have the lowest prevalence.

5.
Lokalize prostat kanseri nedeniyle radikal prostatektomi uyguladığımız 55 yaş altındaki hastalarımızda uzun dönem onkolojik sonuçlarımız
The long-term oncological results of patients under 55-year-old who underwent radical retropubic prostatectomy for localized prostate cancer
Süleyman Bulut, Samet Şenel, Yalçın Kızılkan, Cüneyt Özden, Binhan Kağan Aktaş
doi: 10.5505/aot.2020.30316  Sayfalar 219 - 224
GİRİŞ ve AMAÇ: Prostat Kanseri (PK) erkeklerde en sık görülen kanser türüdür ve özellikle ileri yaşlarda görülmektedir. Çalışmamızda 55 yaş altında PK tespit ettiğimiz ve Radikal retropubik prostatektomi (RRP) uyguladığımız hastaların uzun dönem onkolojik sonuçları sunuldu.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde Ocak 2000 ile Haziran 2017 tarihleri arasında PK tanısı almış ve RRP uygulanmış 346 hasta çalışmaya dahil edildi ve dataları retrospektif olarak incelendi. Hastalar 55 yaş altı (n: 64 (%18.5)) ve 55 yaş üstü (n: 282 (%81.5)) olmak üzere iki gruba ayrıldı. RRP yapılan hastaların gleason skor (GS), pozitif cerrahi sınır (PCS), seminal vezikül invazyonu (SVİ), lenf nodu invazyonu (LNİ), ekstrakapsüler yayılım (EKY) sonuçları değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmamızda ortalama takip süresi 80.1±36.1 ay idi ve takip esnasında hastaların % 22.3’ünde (n: 77) BCR tespit edildi. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde de BCR ile ilişkili faktörler; serum PSA düzeyinin >20 ng/ml, EKY, SVİ, PCS ve RRP spesmeninde GS olarak tespit edildi (p<0.05). Yaş grupları arasında (55 yaş altı ve üstü) BCR’siz sağkalım oranları bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p: 0.9).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda literatüre paralel olarak yüksek PSA düzeyi, EKY, SVİ, PCS varlığı ve GS yüksekliği ile BCR arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur; ancak yaş grupları ile BCR arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır.
INTRODUCTION: Prostate cancer (PK) is the most common type of cancer in men and is seen especially in older ages. In this study we presented the long-term oncological results of patients who are under 55-year-old underwent radical retropubic prostatectomy (RRP).
METHODS: In this study we diagnosed with PK in 346 patients between January 2000 and June 2017 and underwent RRP in our clinic and their datas were analyzed retrospectively. Patients were divided into two groups (under (n: 64 (%18.5)) and over (n: 282 (%81.5)) 55-year-old). The results of gleason score (GS), positive surgical margin (PSM), seminal vesicle invasion (SVI), lymph node invasion (LNI, extracapsular invasion (ECI) were evaluated.
RESULTS: In our study, the mean follow-up was 80.1 ±36.1months and BCR was detected in %22.3 (n: 77) of patients during follow-up. In multivariate logistic regression analysis, BCR-related factors were; serum PSA level was>20 ng/ml, ECI, SVI, PSM and GS in RRP spesimens (p<0.05). There was no statistically significnt difference in BCR-free survival rates between age groups (under 55-year-old and older) (p: 0.9).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our studyi statistically significant relationship was found between BCR and presence of high PSA level, ECI, SVI, PSM and GS in parallel with the litarature; however there was no statistically significant between agre groups and BCR.

6.
Malign Proksimal Radius Tümörlerinde Single Bone Forearm Prosedürü Sonuçları
The Results of Single Bone Forearm Procedure for Malignant Proximal Radius Tumors
Abdullah Merter, Mustafa Onur Karaca, Kerem Başarır, Yusuf Yıldız
doi: 10.5505/aot.2020.32032  Sayfalar 225 - 230
GİRİŞ ve AMAÇ: Proksimal radius tümörlerinin rezeksiyonu sonrasında, birçok rekonstrüksiyon tekniği tanımlanmış olmasına rağmen, hangi tekniğin en uygun olduğu konusu hala tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı geniş yumuşak doku ve kas tutulumu olan olgularda single bone forearm tekniğinin sonuçlarının araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2008-2014 yılları arasında 9 hastaya en bloc proksimal radius rezeksiyonu ve sonrasında single bone forearm procedürü uygulandı. Ortalama takip süresi 49.1 ay(46-52)dı. Hastalarda VAS(Visual Analog Scale), Quality of Life (SF-30) skoru, modified musculoskeletal tumor society (MSTS) skoru ve diğer üst ekstremitesiyle kıyaslanmak üzere eklem hareket açıklığı(ROM) ve kavrama güçleri karşılaştırıldı. Ayrıca kaynama zamanı, ek cerrahi operasyonlara ihityaç ve nüks açısından da değerlendirildi.
BULGULAR: 6.aydaki ortalama eklem hareketleri açısından, 70°(60°-75°) el bileği ekstansiyonu, 90° (70°-95°) el bileği fleksiyonu, 25° (15°-35°) radial deviasyonu, 25º (15°-29°) ulnar deviasyonu ve 0º supinasyon ve pronasyon olarak ölçüldü. VAS ve SF-30 skorlarında iyileşme sağlanmış olup, ortalama modifiye MSTS skoru %72,77(63-82) olarak ölçüldü. Akciğer metastazından ötürü bir hasta öldü. Rekürrens gözlenmedi. Neoadjuvan radyoterapi almış 3 hasta pseudoartroz sebebiyle yeniden opere edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Single bone forearm tekniği, geniş yumuşak doku tutulumu olan proksimal radius tümörlerinin rezeksiyonu sonrasında rekonstrüksiyon tekniği olarak alternatif ve akılda tutulması gereken bir tekniktir.
INTRODUCTION: Despite several surgical techniques introduced for the treatment of malignant tumors of proximal radius, the most appropriate treatment remains to be undiscovered. The aim of the study is to analyze the results of patients who underwent proximal radius resection and reconstruction with the single bone forearm procedure in malignant tumors involving the proximal radius with large muscle and soft tissue.
METHODS: Between 2008 and 2014, 9 patients with malignant tumors involving the proximal radius were treated by en bloc resection and reconstruction with the single bone forearm procedure. Patients were followed for 49.1(46-52) months. VAS (Visual Analog Scale), Quality of Life (SF-30), modified musculoskeletal tumor society (MSTS) scoring system, range of motion (ROM) and grip strength compared to contralateral side were measured. Also, time of union, need for further operations and recurrence of the tumor were evaluated.
RESULTS: The mean ranges of the ROM of extremity at the follow up of sixth month was 70°(60°-75°), wrist extension, 90° (70°-95°) palmar flexion, 25° (15°-35°) radial deviation, 25º (15°-29°) ulnar deviation, 0º supination, and 0º pronation. VAS and SF-30 were improved dramatically. The mean modified MSTS score was 72.77(63-82)%. Death from lung metastasis occurred in one patient. Recurrence did not occur. Three patients who had been given neoadjuvant radiotherapy underwent pseudoarthrosis surgery.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Single bone forearm technique after proximal radius resection is a good alternative procedure in proximal radius malignant tumors with advanced soft tissue involvement.

7.
Robot Yardımlı Laparoskopik Radikal Prostatektomi Sonrası pT0 Hastaların Klinik Ve Patolojik Karakteristikleri
Clınıcal And Pathologıcal Characterıstıcs Of pT0 Patıents After Robot Assısted Laparoscopıc Radıcal Prostatectomy
Bahri Gök, Erdem Koç
doi: 10.5505/aot.2020.36036  Sayfalar 231 - 236
GİRİŞ ve AMAÇ: Robot yardımlı laparoskopik radikal prostatektomi (RYLRP) ve genişletilmiş pelvik lenf nodu diseksiyonu yapılan hasta serimizde patoloji spesmeninde pT0 hastaların oranı ile bu hastaların patolojik ve klinik özelliklerini belirlemek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2009-2019 tarihleri arasında tek merkezde RYLRP ve bilateral genişletilmiş pelvik lenf nodu dsieksiyonu yapılan toplam 1950 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi.. RYLRP sonrası spesmenler patolojik olarak incelendi ve pT0 olanlar kaydedildi. pT0 olan hastaların yaşı, preoperatif serum PSA düzeyi, klinik evresi, prostat biyopsi sonuçları (Gleason derecesi, biyopsi sayısı, toplam kor ve pozitif kor sayısı, tümör uzunluğu ve kordaki yüzdesi), patolojik spesmendeki prostat ağırlığı ve diğer patoloji verileri kaydedildi. Postoperatif takiplerde PSA düzeyinin iki kez0.2 ng/ ml üzerine ölçülmesi biyokimyasal rekürrens olarak kabul edildi.
BULGULAR: RYLRP yapılan 1950 hastanın 16’ sı pT0 olarak raporlandı. Ortalama PSA değeri 9.3±1.06 ng/ml (0.25-34.6) idi. RYLRP sonrası pT0 patolojiye sahip 10 hastanın neoadjuvan hormon tedavisi (NHT) ve 1 hastanında TUR-P öyküsü vardı. 5 hastada NHT veya TUR-P öyküsü yoktu ve biyopside düşük riskli prostat kanseri nedeniyle yapılan RYLRP’ de pT0 olarak raporlandı. Ortalama prostat ağırlığı 60.3 ± 30.8 gr (26-154) idi. Ortalama takip süresi 18.64 ± 4.66 (12-80) ay idi. 1 hastada PSA rekürrrensi gözlendi ve radyoterapi aldı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hem açık hem de robotik radikal prostatektomi sonrası pT0 nadir görülmektedir. Cerrahi öncesi tedavi alan küçük bir hasta grubunda takipler rekürrens ve sistemik progresyon açısından dikkatli bir şekilde yapılmalıdır.
INTRODUCTION: To determine the pathological and clinical characteristics of these patients with pT0 ratio in the pathology specimen of patients undergoing robot-assisted laparoscopic radical prostatectomy and extended pelvic lymph node dissection.
METHODS: The data of 1950 patients who underwent robot-assisted laparoscopic radical prostatectomy and bilateral dilated pelvic lymph node dissection in a single center between 2009-2019 were analyzed retrospectively. Patients' age, preoperative serum PSA, clinical stage, prostate biopsy results (Gleason grade, biopsy number, total core and positive core number, tumor length and percentage in core), weight of pathological specimen and other pathology data were recorded. Increasing PSA level above 0.2 ng / ml in postoperative follow-up was accepted as biochemical recurrence.
RESULTS: 16 of the 1950 patients who underwent robot-assisted laparoscopic radical prostatectomy were reported as pT0. The mean PSA value was 9.3 ± 1.06 ng / ml (0.25-34.6). Ten patients with pT0 pathology after RYLRP had neoadjuvant hormone therapy (NHT) and 1 patient had a history of TUR-P. Five patients had no history of NHT or TUR-P and were reported as pT0 in RYLRP due to low-risk prostate cancer in biopsy. The average prostate weight was 60.3 ± 30.8 g (26-154). The mean follow-up was 18.64 ± 4.66 (12-80 months). Recurrence of PSA was observed in 1 patient and received radiotherapy.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Both open and robotic radical prostatectomy pT0 is rare. In a small group of patients receiving preoperative treatment, follow-up should be done carefully in terms of recurrence and systemic progression.

8.
Metastatik olmayan prostat kanserinde ileri yaş onkolojik sonuçları etkilemekte midir?
Advanced age in non-metastatic prostate cancer: does it matter on the oncological outcomes?
Özer Ural Çakıcı, Nurullah Hamidi, Abdullah Erdem Canda, Serkan Altınova
doi: 10.5505/aot.2020.38980  Sayfalar 237 - 244
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda radikal prostatektomi (RP) yapılmış, metastatik olmayan prostat kanseri hastalarında ileri yaşın onkolojik sonuçlara etkisini araştırmak amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Toplamda 593 hastanın verileri geriye dönük incelendi. Hastalar 70 yaş altı (n=454) ile 70 yaş ve üzeri (n=139) olarak iki gruba ayrıldı. Demografik, patolojik ve cerrahi sonrası onkolojik sonuçlar iki grup arasında karşılaştırıldı. Birincil hedef nokta olarak ileri yaşın biyokimyasal nüks olmaksızın sağ kalım (BNOS) ve genel sağ kalım (GS) üzerine etkisi değerlendirildi. BNOS ve GS üzerine etki eden faktörlerin değerlendirilmesi için lojistik regresyon analizi yapıldı. 10 yıllık takiplerde BNOS ve GS oranlarını gösteren Kaplan-Meier eğrileri oluşturuldu.
BULGULAR: GS oranları sırasıyla 5 ve 10 yıllık takiplerde daha genç yaştaki hasta grubu ile ileri yaştaki hasta grubu karşılaştırıldığında %85.2’ye karşı %64 ve %67.2’ye karşı %23.7 olarak bulundu (her iki karşılaştırma için de p < 0.001). BNOS oranları sırasıyla 5 ve 10 yıllık takiplerde daha genç yaştaki hasta grubu ile ileri yaştaki hasta grubu karşılaştırıldığında %83.9’a karşı 80.9% ve %85.2’ye karşı %39.4 olarak bulundu (sırasıyla p = 0.29, and p < 0.001). RP sonucundaki Gleason skorunun 7 ve üzerinde olması, seminal vezikül invazyonu ve ileri evre hastalık BNOS üzerine etkin faktörler olarak bulundu. Çok değişkenli analizde ise ileri patolojik evre (pT3) ve yüksek Gleason skoru (8 ve üzeri) BNOS üzerine etkili faktörler olarak bulundu. Genel sağ kalım ileri yaştaki hastaları içeren grupta daha düşük bulundu ve yaş GS üzerine etkin birincil faktör olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Metastaz yapmamış prostat kanseri hastalarında radikal prostatektomi sonrası onkolojik sonuçlar üzerine ileri yaşın bir etkisi görülmemiştir.
INTRODUCTION: We evaluated the effect of advanced age on oncological outcomes after radical prostatectomy (RP) in non-metastatic prostate cancer (PCa) patients.
METHODS: Totally 593 patients’ data was retrospectively evaluated. All patients were divided into two groups: <70 (n=454) and ≥70 (n=139) years of age. Demographic, pathological and post-operative oncological outcomes were compared between these two groups. The primary endpoint was to evaluate the effect of advance age on biochemical recurrence free survival (BRFS) and overall survival (OS). Logistic regression analysis was performed to predict BRFS and OS. Kaplan-Meier pilots are provided for BRFS and OS up to ten years.
RESULTS: The OS rates were 85.2% vs. 64%, and 67.2% vs. 23.7% in comparing the younger group to the older group at the 5th, and 10th year of follow-ups, respectively (p < 0.001 for the both comparisons). The BRFS rates were 83.9% vs. 80.9%, and 85.2% vs. 39.4% when comparing the younger group to the older group at the 5th, and 10th year of follow-ups, respectively (p = 0.29, and p < 0.001, respectively). Factors of a Gleason score higher than 7 on radical prostatectomy, seminal vesicle invasion, and advanced stage were found to be significant factors affecting BRFS, in univariate analysis. In the multivariate analysis, it denoted advanced pathological stage (T3) and high Gleason score (≥8) as prognostic factors affecting BRFS. OS was found to be worse in the older patients’ group and age was found as a primary factor in prediction of OS.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There is no relationship between advanced age and oncological outcomes after RP in non-metastatic PCa patients.

9.
Jenerik İmatinib Çağında Kronik Myeloid Lösemi Hastalarında Yaşam Kalitesi
Quality of Life in Chronic Myeloid Leukemia Patients in the Era of Generic Imatinib
Abide Günnur Balcı Güçlü, Nur Oğuz Davutoğlu, Beyhan Durak Aras, Eren Gündüz
doi: 10.5505/aot.2020.40316  Sayfalar 245 - 249
GİRİŞ ve AMAÇ: Günümüzde birçok kronik miyelod lösemi (KML) hastası için primer tedavi imatinib mesilattır. İkinci kuşak tirozin kinaz inihibitörü (TKİ) olan dasatinib ve nilotinib 1. basamakta da etkin olmakla birlikte sıklıkla dirençli ya da intoleran hastalarda kullanılır. Tedavi oral olarak kullanılan bu ilaçlara sıkı uyum ve düzenli kan kontrolleri yapılmasını gerektirir. Ömür boyu tedavi yanısıra düzenli kontroller hastanın yaşam kalitesini etkilemektedir. Yeni kuşak tirozin kinaz inhibitörleriyle yaşam kalitesine ait veriler daha azdır. Ayrıca ülkemizdeki KML hastalarının hemen tümü fiyat farkı nedeniyle artık orijinal olmayan imatinib kullanmaktadır. Çalışmamızda KML tanısıyla takip ve tedavisi yapılan ve halen TKİ (imatinib, dasatinib, nilotinib) kullanmakta olan hastaların yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada KML tanısıyla takip edilen toplam 120 hastanın yaşam kalitesi değerlendirildi.Yaşam kalitesini değerlendirmek amacıyla EORTC QLQ-CML24 ve EORTC QLQ-C30 (versiyon 3.0) ölçekleri kullanıldı.
BULGULAR: Nilotinib için hesaplanan uykusuzluk ölçeği imatinib ölçeğinden anlamlı oranda düşük bulundu (p=0.027). İmatinib kullanan hastalar için hesaplanan günlük hayata etki ölçeği dasatinib kullanan hastalar ile kıyaslandığında daha düşüktü (p=0.007). Diğer parametreler için gruplar arasında fark saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda jenerik imatinib, dasatinib ve nilotinib alan kronik miyeloid lösemi hastaları arasında yapılan karşılaştırma sonuçlarının büyük oranda benzer bulunması daha potent olan 2.kuşak TKİ’lerin imatinib kadar iyi tolere edildiğini ve yaşam kalitesine benzer etki yaptığını düşündürmüştür.
INTRODUCTION: The first line treatment for chronic myeloid leukaemia (CML) is still imatinib mesylate in many countries. Dasatinib and nilotinib are also effective in first line treatment but often used in resistant or intolerant patients. The treatment requires strict drug compliance and regular blood tests. Lifelong treatment as well as regular controls may negatively affect the quality of life. The aim of this study was to evaluate the quality of life of CML patients taking tyrosine kinase inhibitors (TKI).
METHODS: A total of 120 patients were included in the study and divided into 3 groups according to the TKI they take generic imatinib (n=72), dasatinib (n=23) or nilotinib (n=25). EORTC QLQ-CML24 and EORTC QLQ-C30 (version 3.0) scales were used to evaluate the quality of life.
RESULTS: Insomnia in nilotinib group was lower than the dasatinib group (16.00 ± 23.80 vs 28.70± 35.25, p= 0.027). The satisfaction with care information of imatinib group was lower than dasatinib group (75.46± 17.00 vs 84.78± 20.66, p = 0.007). No difference was found between the 3 groups for other parameters.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The comparison of chronic myeloid leukemia patients under generic imatinib, dasatinib and nilotinib suggested that the second generation TKIs are generally well tolerated and have nearly similar effects with imatinib on quality of life.

10.
Küçük Hücreli Akciğer Kanserinde Nötrofil-Lenfosit Oranının Prognostik Önemi
The Prognostic Impact of the Neutrophil-Lymphocyte Ratio in Small-Cell Lung Cancer
Mustafa Altınbaş, Mevlüde İnanç, Cengiz Karaçin
doi: 10.5505/aot.2020.49369  Sayfalar 250 - 255
GİRİŞ ve AMAÇ: Son dönemde immünoterapilerin sağkalıma küçük bir katkısı olsa da küçük hücreli akciğer kanserinde halen yeni tedavilere ihtiyaç vardır. Bu çalışmada, küçük hücreli akciğer kanserinde (KHAK) bilinen prognostik faktörlere ek olarak bir sistemik inflamatuar indeks olan nötrofil-lenfosit oranının (NLO) prognostik öne¬mini göstermeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Toplam 203 KHAK’li hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik bilgileri, tedavi rejimleri, hastalık progresyon ve eksitus tarihleri hastane otomasyon sisteminden veya hasta dosyalarından elde edildi. Genel sağkalımı (OS) etkileyen faktörler tek değişkenli analizle saptandıktan sonra bağımsız prognostik faktörlerin tespiti için çok değişkenli Cox regresyon analizi yapıldı.
BULGULAR: Ortalama yaş 58±9,3 idi. Hastaların %91,6’sı erkek idi. Hastaların %64,5’i yaygın hastalık evresindeydi. En sık uygulanan kemoterapi rejimi cisplatin + etoposid, ortanca kür sayısı 6 idi. Objektif yanıt oranı (ORR) %65,7 idi. Çok değişkenli Cox regresyon analizi sonucunda yaygın hastalık evresi, ileri yaş (≥65), yüksek NLO (≥5) ve yüksek LDH düzeyi (≥550) OS için bağımsız kötü prognostik faktörler olarak tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: NLO’nun genel sağ kalımı (OS) etkileyen bağımsız prognostik faktörlerden biri olabileceği gösterildi.
INTRODUCTION: Although immunotherapies have made a small contribution to survival in recent years, there is a need for new treatments for small cell lung cancer (SCLC). We aimed to show the prognostic importance of the neutrophil-lymphocyte ratio (NLR), which is a systemic inflammatory index, in addition to the known prognostic factors in SCLC in this study.
METHODS: We retrospectively evaluated a total of 203 SCLC patients. Demographic data, treatment regimes, disease progression and date of exitus were retrieved from patient files and the hospital automated records system. After the determination of factors affecting overall survival (OS) with univariate analysis, Cox regression model was performed to demonstrate the prognostic factors affecting OS.
RESULTS: The patients comprised 91.6% males and 8.4% of females with a mean age of 58±9.3 years. One-hundred-thirty-one (64.5%) patients had extensive-stage disease. The most frequently applied chemotherapy regime was cisplatin+etoposide, with a median of 6 cycles. The objective response rate (ORR) was 65.7%. As a result of Cox regression analysis, the extensive-stage disease, advanced age (≥65 years), high NLR (≥5), and high LDH level (≥550) were determined to be independent poor prognostic factors for OS.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of the study showed that high NLR has negative impact on OS in patients with SCLC.

11.
Mesane kanseri nedeniyle radikal sistoprostatektomi yapılan hastalarda eşlik eden prostat patolojileri
Accompanying prostate pathologies in patients undergoing radical cystoprostatectomy due to bladder cancer
Cevahir Özer, Bermal Hasbay
doi: 10.5505/aot.2020.54765  Sayfalar 256 - 262
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada ürotelyal mesane kanseri nedeniyle radikal sistoprostatektomi yapılan hastalarda eşlik eden prostat patolojilerini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif çalışmada, 2001 - 2019 tarihleri arasında mesane tümörü nedeniyle radikal sistektomi yapılan 197 hasta değerlendirildi. Non-ürotelyal mesane kanseri nedeniyle opere edilenler, kadınlar, prostat korunarak sistektomi yapılanlar ve operasyon öncesinde prostat kanseri tanısı olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Ürotelyal mesane tümörü nedeniyle radikal sistoprostatektomi yapılan toplam 169 erkek hasta çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 64.9 ± 8.2 (38 – 86) yıldı. Eşlik eden prostat patolojilerinin dağılımı 80 (%47.3) hastada benign prostat patolojileri, 38 (%22.5) hastada yüksek dereceli prostatik intraepitelyal neoplazi ve 51 (%30.2) hastada prostat kanseri şeklindeydi. 47 (%27.81) hastada mesane kanserinin prostata invazyonu mevcuttu. Prostat kanseri saptanan hastaların prostat spesifik antijen değerleri (3.5 ± 3.0) prostat kanseri olmayanlara göre (2.6 ± 4.0) anlamlı olarak yüksekti (p= 0.014).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mesane kanseri nedeniyle opere edilecek erkek hastaların yönetiminde prostat kanserinin, prostat kanseri prekürsörü lezyonların ve prostata mesane kanseri invazyonun eşlik edeceği göz önünde bulundurulmalıdır. Prostat koruyucu sistektomi planlanan hastalarda operasyon öncesi prostatın ayrıntılı olarak değerlendirilmelidir. Mesane kanserine eşlik eden prostat kanserinin klinik önemi tartışmalı olsa da, Gleason skoru yüksek ileri yaşlı hastaların prostat kanseri açısından takibi göz ardı edilmemelidir.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to evaluate the accompanying prostate pathologies in patients undergoing radical cystoprostatectomy for urothelial bladder cancer.
METHODS: In the retrospective study, 197 patients who underwent radical cystectomy due to bladder tumor between 2001 and 2019 were evaluated. Those who were operated for non-urothelial bladder cancer, women, those who underwent prostate-sparing cystectomy, and those diagnosed with prostate cancer before the operation were excluded. A total of 169 male patients who underwent radical cystoprostatectomy due to urothelial bladder tumor were included in the study.
RESULTS: The mean age of the patients was 64.9 ± 8.2 (38 – 86) years. Distribution of concomitant prostate pathologies was benign prostate pathologies in 80 (47.3%), high grade prostatic intraepithelial neoplasia in 38 (22.5%) and prostate cancer in 51 (30.2%) patients. Prostate specific antigen values (3.5 ± 3.0) of patients with prostate cancer were significantly higher than those without prostate cancer (2.6 ± 4.0) (p = 0.014).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the management of male patients who will be operated for bladder cancer, it should be considered that prostate cancer, prostate cancer precursor lesions and prostate invasion might accompany bladder cancer. Prostate should be evaluated in detail before the operation in patients who are planned to undergo prostate-sparing cystectomy. Although the clinical importance of prostate cancer accompanying bladder cancer is controversial, the follow-up of patients with advanced Gleason score in terms of prostate cancer should not be ignored.

12.
Bevasizumab Tedavisinin Tiroid Bezi Ve Pankreas Üzerine Etkileri
The Effects Of Bevacizumab Treatment On Thyroid Gland And Pancreas
Özlem Demircioğlu, Fatma Buğdaycı Başal
doi: 10.5505/aot.2020.56933  Sayfalar 263 - 266
GİRİŞ ve AMAÇ: Bevasizumab, kanser tedavisinde kullanılan ve anjiogenezi inhibe eden bir vasküler endotelyal büyüme faktörü reseptörüdür. Bu etkisinden dolayı bazı deneysel çalışmalarda tiroid ve pankreas boyutlarında azalmaya neden olduğu gösterilmiştir. Bu doğrultuda çalışmada bevasizumab kullanan hastalarda tedavinin tiroid ve pankreas boyutlarının ve fonksiyonları üzerine etkileri araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Malignite tanısıyla başvuran 50 hastanın evreleme ve takip amacı ile çekilmiş toraks ve abdomen tomografileri retrospektif değerlendirilmiş ve tedavi öncesi ve tedavinin 6. ayındaki tiroid sağ ve sol lob antero-posterior (AP) çapları ve pankreas baş, gövde ve kuyruk AP çapları ölçülmüştür. Ayrıca hastaların hastane kayıtlarındaki tetkiklerinden kan amilaz, lipaz değerleri ve tiroid fonksiyon testleri aynı zaman dilimlerinde değerlendirilerek karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Yapılan tüm ölçüm değerlerinde bevasizumab tedavisi ile ortalama değerlerde bir miktar azalma gözlenmekle birlikte istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır. Yine yapılan tetkik incelemelerinde sadece 1 hastada tedavinin 6. ayında kan lipaz değerinde yükselme, 3 hastada da tiroid fonksiyon testlerinde bozulma izlenmiş ve anlamlı fark saptanmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bevasizumab kullanımı, tiroid ve pankreas boyut ve fonksiyonlarında anlamlı değişiklik yapmamıştır. Fakat anlamlı fark olmasa da yaptığımız ölçümlerde tiroid bezi ve pankreas boyutlarında azalma saptadık. Bu nedenle daha geniş populasyon ve daha fazla hasta sayıları ile yapılacak ayrıntılı prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Bevacizumab is a vascular endothelial growth factor receptor used in cancer treatment that inhibits angiogenesis. Due to this effect, it has been shown in some experimental studies that the thyroid and pancreas sizes are reduced. Accordingly, the effects of Bevacizumab treatment on thyroid and pancreatic dimensions and functions were investigated in this study.
METHODS: Thorax and abdominal tomography taken from 50 patients with malignancy for staging and follow-up were evaluated retrospectively and thyroid right and left lobe AP diameters and pancreatic head, trunk and tail AP diameters were measured before treatment and at the 6th month of treatment. In addition, blood amylase, lipase values and thyroid function tests were evaluated from patients' tests on the system and compared in the same time frames.
RESULTS: Although a slight decrease in average values was observed with Bevacizumab treatment in all measurement values, there was no statistically significant difference. Again, in the examination studies, only 1 patient showed an increase in blood lipase value and 3 patients have a deterioration in thyroid function tests in the 6th month of treatment and there was no significant difference.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It has been observed that bevacizumab use does not significantly change thyroid and pancreatic size and functions. However, even though there is no significant difference, it is thought that detailed prospective studies with more patient groups may be required due to the decrease in the measurements.

13.
Over Kanseri Prognozunda Değişiklikler, On Yıllık Tek Merkez Deneyimi
Changes in Ovarian Cancer Prognosis, Ten Years Single Center Experience
İrem Bilgetekin, Ece Esin, Fatma Buğdaycı Başal, Umut Demirci, Berna Öksüzoğlu
doi: 10.5505/aot.2020.57689  Sayfalar 267 - 273
GİRİŞ ve AMAÇ: Over kanseri kadınlarda görülen beşinci en sık kanser olmakla birlikte jinekolojik kanserlere bağlı ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Çalışmamızda merkezimizde over kanseri nedeniyle tedavi verilen hastaların nüks durumunun, sağkalım sonuçlarının ve tedaviye bağlı gözlenen yan etkilerin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda Ocak 2010 –Ocak 2020 yılları arasında Dr. Abdurrahman Yurtaslan Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi Medikal Onkoloji Kliniğinde tanı ve tedavi amacıyla takibi yapılmış over kanserli 160 olgunun tıbbi kayıtları sistem notları ve dosyalarından retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmamıza over kanseri tanısı almış 18 yaş ve üzeri hastalar dahil edildi. Olgular yaş ortalamasına, over kanseri histopatolojik tiplerine, tanı anındaki evreye, aldıkları kemoterapiye bağlı görülen yan etkilerine, progresyonsuz sağkalım (PFS) ve genel sağkalım (GS) sürelerine göre ayrıntılı olarak incelenmiştir. Sağkalım sürelerinin hesaplanmasında Kaplan–Meier analizi kullanıldı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 160 hastanın ortanca yaşı 61 ± 11 idi. Histopatolojik alt gruplara göre en sık (%80,6) seröz epitelyal over kanseri saptandı. Tanı esnasındaki evre dağılımı incelendiğinde olguların en çok Evre III’de tanı aldığı görüldü. Kemoterapiye bağlı en sık görülen yan etki alopesi (%100) olurken; alopesi dışında yan etki görülme insidansı %51,2 olarak bulundu. Olguların %48,8’inde nüks saptanırken; medyan progresyonsuz sağkalım 19,1 ay; tüm grupta ise genel sağkalım 89,9 ay olarak hesaplandı. Doz azaltımı yapılan olgularda ise genel sağkalım anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız olguların yaş ortalaması, hastalığın tanıdaki evresi, kemoterapi yan etkileri, sağkalım oranları açısından diğer çalışmalarla benzerlik göstermektedir. Doz azaltımının genel sağkalım üzerine olan negatif etkisi ise çoğu çalışma ile benzerlik göstermekle birlikte bu konuda yapılacak yeni araştırmaların gerekliliği göze çarpmaktadır.
INTRODUCTION: Ovarian cancer is the fifth most common cancer in women and ranks first among the causes of death due to gynecological cancers. In our study, we aimed to evaluate the recurrence status, survival outcomes and treatment-related side effects of patients treated for ovarian cancer retrospectively.
METHODS: The study is performed at Dr.Abdurrahman Yurtaslan Ankara Oncology Training and Research Hospital. In this study, 160 patients with ovarian cancer who were followed up for diagnosis and treatment between January 2010 and January 2020 were analyzed retrospectively. The cases were analyzed according to the average age, histopathological types of the ovarian cancer, the stage at the time of diagnosis, the side effects associated with the chemotherapy, the progression-free survival (PFS) and overall survival (OS) rates.Log-Rank test was used to determine survival times.
RESULTS: The median age of patients included in the study is 61 ± 11 (50-72). Serous epithelial ovarian cancer was the most common (80.6%) according to histopathological subgroups. When the stage distribution at the time of diagnosis was examined, it was seen that the cases were mostly diagnosed in Stage III. While the most common side effect associated with chemotherapy was alopecia (100%), the incidence of side effects other than alopecia was 51.2%. Recurrence was detected in 48.8% of the cases, and median progression-free survival was 19.1 months, and overall survival was 89.9 months in the whole group.. Overall survival was significantly low in cases with dose reduction (p <0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The present study shows similarity with other studies in terms of mean age, stage of diagnosis, chemotherapy side effects, survival rates. The negative effect of dose reduction on overall survival is similar to most studies, but the necessity of new research on this subject is noticeable.

14.
AB0 Kan Grubu ve Malign Yumuşak Doku Sarkomları Arasındaki İlişki
The Relationship between AB0 Blood Group and Malignant Soft - Tissue Sarcomas
Aliekber Yapar, Fevzi Coşkun Sökmen
doi: 10.5505/aot.2020.62347  Sayfalar 274 - 280
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı malign yumuşak doku sarkomları ile AB0 grupları arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2010-2018 yılları arasında malign yumuşak doku sarkomu nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan 206 hastanın (vaka grubu) kan grupları, tümör tipleri, yaş ve cinsiyet bilgileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastanemiz kan merkezine başvuran, vaka grubu ile yaş ve cinsiyet açısından benzer olan 249 (%54,7) sağlıklı gönüllü kişinin kan grupları kontrol grubunu oluşturmuştur.
BULGULAR: Vaka grubunun yaş ortalaması 49,5 ± 17,3; kontrol grubunun ise 49,5±19,9 yıldır. Vaka grubunda AB0 kan grubu özellikleri dağılımı incelendiğinde %42,7 A kan grubu, %30,1 0 kan grubu, %19,9 B kan grubu ve %7,3 AB kan grubuna sahip hasta gözlenmiştir. Kontrol grubunda da AB0 kan grubu dağılımının benzer bir dağılım gösterdiği saptanmıştır. Buna göre A kan grubu %44,2, 0 kan grubu %28,5, B kan grubu %19,3 ve AB kan grubu %8 olarak gözlenmiştir. Vaka ve kontrol grubunun AB0 kan grubu dağılımlarının istatistiksel olarak benzer olduğu tespit edilmiştir. Vaka grubunda %89,8 hastanın Rh (+), kontrol grubunda ise %86,7 hastanın Rh(+) olduğu gözlenmiştir ve istatistiksel olarak gruplar arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak bu çalışmada malign yumuşak doku sarkomları ile AB0 ve Rh grubu arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. AB0 kan gruplarının, malign yumuşak doku sarkomlarının ayırıcı tanısında yol gösterici olup olmadığını anlayabilmek için özellikle tümör alt gruplarındaki hasta sayıları da göz önünde bulundurularak daha büyük örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: The aim of this study is to evaluate the relationship between malignant soft-tissue sarcomas and AB0 blood groups.
METHODS: The blood groups, tumor types, age and gender information of 206 patients (case group) operated for malignant soft-tissue sarcoma between 2010-2018 were evaluated retrospectively. The control group consisted of 249 (54.7%) healthy volunteers who were similar in age and gender to the case group that applied to blood center of our hospital.
RESULTS: The average age of the case group was 49.5 ± 17.3; the control group is 49.5 ± 19.9 years. When the distribution of AB0 blood group characteristics in the case group was analyzed, patients with 42.7% A blood group, 30.1% 0 blood group, 19.9% B blood group and 7.3% AB blood group were observed. It was found that the distribution of AB0 blood group showed a similar distribution in the control group as well. Accordingly, A blood group 44.2%, 0 blood group 28.5%, B blood group 19.3% and AB blood group 8%. The AB0 blood group distributions of the case and control groups were found to be statistically similar. In the case group, 89.8% of the patients were Rh (+) and in the control group, 86.7% of the patients were Rh (+), and there was no statistically significant difference between the groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, in this study, no significant relationship was found between malignant soft tissue sarcomas and AB0 and Rh groups. In order to understand whether AB0 blood groups guide the differential diagnosis of malignant soft tissue sarcomas, larger sample studies are needed, especially considering the number of patients in tumor subgroups.

15.
Acil Servise Başvuran İntihar Girişimi Vakalarının Değerlendirilmesi
Evaluatıon Of Suıcıde Cases Applıed To Emergency Servıce
Ömer Canpolat, İbrahim Yıldırım, Hüseyin Kafadar, Mustafa Demir
doi: 10.5505/aot.2020.63308  Sayfalar 281 - 287
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırmanın amacı, acil servise intihar ve intihar girişimi nedeniyle başvuran olguları incelemek ve riskleri belirlemekti.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda; acil servise Ocak 2018 - Aralık 2018 tarihleri arasında intihar girişimi nedeni ile başvuran olguların verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Bu olguların verileri; medeni durum, eğitim durumu, yaş, cinsiyet, ekonomik nedenler, sosyal özellikler, aile geçimsizliği, psikiyatrik hastalık tanısı varlığı veya yokluğu, tedavi süreçleri açısından incelendi. Ayrıca olgular intihar girişim yöntemleri ve nedenleri açısından araştırıldı.
BULGULAR: Bu çalışmada ki toplam 246 olgunun %69,5’ i kadın %30.5’ i erkekti. Hastaların %93.9’u ilaç veya toksik madde alarak intihar girişiminde bulunduğu tespit edildi. Olgulardan %19,5’inin daha önce de intihar girişiminde bulunduğu, %80,5’nin önceden intihar girişiminde bulunmadığı belirlendi. İntihar girişiminde bulunana vakaların %93.9’ine psikiyatri konsültasyonu istendiği, %6.1’ine psikiyatri konsültasyonu istenmediği belirlendi. Psikiyatrik tedavi gören ve daha önceden intihar girişiminde bulunan olgular arasında ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit(edildi (p<0.001). Önceden intihar girişimi olan hastaların %54,2’sinin psikiyatrik tedavi aldığı, %45,8’sinin ise psikiyatrik tedavi almadığı belirlendi. İntihar girişimlerinin aylara göre dağılımı değerlendirildiğinde %11,0 intihar girişimi ile en sık haziran ayında, mevsimsel olarak da %25,6 intihar girişimi ile en sık sonbahar mevsiminde gerçekleşmiştir. İntihar girişimlerinin %45,9’unun gündüz saatlerinde olduğu belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İntihar girişimi yöntemi açısından en sık kullanılan yöntemin ilaç ve toksik madde belirlenmiş olması nedeniyle bu tür maddelerin evlerde daha güvenlikli ortamlarda saklanması intihar eğilimi olan kişilerin bu maddelere ulaşmasını zorlaştıracaktır. İntihar girişimi kadınlarda erkeklerden, gençlerde yaşlılardan daha fazla görülmesi nedeniyle intihar eğilimi olan kişilere yönelik önlemlerin arttırılması intihar girişimini azaltacağı kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate cases with suicide attempts in the emergency department and to determine risk factors for suicides in these patients.
METHODS: The study was performed retrospectively with the data of suicide patients who applied to the emergency department between January-December 2018. These cases’ data were evaluated in terms of marital status, education, age, gender, economic reasons, social characteristics, family incompatibility, psychiatric diagnosis and treatment processes. Moreover, suicide methods and etiology were recorded.
RESULTS: In our study, of the 246 cases, 69.5% were female and 30.5% were male. 93.9% of patients attempted suicide by taking a drug or toxic substance. In 19.5% of these patients, there was a suicide attempt previously. 93.9% of the suicide cases were consulted by a psychiatrist. There was a significant relationship between psychiatric treatment and suicide attempts (p<0.001). 54.2% of the patients with a suicide attempt previously had received psychiatric treatment. According to the frequency distribution of suicide event, June was the most attempted month (11% of patients) and autumn was the most attempted season (%25 of patients). It was observed that 45.9% of the suicide attempts were in the daytime hours.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The most commonly used method in suicide attempts is drug and toxic substances. Storing such substances in a safer environment will make it difficult for people with suicidal tendencies to access these substances. Suicide attempts are seen more in women than in men and in the young than in the elderly. So, we believe that increased measures for these people with suicidal tendencies will reduce suicide events.

16.
Primer fibromiyalji sendromlu kadınlarda düşük enerji seviyeli lazer tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesi; randomize, placebo kontrollü, çift kör çalışma
Assessment of the efficiency of low level laser therapy in women with primary fibromyalgia syndrome: a randomized, placebo-controlled, double-blind study.
Gülbahar Ergün, Ebru Atalar, Gülümser Aydın
doi: 10.5505/aot.2020.65477  Sayfalar 288 - 293
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, primer fibromiyalji sendromlu (FMS) hastaların klinik semptomlarının tedavisinde ve yaşam kalitesinin düzeltilmesinde düşük yoğunluklu lazer (DYL) tedavisinin etkinliğini araştırmak amacıyla planlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Primer FMS’lu 60 hasta, aktif gallium- arsenide (GaAs) lazer (30 hasta) ve plasebo lazer (30 hasta) olmak üzere rastgele iki gruba ayrıldı. Tüm hastalar, hassas nokta sayısı, ağrı, sabah sertliği, uyku bozukluğu, yorgunluk, kas spazmı, subjektif şişlik hissi ve parestezilerdeki iyileşme oranı açısından değerlendirildi. Yaşam kalitesinin değerlendirilmesi ise fibromiyalji etki sorgulamasına (FIQ) göre yapıldı. Aktif lazer grubunda hastalara, her noktaya 2 dakika, 4,4 J/cm2 Ga-As lazer tedavisi 10 gün boyunca uygulandı. Plasebo tedavi için ise lazer ışını yayılmadan yine aynı cihaz kullanıldı.
BULGULAR: Tedavi sonrasında tüm parametrelerde her iki grupta da istatiksel olarak anlamlı düzeyde iyileşme saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Elde ettiğimiz sonuçlar, FMS nin tedavisinde DYL uygulanmasının etkili olduğunu ve etyopatogenezinde emosyonel faktörlerin önemli rol oynadığını düşündürmektedir.
INTRODUCTION: This study investigates the efficiency of low level laser therapy (LLLT) in the treatment of clinical symptoms and improvement of the quality of life in patients diagnosed with primary fibromyalgia syndrome (FMS).
METHODS: Sixty primary FMS patients were randomly divided into two groups: active gallium-arsenide (GaAs) laser (30 patients) and placebo laser (30 patients). All the patients were assessed in terms of recovery rates in tender point quantity, pain, morning stiffness, sleep disorder, fatigue, muscle spasm, subjective swelling and paresthesia. Assessment of the quality of life was performed according to the fibromyalgia impact questionnaire (FIQ). Two minutes of 4,4 J/cm2 Ga-As laser therapy to every point was applied to the patients in the active laser group for 10 days. For placebo therapy, the application was applied for the same period of time without radiating any laser beams.
RESULTS: After the treatment, statistically significant recovery was observed in both groups in terms of all parameters.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results suggest that application of LLLT is effective in the treatment of FMS and emotional factors may play an important role in its etiopathogenesis.

17.
Özefagus Kanserli Hastalarda Genel Klinikopatolojik Özelliklerin Değerlendirilmesi ve Prognoza Etki Eden Faktörlerin Belirlenmesi
Evaluation of General Clinicopathological Features in Patients with Esophageal Cancer and Determination of Factors Affecting Prognosis
Fatma Buğdaycı Başal, Ferit Aslan, Erkan Erdur, İrem Bilgetekin, Berna Öksüzoğlu, Umut Demirci
doi: 10.5505/aot.2020.68335  Sayfalar 294 - 308
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada dahil edilme kriterlerine uygun 182 özefageal kanserli hastanın tek merkez gözlemsel verisinin değerlendirilmesi, klinik ve demografik özelliklerinin incelenmesi ve multimodal tedavi dahil diğer prognostik faktörlerin analizi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma kapsamında, Ocak 2010-Aaralık 2019 tarihleri arasında özefagus kanseri tanısı alan 182 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların demografik, klinik, patolojik özellikleri ile tedavi ve yan etki bilgilerine dosya kayıtlarından ulaşılmıştır. Sağkalım analizleri Kaplan- Meier testi ile, tek değişkenli analizler Log-Rank testi ile ve çok değişkenli analizler Cox-Regresyon testi ile değerlendirilmiştir
BULGULAR: Hastaların en sık görülen histopatolojik tipi skuamoz hücreli kanser (n: 153, % 84.1) ve en sık tümör lokalizasyonu alt uçta bulunmaktadır. Uygulanan sistemik tedaviler adjuvan kemo(radyoterapi) %6, neoadjuvan kemoterapi %2.7, neoadjuvan kemoradyoterapi % 30.8 ve definitif kemoradyoterapi %37.9 olarak saptanmıştır. Uzak metastatik hastalar da çalışma grubuna dahil edilmiştir. Tek değişkenli analizlerde diferansiyasyon derecesi, multimodal tedavi varlığı, rezeksiyon tipi, neoadjuvan tedavi yanıtı, tanıda metastaz varlığı açılarından genel sağkalım (GS) ve progresyonsuz sağkalım (PS) farkı saptanmıştır (p<0.05). Çok değişkenli analizlerde cerrahi sınır negatifliğinin progresyon riskini 3.4 kat azalttığı (p<0.001), lenfovasküler invazyon (LVİ) varlığının da progresyon riskini 1.9 kat arttırdığı (p=0.004) gözlenmiştir. Genel sağkalım açısından ise tek prognostik faktörün cerrahi sınır negatifliği olduğu gözlenmiş ve ölüm riskini 2.4 kat azalttığı (p<0.001) saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak tek merkeze ait gözlemsel veriler sunulmuş ve oluşturulan alt gruplarda tedavi yanıtı, rezeksiyon tipi, histolojik alt tip ve tümör lokalizasyonu ile ilgili literatür ile uyumlu bulgular elde edilmiştir. Prognostik faktörler açısından LVİ ve cerrahi sınır negatifliğinin kuvvetli prognostik faktörler olduğu gösterilmiştir
INTRODUCTION: In this study, it was aimed to evaluate the single-center observational data of 182 patients with esophageal cancers, to examine their clinical and demographic features and to analyze other prognostic factors including multimodal treatment
METHODS: Within the scope of the study, medical records of 182 patients diagnosed with esophageal cancer between January 2010 and December 2019 were included. The demographic, clinical, pathological features, treatment and side effects of the patients were obtained from the file records. Survival analyzes were evaluated by the Kaplan-Meier test, univariate analyzes by the Log-Rank test, and multivariate analyzes by the Cox-Regression test
RESULTS: The most common histopathological type is squamous cell cancer (n: 153, 84.1%) and the most common tumor localization in the patients is located at the lower part. Systemic treatments applied were adjuvant chemo (radiotherapy) 6%, neoadjuvant chemotherapy 2.7%, neoadjuvant chemoradiotherapy 30.8% and definitive chemoradiotherapy 37.9%. Distant metastatic patients were also included in the study group. In univariate analysis, the difference in overall survival (OS) and progression-free survival (PFS) was determined in terms of differentiation, presence of multimodal therapy, resection type, neoadjuvant treatment response, and presence of metastases (p <0.05). In multivariate analysis, it was observed that surgical margin negativity decreased the progression risk by 3.4 times (p <0.001), and the presence of lymphovascular invasion (LVI) increased the risk of progression by 1.9 times (p = 0.004). In terms of overall survival, it was observed that the only prognostic factor was surgical margin negativity and decreased the risk of death by 2.4 times (p <0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, observational data belonging to a single center were presented and findings compatible with the literature regarding the treatment response, resection type, histological subtype and tumor localization were obtained. In terms of prognostic factors, LVI and surgical margin negativity have been shown to be strong prognostic factors.

18.
Mide Kanserli Hastalarda Radyoterapi Hacimlerine Göre Lokal Bölgesel Yineleme Alanlarının Tanımlanması
Defining Locoregional Failure Sites with respect to Radiotherapy Volumes in Gastric Cancer Patients
Süheyla Aytaç Arslan, Gülhan Güler Avcı
doi: 10.5505/aot.2020.71601  Sayfalar 309 - 316
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın primer amacı, küratif cerrahi ve adjuvan kemoradyoterapi (KRT) uygulanan mide adenokarsinomlu hastaların lokal yineleme bölgelerini radyoterapi planları ile birleştirilerek tanımlamaktır. İkincil amaç ise sağkalım sonuçlarını sunmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İki merkezde küratif rezeksiyon yapılan ve adjuvan KRT alan 62 erişkin mide adenokarsinomlu hastalar retrospektif olarak incelendi. Radyoterapi 25-28 fraksiyonlarda 4500-5040 cGy olarak uygulandı. Takipte, nüksün tariflendiği bilgisayarlı tomografi RT planlama sistemine aktarıldı ve RT izodoz eğrilerine göre nüks bölgesi tanımladı.
BULGULAR: Ortanca takip süresi 18 aydı, 22 hastanın (% 35) hastalığı tekrarladı. Beş hastada izole lokal-bölgesel başarısızlık (3 nodal, 2 lokal nüks) görüldü. Bu nükslerin üçü RT alanında, biri marjinal nüks, kalan biri de RT alanı dışında idi. İki nodal nüks, % 95 ve % 100 izodoz eğrisi içinde kalırken, diğer nodal nüks ise recete edilen dozun % 20’sini oluşturduğu izodoz hattında idi. Bir lokal nüks, % 90 izodoz eğrisi içinde, anastomoz bölgesinde, diğeri ise % 50 izodoz eğrisi içinde, peritoneal yüzeydeydi. Üç ve beş yıllık genel sağkalım (GS) sırasıyla % 71 ve % 55 olarak bulundu. D2 lenf nodu diseksiyonu yapılan hastalarda genel sağ kalım daha yüksek olup farklılık istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Lokal nüks bölgesinin tanımlanması RT hedef hacmin belirlenmesinde yol gösterici olabilir. Bunun için daha fazla hasta ile yapılan kontrollü çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
INTRODUCTION: The primary aim of this study is to evaluate and define locoregional recurrence regions individually matching with radiotherapy (RT) plans in gastric adenocarcinoma patients treated with curative surgery and adjuvant chemoradiotherapy (CRT). The secondary aim is to present the survival results.
METHODS: 62 adult gastric adenocarcinoma patients who underwent curative resection and received adjuvant CRT at two radiation oncology centers were analyzed. The 4500-5040 cGy was delivered in 25-28 fractions. At follow-up, computed tomography, which described recurrence, was transferred to the RT planning system and defined the site of relapse according to RT isodose curves.
RESULTS: The median follow up time was 18 months, 22 patients (35%) have been relapsed. Five patients had isolated loco-regional failure. Three of these relapses were in the RT field, one was marginal recurrence and the remaining one was outside the RT field. Two nodal recurrence regions were covered by 95% and 100% isodose lines and the other nodal recurrence region was covered by 20% isodose line with respect to their initial radiotherapy volumes. One local recurrence was in the anastomosis site covered by 90% isodose line and the other was on the peritoneal surface covered by 50% isodose line. The 3 and 5-year overall survival (OS) were 71% and 55% respectively, and were better with D2 lymph node dissection without statistical significance.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Identification of the local recurrence site may be helpful in determining the RT target volume. For this, controlled studies with more patients are needed.

19.
Bazal Nötrofil Lenfosit Oranı Malign Melanom Hastalarında Sağkalımı Öngörebilir mi?
Can Basal Neutrophil to Lymphocyte Ratio Predict the Clinical Outcome of Malign Melanoma Patients?
Umut Varol, Gözde Kurttel, İbrahim Vedat Bayoğlu, Ahmet Alacacıoğlu, Ceyhun Varım, Utku Oflazoğlu, Tarık Salman, Yaşar Yıldız, Yüksel Küçükzeybek, Mustafa Oktay Tarhan
doi: 10.5505/aot.2020.72325  Sayfalar 317 - 323
GİRİŞ ve AMAÇ: Bağışıklık sistemi melanom hastalarının sağkalımında etkin bir rol oynamaktadır. Nötrofil lenfosit oranı (NLR) tümöre karşı etkin bağışıklık sisteminin indirek bir göstergesidir. Biz de çalışmamızda malign melanom hastalarında bazal NLR’nin prognostik önemini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Sekiz yıllık dönemde tanı konmuş olan 134 malign melanom hastası retrospektif olarak değerlendirilmiş ve 94 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Tanı anındaki NLR değerleri incelenmiştir. ROC analizine göre eşik değer 2,1 olarak saptanmıştır ve bu değere göre hastalar yüksek veya düşük olarak sınıflandırılmıştır. NLR’nin prognostik açıdan hasta ve tümör karakteristikleri ile ilişkisi de araştırılmıştır.
BULGULAR: 94 hastanın 37’si metastatiktir ve 57 hasta adjuvan tedavi almıştır. Hastalardan NLR’si düşük olanların medyan sağkalımı 83,8 ay iken NLR’si yüksek olanların 23,8 aydır. (p<0,001). Metastatik olmayan hastalardan NLR düşük grupta medyan sağkalıma ulaşılamazken NLR yüksek grupta medyan sağkalım 40,2 aydır (p=0.031), medyan hastalıksız sağkalım ise NLR düşük ve yüksek grupta sırasıyla 60,8 ay ve 14,4 aydır (p=0,038). Hasta yaşı > 60 olanlarda NLR yüksekliği ile ilişki dışında (p=0,027) NLR ile hasta ve tümör karakteristikleri arasında ilişki bulunamamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Melanom hastalarında NLR yüksekliği kötü prognozla belirgin olarak ilişkili bulunmuştur ve prognoz için bir belirteç olarak kullanılabileceği görülmüştür.
INTRODUCTION: Immune system could play an effective role on clinical outcome of the melanoma patients. Neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) is an indirect indicator for the immune response against to the tumor. So, we aimed to evaluate the prognostic importance of basal NLR in patients with malignant melanoma.
METHODS: We retrospectively reviewed 134 patients with malignant melanoma diagnosed in about an eight year period and 94 patients were included in the study. The values of NLR were assessed at the time of diagnosis. NLR cut-off value was determined as 2.1 by ROC curve. All patients were classified as high and low according to this cut-off value. The prognostic significance of NLR on clinical outcome of the patients was evaluated according to tumor or patient characteristics.
RESULTS: Among 94 patients, 37 were metastatic and 57 had received adjuvant therapy. For all cases, median overall survival (OS) was 83.8 months in NLR low group and 23.8 months in NLR high group (p<0.001). For non-metastatic subgroup, median OS could not be reached in low NLR group and 40.2 months in high NLR group (p=0.031), median disease free survival were 60.8 months and 14.4 months (p=0.038) in NLR low and high group, respectively. There were no correlation between NLR and tumor or patient characteristics except of a higher NLR ratio was found in patients age > 60 (p=0.027).
DISCUSSION AND CONCLUSION: High NLR value showed a strong association with poor prognosis in melanoma patients and it can be used as a marker for prognosis.

20.
Yeni Koronavirüs Pandemisinde Akut Böbrek Hasarı Sıklığı ve Hemodiyaliz Hastalarında Enfeksiyon Sıklığı
Acute Kidney Injury Frequency in Novel Coronavirus Pandemic and Infection Frequency in Maintenance Hemodialysis Patients
Kadir Gökhan Atılgan, Ebru Gök Oğuz, Fevzi Coşkun Sökmen, Fatma Ayerden Ebinç, Gülay Ulusal Okyay, Mehmet Deniz Aylı, İrfan Sencan
doi: 10.5505/aot.2020.80947  Sayfalar 324 - 331
GİRİŞ ve AMAÇ: Türkiye, COVID-19'dan en fazla etkilenen iki kıta olan Avrupa ve Asya arasındaki köprüdür. Bu çalışma nefroloji bölümüne danışılan COVID-19 hastalarının prognozunu ve sonuçlarını paylaşmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 11 Mart 2020 ve 22 Nisan 2020 tarihleri arasında COVID-19 tanısı ile yatırılan hastaların kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi ve bunlardan hemodiyaliz (HD) alan ve akut böbrek hasarı (ABH) tanısı alan hastalar bu çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: COVID-19 ile tedavi edilen 352 hasta çalışmaya dahil edildi. Bunlardan nefroloji bölümüne başvuran 16 hastanın 8'ine daha önce HD tedavisi uygulanırken COVID-19 teşhisi konuldu. Diğer 8 hasta COVID-19 ile takip edilirken ABH tanısı aldı. Bunlardan 5 ABH hastası yoğun bakım ünitesine alındı ve hepsi takip döneminde entübe edildi. Ancak ABH tanısı alan beş hasta öldü. Yoğun bakıma ihtiyaç duymayan üç ABH tanılı hasta taburcu edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, ABH gelişen hastalarda COVID-19'un daha önce HD alan hastalara göre daha ölümlü olduğunu göstermektedir. Bunun COVID-19 ile ilişkili akut böbrek tutulumuna bağlı olabileceğini düşünüyoruz.
INTRODUCTION: Turkey is the bridge between Europe and Asia, which are the two continents that are affected by COVID-19 the most. This study shares the prognosis and results of COVID-19 patients, who have been consulted to the department of nephrology.
METHODS: The records of patients who were hospitalized with the diagnosis of COVID-19 between 11 March 2020 and 22 April 2020 were evaluated retrospectively and of these, the patients with receiving hemodialysis (HD) and diagnosed with acute kidney injury (AKI) were involved in this study.
RESULTS: 352 patients who were treated with COVID-19 were included in this study. Of these, 8 of the 16 patients consulted to the nephrology department were diagnosed with COVID-19 while receiving HD treatment previously. The remaining 8 patients who were diagnosed with AKI while being followed-up for COVID-19. Of these, 5 patients with AKI were taken to intensive care unit and all of them were intubated in the follow-up period. But five patients diagnosed with AKI were died. Three patients with AKI who did not need intensive care were discharged.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study shows that COVID-19 was more mortal in patients who developed AKI compared to patients who previously received HD. We think that this may be due to acute renal involvement related to COVID-19.

21.
Kemik Tümörlerinde Kullanılan Cam Greft ve Trikalsiyum Fosfat Greft Sonuçlarının Karşılaştırması
Comparison of the Results of Glassbone and Tricalcium Phosphate Graft Used in Bone Tumors
Mahmut Nedim Aytekin, Fahri Emre, Recep Öztürk
doi: 10.5505/aot.2020.83723  Sayfalar 332 - 336
GİRİŞ ve AMAÇ: Tümörlerin neden olduğu kemik defektleri bazen kemiğin kendi dokusu ile iyileşmeyebilir. Bu gibi durumlarda, iyileşmeyi kolaylaştırmak veya başlatmak için kemik defektlerininn kemik grefti materyalleriyle doldurulması gerekebilir. Bu çalışmadaki amacımız iyi huylu kemik kistlerinde kullanan cam greft (CG)(GlassBone NORAKER) ve trikalsiyum fosfat greft (TKF) sonuçlarını klinik ve radyolojik olarak karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2013 -2015 yılları arasında iyi huylu kemik tümörleri (çoğu basit kemik kisti (BKK) ve anevrizmal kemik kisti (AKK)) nedeniyle küretaj, koterizasyon ve grefonaj yapılan 41 hastaya greft olarak CG ve TKF greft kullanıldı. Hastalar CG ve TKF greft ile tedavi edilenler olarak 2 gruba ayrıldı. Greft konsoludasyonu aylık çekilen röntgenlerle radyolojik olarak değerlendirildi. Hastaların klinik sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Ortalama yaş 22,0 (14-32 yaş arası) olan 20 erkek ve 21 kadın (%51,2) mevcuttu. CG kullanılan hastalarda TKF kullanılan hastalara göre, 14.-16. Aylar arasında radyolojik olarak konsolidasyonun daha hızlı olduğunu gözlendi(p= 0.0001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İyi huylu kemik tümörlerinin tedavisinde, cam greftlerin trikalsiyum fosfat greftlerine alternatif olarak kullanılabileceği sonucuna vardık. Ayrıca cam greftlerle tedavi edilen hastaların radyolojik olarak daha hızlı füzyon gösterdiğini fark ettik.
INTRODUCTION: Bone defects caused tumors sometimes may not heal with bone tissue. In such cases, bone defects may need to be filled with bone graft materials to facilitate or start healing. The purpose of our study is to compare results of glass graft(GG) (GlassBone NORAKER) and tricalcium phosphate (TCP) grafts that we use in benign bone cysts clinically and radiologically.
METHODS: 41 patients with benign bone tumors (mostly simple bone cysts (SBC) and aneurysmal bone cysts (ABC) ) had been treated between either glass graft or tricalcium phosphate graft between 2013-2015. Patients were divided into two groups as those treated with GG and TCP grafts. Graft consolidation evaluated radiologically with x-rays monthly.
RESULTS: There were 20 men and 21 women (51.2%) with a mean age of 22.0 years (range 14-32 years). In patients using GG, compared to patients using TCP, radiological consolidation was observed faster between 14.-16. months (p = 0.0001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We conclude that in the treatment of benign bone tumors glassbone can be used as an alternative to tricalcium phosphate grafts. We also noticed that patients treated with glassbone showed a faster rate of fusion radiologically.

22.
Orta-Ciddi Halluks Valgus Deformitelerinde Mau Osteotomisinin Erken Dönem Fonksiyonel Ve Radyolojik Sonuçları
Early Functional and Radiological Results of Mau Osteotomy for Moderate-Severe Hallux Valgus Deformity
Yenel Gürkan Bilgetekin, Sinan Yüksel, Kürşat Reşat Demir, Orhan Kunu, Halis Atıl Atilla, Önder Ersan
doi: 10.5505/aot.2020.90692  Sayfalar 337 - 341
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada orta-ciddi derecede halluks valgus deformitesinde Mau Osteotomisinin erken dönem fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Temmuz 2016 – Ocak 2019 tarihleri arasında halluks valgus deformitesi tanısı ile Mau Osteotomisi uygulanan 16 hasta geriye dönük olarak gözden geçirildi. Hastalarımızın ameliyat öncesi ve son takiplerinde klinik bulguları; AOFAS (Amerikan Ortopedi Derneği Ayak-Ayak Bileği Skoru) ve VAS (Visual Analog Skala) ile değerlendirildi. Radyolojik bulgular için her 2 ayak basarak ön-arka ve yan grafiler ile HVA (Halluks valgus açısı), İMA (İntermetatarsal açı) ölçüldü.
BULGULAR: Hastaların 9’u kadın (%56) 7’si erkek (%44) olup, ortalama yaş 43,7 idi. Hastaların takip süresi ortalama 18 ay (dağılım: 6-27 ay) idi. Ameliyat sonrası klinik olarak AOFAS ve VAS skorları ameliyat öncesine göre anlamlı olarak düzelmişti (p<0.05). Ameliyat öncesi radyolojik olarak, HVA 43.75 ± 7.58, İMA 16.00 ± 2.82 iken; son takipte HVA 22.13 ± 6.63, İMA 7.44 ± 3,38 olarak düzelmişti (p<0.05). Hastaların %81’inde mükemmel ve iyi sonuç tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak hastalarımızın %81’inde mükemmel ve iyi sonuç alındı. Halluks valgus deformitesinde Mau Osteotomisi erken dönemde klinik ve radyolojik sonuçlarımıza dayanarak etkin ve güvenilir bir yöntem olabilir.
INTRODUCTION: The aim of the present study was to evaluate the early functional and radiological results of Mau osteotomy in the treatment of moderate -severe hallux valgus deformity.
METHODS: A retrospective evaluation was made of 16 patients undergoing Mau osteotomy for treatment of hallux valgus deformity between July 2016 and January 2019. Clinical findings of patients were evaluated in preoperative and the last follow-up visits using the American Orthopaedic Association Foot and Ankle Score (AOFAS) and Visual Analog Scale (VAS). Radiological findings were measured with hallux valgus angle (HVA) and the intermetatarsal angle (IMA) on anteroposterior and lateral standing radiographs of both feet.
RESULTS: 9 (56%) patients were female and 7 (44%) male with a mean age of 43.7 years. The mean follow-up period was 18 months (range, 6-27 months). A statistically significant improvement was determined in AOFAS and VAS postoperatively compared to the preoperative values (p<0.05). Radiologically, the HVA improved from 43.75 ± 7.58 preoperatively to 22.13 ± 6.63 at the final follow-up examination, and the IMA from 16.00 ± 2.82 to 7.44 ± 3.38 (p<0.05). Excellent and good results were obtained in 81% of the patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, Mau osteotomy can be considered an effective and reliable method in the treatment of hallux valgus deformity, based on the excellent and good clinical and radiological results obtained in 81% of the current study patients.

23.
Psödotrombositopeni ayırıcı tanısı için klinik ve demografik özelliklerin analizi
Analysis of clinical and demographic characteristics for the differential diagnosis of pseudothrombocytopenia
Abdulkerim Yıldız, Murat Albayrak, Osman Şahin, Hacer Berna Afacan Öztürk, Senem Maral
doi: 10.5505/aot.2020.92499  Sayfalar 342 - 348
GİRİŞ ve AMAÇ: EDTA'ya bağlı yalancı trombositopeni (EDTA-PTCP), otomatik kan sayımı analizörleri ile yapay düşük trombosit sayımlarına yol açan, in vitro bir trombosit kümelenmesi olgusudur. PTCP bilgisi, klinik değerlendirmenin doğruluğu ve gereksiz tedaviyi önlemek için önemlidir. Bu çalışmanın amacı, trombositopeni durumunda PTCP şüphesi için kullanılabilecek öngörücü belirleyicileri tespit etmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2016-Ocak 2019 tarihleri arasında 3 yıllık süre boyunca hematoloji bölümümüze başvuran hastaların retrospektif bir değerlendirmesi yapıldı. PTCP ayırıcı tanısı için ayırt edici bir parametre belirlemek amacı ile PTCP hastaları ile immün trombositopeni (ITP) hastaları ve sağlıklı bireyler arasında karşılaştırmalar yapıldı. Demografik özellikler, hemogram ve biyokimyasal parametreler, altta yatan ve eşlik eden hastalıklar ve trombosit indeksler araştırıldı.
BULGULAR: EDTA-PTCP'li 164 hasta, ITP'li 43 hasta ve 45 sağlıklı kontrol hastasının değerlendirmesi yapıldı. PTCP hastalarında komorbidite sayısı, trombosit sayısı, ortalama trombosit hacmi, trombosit ve trombosit dağılım genişliği hem ITP hem de kontrol grubundan anlamlı olarak farklıydı (p<0.05). Lojistik regresyon analizi, PTCP'yi ITP'den veya kontrol grubundan ayırt etmek için kullanılabilecek anlamlı bir parametre olmadığını gösterdi (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: PTCP'yi trombositopenik ve sağlıklı durumlardan ayırmak için hematolojik parametrelerin kullanımı düşünülebilir. Ancak, mikroskobik periferik kan yayma analizi hala en güvenilir ve ayırt edici yöntemdir.
INTRODUCTION: EDTA-dependent pseudothrombocytopenia (EDTA-PTCP) is an in-vitro phenomenon of platelet clumping that leads to artificial low platelet counts by automatic hematology analyzers. Knowledge of PTCP is important for the accuracy of a clinical assessment and to avoid unnecessary treatment. The aim of this study was to determine easily available predictive markers which can be used for suspicion of PTCP in case of thrombocytopenia.
METHODS: A retrospective evaluation was made of patients admitted or referred to our hematology department during the 3-year period from January 2016 to January 2019. Comparisons were made of the PTCP patients with immune thrombocytopenia (ITP) and healthy subjects to determine a distinctive parameter for the differentiation of PTCP. Differences were investigated in demographic characteristics, hemogram and biochemical parameters, underlying and comorbid diseases and platelet indices.
RESULTS: Evaluation was made of 164 patients with EDTA-PTCP, 43 patients with ITP and 45 healthy control subjects. In PTCP patients, the number of comorbidities, platelet count, mean platelet volume, plateletcrit and platelet distribution width were significantly different from both the ITP and control groups (p<0.05). Logistic regression analysis revealed no significant parameter that could be used to differentiate PTCP either from ITP or the control group (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Hematological parameters may be considered for the use to differentiate PTCP from thrombocytopenic and healthy conditions. However, microscopic peripheral blood smear analysis is still the most reliable and distinctive method.

24.
İskemik ve Hemorajik Serebrovasküler Hastalarda Ortalama Eritrosit Hacmi, Ortalama Trombosit Hacmi ve çözünür CD 40 ligand seviyesi
Serum Level Of The Soluble CD 40 Lıgand And Mean Corpuscular Volume, Mean Platellet Volume In Patıents Wıth Ischemıc And Hemorrhagıc Cerebrovascular Dısease
Ömer Canpolat, Metin Ateşçelik, Nevin İlhan, İbrahim Yıldırım, Mustafa Yılmaz, Mehmet Çağrı Göktekin
doi: 10.5505/aot.2020.94824  Sayfalar 349 - 356
GİRİŞ ve AMAÇ: Serebrovasküler hastalık (SVH) tanısı ve prognozunun tayininde görüntüleme yöntemlerinin yanı sıra, her geçen gün yenisi eklenen biyokimyasal belirteçlerin de klinik önemi artmaktadır.
Çalışmamızda iskemik ve hemorajik SVH’larda soluble-CD40 ligand (sCD40L), ortalama trombosit (MPV) ve ortalama eritrosit hacmi (MCV) düzeylerinin erken prognoz ve mortalite ile ilişkisinin tespit edilmesi amaçlanmıştır

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 100 iskemik ve 80 hemorajik inme olan hastalar ve 50 sağlıklı gönüllü kontrol grubundan oluşan 230 birey dahil edildi. Her hastanın demografik verileri ve Glasgow Koma skalaları, intraserebral kanamalı hastalarda İSK skoru ve iskemik inmeli hastalarda NIHSS puanları, kan MPV, MCV, sCD40L düzeyleri kaydedildi.

BULGULAR: sCD40L ve MCV düzeyleri açısından hasta grupları ile kontrol grubu arasında anlamlı bir farka rastlanmadı. MPV düzeyinin iskemik ve hemorajik inme geçiren hastalarda kontrol grubuna göre anlamlı oranda yüksek olduğu gözlendi. İnme geçiren hastaların % 22,2’si, ilk hafta içerisinde yaşamını yitirdi. Ölen hastalarda sCD40L değerlerinin, yaşayan hastaların sCD40L değerine göre anlamlı oranda düşük olduğu gözlendi. MCV ve MPV düzeyleri açısından yaşayan ve ölen hastalar arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: MPV düzeyleri akut inme ile başvuran hastalarda anlamlı oranda yükselmektedir. İlk tanı anındaki düşük serum sCD40L düzeyleri akut inme geçiren hastalarda erken prognozun daha kötü olacağına işaret edebilir.
INTRODUCTION: The clinical importance of biochemical indicators as well as imaging methods in diagnosis and prognosis of cerebrovascular disorder increase continuously. The aim of the present study is to determine the relationship among soluble-CD40 ligand, mean platelet volume (MPV), mean red blood cell volume (MCV) levels and early prognosis in ischemic and hemorrhagic stroke.
METHODS: 100 ischemic and 80 hemorrhagic stroke patients and 50 healthy volunteers were included in the study. Demographic data, Glasgow Coma Scale, intraserebral hemorrhage scale and NIH Stroke Scale/Score results for stroke, hemoglobin, MPV, MCV and sCD40L measurement results were enrolled.
RESULTS: MPV levels for patients with ischemic and hemorrhagic stroke were significantly higher than the control group. There was no a significant correlation between blood MCV/serum sCD40L levels and strokes. sCD40L levels for exitus patients was statistically significantly lower when compared to sCD40L levels in living patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: MPV levels in patients with stroke increase considerably. The low level of sCD40L may be a parameter associated with early unfavorable prognosis and mortality.

25.
ABO ve Rh Kan Grupları ile Akut Lenfoblastik Lösemi Arasındaki İlişki
The Relationship Between ABO and Rh Blood Groups with Acute Lymphoblastic Leukemia
Semih Başcı, Tuğçe Nur Yiğenoğlu, Derya Şahin, Özcan Saygılı, Mehmet Bakırtaş, Bahar Uncu Ulu, Tahir Darçın, Alparslan Merdin, Dicle İskender, Mehmet Sinan Dal, Merih Kızıl Çakar, Fevzi Altuntaş
doi: 10.5505/aot.2020.97720  Sayfalar 357 - 361
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut lenfoblastik lösemi (ALL), hematopoietik lenfoid öncüllerinden kaynaklanan blastların anormal çoğalmasından kaynaklanır. ALL, pediatrik lösemi vakalarının % 75'ini oluşturur ve yetişkinlerde 1.28/100.000 insidansı vardır. ALL etiyolojisi hala tartışma konusudur. Bazı çalışmalarda, ABO kan gruplarının kardiyovasküler, onkolojik ve diğer hastalıkların gelişiminde rol oynadığı gösterilmiştir. Bu çalışmada ALL ile ABO ve Rh kan grupları arasındaki ilişkileri araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Merkezimizde Şubat 2014 ile Nisan 2020 arasında tedavi edilen 124 ALL hastası retrospektif olarak incelendi. Sağlıklı trombosit donörlerinin yaş, cinsiyet ve kan grubu verileri kontrol grubu olarak kullanıldı.
BULGULAR: Hem erkek hem de kadınlarda en yaygın kan grubu A Rh + olmasına rağmen, kontrol grubu ve ALL hastaları arasında ABO kan grubu dağılımı ve Rh pozitifliği açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulamadık. Her iki grup da cinsiyete göre alt gruplandırıldığında, gruplar arasında ABO ve Rh dağılımı açısından farklılık izlenmemiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: ALL ve kan grupları arasındaki ilişkiye dair çok az çalışma vardır. Çalışmamız ALL kan grubu ile sağlıklı insanlar arasında kan grupları sıklığının benzer olduğunu desteklemektedir. Daha büyük hasta popülasyonları ile ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Acute lymphoblastic leukemia (ALL) is caused by abnormal proliferation of blasts originated from hematopoietic lymphoid precursors. ALL constitutes 75% of pediatric leukemia cases and has an incidence of 1.28/100.000 in adults. The etiology of ALL is a still matter of debate. In some studies, ABO blood groups were shown playing a role in development of cardiovascular, oncologic, and other diseases. In this study, we aimed to investigate relationship with ALL and ABO and Rh blood groups.
METHODS: 124 ALL patients treated at our center between February 2014 and April 2020 were retrospectively studied. The data of age, gender and blood group of healthy thrombocyte donors were used as the control group.
RESULTS: Although the most common blood group was A Rh+ among both males and females, we did not find a statistically significant difference between control group and ALL patients regarding ABO blood group distribution and Rh positivity. When both groups were sub-grouped according to gender, they did not differ between ABO and Rh distribution.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There are few studies about the relationship between ALL and blood group types. Our study suggests blood group frequency might be similar among ALL patients with healthy individuals. Further studies with larger patient populations are needed.

26.
Hemipelvektomi sonrası allogreftle rekonstrüksiyonda anestezi yönetimi: 12 olgu serisi
Anesthetic management of allograft reconstruction following hemipelvectomy: A series of 12 cases
Tugba Aşkın, Süheyla Ünver, Mensure Kaya, Dilek Kalaycı, Kübra Kutay Yazıcı, Ahmet Fevzi Kekeç, Bedii Şafak Güngör
doi: 10.5505/aot.2020.53215  Sayfalar 362 - 368
GİRİŞ ve AMAÇ: Literatürde hemipelvektomi anestezi yönetimi hakkında karşılaşılan çok fazla bilgi bulunmamaktadır. Bu çalışma ile nadiren yapılan hemipelvektomi sonrası allogreftle rekonstrüksiyon anestezi yönetimine dikkat çekmek istiyoruz.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Aralık 2010- Şubat 2014 tarihleri arasında internal hemipelvektomi ve allogreftle rekonstrüksiyon cerrahisi yapılan hastalarda dosya incelemesi retrospektif olarak yapıldı. Yaş, cinsiyet, ASA, ek hastalık, uygulanan anestezi yöntemi, preoperatif ve postoperatif hemoglobin değeri, intraoperatif kanama miktarı, intraoperatif verilen mayi ve kan transfüzyon miktarı, operasyon süresi, yoğun bakım ve hastanede kalış süreleri, mortalite-morbidite oranları değerlendirildi.
BULGULAR: Bu çalışmada 12 hasta dosyası değerlendirildi. Hastalar ortalama yaşları 37,5 ± 14,6 (10 – 57 arasında) idi. 10 hastaya genel anestezi, 2’sine kombine spino-epidural (KSE) anestezi uygulandığı görüldü. Ortalama intraoperatif kanama miktarı 2346 ± 1504 ml idi. Sıvı yönetimi ile ilgili olarak ortalama 3916 ± 1673 ml kristalloid, 812 ± 441 ml kolloid, 1479 ± 856 ml eritrosit süspansiyonu ve 350 ± 302 ml TDP intraoperatif kullanıldı. Ortalama cerrahi süre 273,8 ± 69 dk, postoperatif yoğun bakımda kalış süresi 38,0 ± 34,6 saat, hastanede kalış süresi 25,4 ± 21,4 gün idi. 12 hastanın 5’i anestezi dışı sebeplere bağlı olarak operasyondan birkaç ay sonra kaybedildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hemipelvektomi sonrası allogreftle rekonstrüksiyon cerrahisi yapılan hastaların, tam bir anestezi öncesi viziti ve bütün perioperatif dönemi kapsayan yakın takibi öneriyoruz.
INTRODUCTION: There are not many reports encountered regarding anesthesia management of hemipelvectomy in the literature. We would like to call attention to anesthetic management of allograft reconstruction following hemipelvectomy with this study, which is rarely performed.
METHODS: The records of patients who underwent internal hemipelvectomy between December 2010 and February 2014 were retrospectively evaluated. The age, gender, ASA, comorbidity, anesthesia method applied, hemoglobin values, intraoperative amount of bleeding, amount of intraoperatively administered fluid and blood transfusion, duration of operation, intensive care stay and hospitalization, mortality and morbidity rates were analyzed.
RESULTS: 12 patients were evaluated in this study. The mean age of all patients was 37,5 ± 14,6 (range between 10 and 57). The anesthetic management was provided by general anesthesia for ten patients and combined spinal-epidural (CSE) anesthesia for two patients. The mean intraoperative amount of bleeding was 2346 ± 1504 ml. With regards to fluid management, 3916 ± 1673 ml crystalloids, 812 ± 441 ml colloids, 1479 ± 856 ml erythrocyte suspension, and 350 ± 302 ml fresh frozen plasma were infused during intraoperative period. The mean duration of surgery, intensive care stay and hospitalization were 273.8 ± 69 minutes, 38.0 ± 34.6 hours and 25.4 ± 21.4 days, respectively. Five patients out of 12 were died a few months after the surgery, but the anesthetic management was not found to related with the mortality.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We recommend a perfect pre-anesthetic visit and close follow up including whole perioperative period for the patients undergoing allograft reconstruction surgery following hemipelvectomy.

OLGU SUNUMU
27.
Mesane perivasküler epiteloid hücreli tümör (PEComa): olgu sunumu
Bladder perivascular epithelioid cell tumor (PEComa): A case report
Cevdet Serkan Gökkaya, Cüneyt Özden, Şahin Paşalı, Önder Bozdoğan, Tolga Bağlan, Bige Sayın
doi: 10.5505/aot.2020.38802  Sayfalar 369 - 372
Perivasküler epiteloid hücre tümörleri (PEComa) belirsiz malignite potansiyeli olan, çok nadir bir mezenkimal kanserdir. Mesane lokalizasyonunda primer PEComa nadir olarak görülür. PEComa’larda malignite kriterleri tümör boyutunun 5 cm’den büyük olması, yüksek mitotik aktivite, nekroz, infiltrasyon ve vasküler invazyon varlığıdır. Bu kriterlerden en az 2'sinin bulunduğu PEComa’lar malign olarak kabul edilir. Görüntüleme yöntemleri ile ayrıcı tanıya yardımcı spesifik makroskopik özellikler göstermemesi nedeni ile tanısı sadece histopatolojik inceleme ile konulabilmektedir. Mesanede tümörün büyüklüğü ve yerine göre transüretral rezeksiyon, parsiyel sistektomi veya radikal sistektomi ile cerrahi tedavi önerilir. Bu olgu sunumunda mesane lokalizasyonunda primer PEComa’lı bir vakanın tanı ve tedavisi değerlendirildi.
Perivascular epithelioid cell tumors (PEComa) are a very rare mesenchymal cancer with unclear malignancy potential. Primary PEComa is rare in bladder localization. We have presented a case with a primary PEComa of the bladder. The criteria for malignancy in PEComas include greater than 5 cm tumor size, high mitotic activity, necrosis, infiltration and vascular invasion. PEComas with at least 2 of these criteria are considered malignant. The diagnosis can be made only by histopathological examination because it does not show specific macroscopic features to assist in differential diagnosis with imaging methods. Surgical treatment is recommended with transurethral resection, partial cystectomy or radical cystectomy according to the size and location of the tumor in the bladder. In this case report, the diagnosis and treatment of a case with primary PEComa in bladder localization were evaluated.



LookUs & Online Makale