ONLINE ISSN: 2148-7669
ISSN: 0304-596X






Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Baskıdaki Makaleler Online Makale Gönder






Acta Oncol Tur.: 52 (3)
Cilt: 52  Sayı: 3 - 2019
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA
1.
Çocukluk Çaği Akut Lenfoblastik Lösemilerinde Bax Gen Polimorfizmi ve Konvansiyonel Doz Prednisolon Tedavisi ile Apoptozun Değerlendirilmesi
Bax Gene Polymorphism in Childhood Acute Lymphoblastic Leukemia and Evaluation of Apoptosis with Conventional Dose-Prednisolone Treatment
Elif Güler Kazancı, Ferah Genel, Hüseyin Onay, Ferda Özkinay, Canan Vergin
doi: 10.5505/aot.2019.29981  Sayfalar 356 - 363
GİRİŞ ve AMAÇ: Kanser tedavisinde kullanılan ajanların apoptozu arttırarak hücre ölümüne yol açtığı bilinmektedir. Bu çalışmada akut lenfoblastik lösemili (ALL) çocuklarda BAX gen ekspresyonunu etkileyen G-248A nukleotid polimorfizminin ve apoptozun risk sınıflandırılmasında ve tedavi yanıtının değerlendirilmesindeki önemi araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada apoptoz indeksi (0-11) yaş aralığındaki, yeni tanı 25 ALL’ li hastanın kemik iliği aspirasyon örneklerinde 0, 3 ve 8.gün Annexin V- FITC kiti kullanılarak yapıldı. Bax gen polimorfizmi 60 ALL 'li hasta ve 96 sağlıklı kontrol grubunun kan örneklerinde DNA izolasyonu FUJİ QuickGene 810 otomatik nükleik asit pürifikasyon sistemi ile çalışıldı.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 4.9 olup %28' i standart risk, %44'ü orta risk, %28'i yüksek risk grubundaydı. Spontan apoptoz indeksi (Aİ) ile 3.gün Aİ arasında anlamlı bir fark ve pozitif korelasyon saptandı ( 18.3±13.7, 19.4±12.7 p= 0,007 r= +0.548). Erken steroid yanıtı kötü olan olgularda 8.gün Aİ anlamlı olarak yüksek gözlendi (p<0.05). Pre-B ALL olgularında 0.gün, 3.gün ve 8. gün Aİ anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Hastaların %84’ünde CD 10 pozitifliği saptanmış olup CD10 ekspresyonu yoğun olan olgularda 3.gün Aİ anlamlı olarak yüksek görüldü (p<0.05). BAX gen polimorfizminin hasta ve kontrol grubunda değişiklik göstermediği tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda konvansiyonel doz prednisolonun apoptozu belirgin bir şekilde indüklediği ve erken steroid yanıtı kötü olan olgularda 8.gün Aİ yüksekliğinin blast yüküyle ilişkili olduğu düşünüldü. CD10 ekspresyonu yoğun olgularda apoptoz oranındaki anlamlı artışın Pre B ALL’de prognoz açısından değerli olduğu kanısına varıldı.
BAX gen polimorfizminin ALL’nin patogenez, klinik seyir ve prognozdaki etkisinin daha fazla olgu sayısı ile değerlendirilmesi ve apoptoz yolağında rol oynayan diğer proteinlerin de araştırılmasının gerekli olduğu düşünüldü.

INTRODUCTION: It is known that the agents used in cancer treatment increase apoptosis and cause cell death. In this study, the importance of G-248A nucleotide polymorphism affecting the BAX gene expression and apoptosis in children with acute lymphoblastic leukemia (ALL) was investigated in the risk classification and the evaluation of the treatment response.
METHODS: Apoptosis index was performed by Annexin V- FITC kit for bone marrow aspiration samples of 25 newly-diagnosed (0-11) years old ALL patients on 0th, 3rd and 8th day. Bax gene polymorphism was studied on blood samples of 60 ALL patients and 96 healthy control group, and DNA isolation was studied by FUJİ QuickGene 810 automatic nucleic acid purification system.
RESULTS: The mean age of the patients was 4.9, and %28 had a standard risk, %44 had a moderate risk, %28 had high risk. A significant difference and a positive correlation were found between the spontaneous apoptosis index (AI) and the 3rd day AI (18.3±13.7, 19.4±12.7 p= 0,007 r= +0.548). The 8th day AI was found to be significantly higher in patients with poor early steroid response (p<0.05). Apoptosis index; was significantly high on 0th, 3rd and 8th day for PreB ALL cases. 84% of the patients were found to have CD 10 positivity and in cases with intense CD10 expression, AI was significantly higher on the third day (p <0.05). It was determined that the BAX gene polymorphism did not differ in the patient and control groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the present study, conventional dose prednisolone was thought to induce apoptosis significantly, and the 8th day AI elevation was associated with blast load in patients with poor early steroid response.It was concluded that the significant increase in apoptosis ratio in cases with intense CD10 expression was a valuable marker in terms of prognosis in Pre B ALL.It was considered necessary to evaluate the effect of BAX gene polymorphism on the pathogenesis, clinical course and prognosis of ALL with more cases, and to investigate other proteins that play a role in the apoptosis pathway.

2.
İyi huylu kemik lezyonlarında profilaktik intramedüller fiksasyon sonuçları
Outcomes of prophylactic intramedullary fixation for benign bone lesions
Çağrı Neyişci, Yusuf Erdem, Ahmet Burak Bilekli
doi: 10.5505/aot.2019.64325  Sayfalar 364 - 371
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada benign kemik lezyonu sebebiyle profilaktik intramedüller tespit ameliyatı yaptığımız hastaların sonuçlarını sunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya 2008-2017 yılları arasında benign kemik lezyonu nedeni ile küretaj, greftleme ve profilaktik intramedüller tespit ameliyatı yaptığımız 22 hasta dâhil edilmiştir. Lezyonlar preoperatif dönemde Mirels sınıflamasına göre incelenerek patolojik kırık riski belirlenmiştir. Tüm hastaların tedavisinde küretaj, greftleme ve intramedüller tespit yöntemi kullanılmıştır. Kontrol muayenelerinde hastalar; eklem hareket açıklıklarına, ağrı durumuna, lezyonun ve implantın radyolojik görüntüsüne göre değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 24,8 (aralık, 7-38) yıldı. Hastalar ortalama 35,8 (aralık, 13-80) ay takip edildi. Çalışmaya dâhil edilen 21 hastanın ilk başvuru nedeni ağrı olup 2 hastada ağrı fonksiyon kaybına neden olmaktaydı. Patolojik humerus kırığı olan bir hasta akut ağrı ve fonksiyon kaybı ile başvurdu, iki ay konservatif olarak takip edildi ve ardından profilaktik cerrahi yapıldı. Hastaların ortalama Mirels skoru 9,3 (aralık, 9-10)’tü. Takiplerde tüm hastaların ekstremite fonksiyonları tamdı. Ameliyat sonrası ortalama VAS 8,09'dan 2,54'e gerilemiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: 9 veya daha fazla Mirels skoruna sahip olan iyi huylu kemik lezyonları için profilaktik fiksasyonun, olası patolojik kırık riskini azalttığı, VAS skorlarını azalttığı, ayrıca fonksiyon kaybını önlediği ve daha erken normal aktivitesine geri dönüşe olanak sağladığı sonucuna vardık.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to present the results of patients who underwent prophylactic intramedullary fixation for benign bone lesions.
METHODS: Twenty-two patients who underwent curettage, grafting and prophylactic intramedullary fixation for benign bone lesions between 2008 and 2017 were included in this study. The lesions were examined according to the Mirels’ classification in the preoperative period and the pathological fracture risk was determined. Curettage, allografting and intramedullary fixation were used in the treatment of all patients. In the follow-up examination, patients were evaluated according to the range of motion, pain, radiological appearance of the lesion and the implant.
RESULTS: The mean age of the patients was 24.8 (7-38) years. The mean follow-up period was 35.8 (13-80) months. The initial complaint of twenty-one patients was pain which caused loss of function in two patients. One patient with pathological humerus fracture was admitted with acute pain and loss of function. He was followed conservatively for two months, then prophylactic surgery was performed. The mean Mirels’ score of the patients was 9.3 (9-10). In the follow-up examination, the range of motion was full in all patients. The mean VAS score decreased from 8.09 to 2.54 postoperatively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We conclude that prophylactic fixation for benign bone lesions which has 9 or more Mirels’ score reduces the risk of impending pathological fractures, reduces VAS scores, and also prevents loss of function and enables to return normal activity earlier.

3.
Tirozin kinaz inhibitörleri (TKİ) ile tedavi edilmiş böbrek hücreli kanser hastalarında dinamik inflamatuar indekslerin prognostik önemi
Prognostic significance of dynamic inflammatory indexes in cases renal cell cancer treated by tyrosine kinase inhibitor (TKI)
Cem Mirili, Semra Paydas, Ali Yılmaz, Ali Oğul, Mahmut Buyuksimsek, Abdullah Evren Yetisir, Mert Tohumcuoğlu
doi: 10.5505/aot.2019.08760  Sayfalar 372 - 378
GİRİŞ ve AMAÇ: Metastatik böbrek hücreli kanser (MBHK) sıklığı giderek artmaktadır ve temel tedavisi anti-angiogenik tirozin kinaz inhibitörleridir (TKİ). Sistemik inflamasyonun karsinogenezde önemli bir rollerinden biri de pro-angiogenik faktörlerin salınımını arttırmaktır. Biz de bu yazımızda TKİ tedavisi alan MBHK olgularında sistemik inflamatuar indekslerinden nötrofil lenfosit oranı (NLO), sistemik immun-inflamasyon indeksi (SII), prognostik nutrisyonel indeks (PNI) ve tedavi sürecinde değişen SII değerlerinin prognostik önemini ortaya çıkarmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza TKİ tedavisi alan 28 MBHK hastası retrospektif olarak dahil edilmiştir. Kaplan–Meier ve log-rank testleri kullanılarak klinikodemografik verilerle yaşam süreleri arasındaki ilişki belirlenmiştir. NLO (2,73), SII (832) ve PNI (39) için en sensitif ve spesifik değerler ROC analizi ile saptanıp prognostik önemleri tekli ve multi faktöriyel analizler yapılarak tespit edilmiştir
BULGULAR: Yüksek NLO (≥2,73) ve SII (≥832) ile düşük PNI (<39) daha kısa progresyonsuz yaşam süresi (PYS) ve genel sağkalım (GS) ile ilişkili olup TKI tedavisinin 1. Ayındaki azalmış SII’ye sahip olan hastaların ise daha uzun PYS ve GS’ye sahip olduğu tespit edilmiştir. GS için yapılan univariate analizlerde ECOG performans durumu, NLR, SII, SII değişimi ve PNI prognostik olmakla beraber multifaktöriyel analizlerde sadece SII değişimi bağımsız prognostik faktördür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: TKI tedavisi alan MBHK hastalarında tedavi ile azalmış SII daha uzun GS için tek bağımsız prognostik faktördür.
INTRODUCTION: The frequency of metastatic renal cell cancer (RCC) is increasing and main drugs in management are anti-angiogenic tyrosine kinase inhibitors (TKI). Systemic inflammation has an important role in carcinogenesis and increase the secretion of pro-angiogenic factors. Here prognostic significance of neutrophil lymphocyte ratio (NLR), systemic immune-inflammation index (SII), prognostik nutritional index (PNI) and also change in SII during TKI therapy have been evaluated in cases with RCC treated with TKI
METHODS: Twenty eight cases with RCC treated with TKI were evaluated retrospectively. Kaplan–Meier and log-rank tests were used to detect the association between clinical/demographic findings and survival times. The most sensitive and specific values were found by ROC analysis: Prognostic significance of NLR (2,73), SII (832), SII changes and PNI (39) were detected.
RESULTS: High NLR (≥2,73) and SII (≥832) and low PNI (<39) were found to be associated with shorter PFS and OS. Decreased SII after TKI therapy was found to be associated with longer PFS and OS. In univariate analyses, ECOG performance status, NLR, SII, SII change and PNI were prognostic for OS, whereas in multivariate analyzes only SII change found to be independent factors for OS
DISCUSSION AND CONCLUSION: Decreased SII after TKI therapy was the only independent prognsotic factor in cases with TKI treated with TKI.

4.
Sinovyal osteokondromatoziste cerrahi sonuçlarımız: 15 olgunun değerlendirilmesi
Surgical outcomes of synovial osteochondromatosis: An evaluation of 15 cases
ISMAIL BURAK ATALAY, Aliekber Yapar, recep öztürk, Coşkun Ulucaköy, ethem toptaş, Yaman Karakoç
doi: 10.5505/aot.2019.27147  Sayfalar 379 - 382
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada sinovyal osteokondromatozis nedeniyle kliniğimizde takip ve tedavisi yapılan 15 hasta değerlendirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Sinovyal osteokondromatozisli 15 hastanın (9 erkek, 6 kadın; ort. yaş 43; dağılım 16-72 yaş), tutulum yerleri sıklık sırasına göre diz (n=6), omuz (n=3), kalça (n=2), dirsek (n=2) ve ayak bileği (n=2) idi. On üç hastaya açık cerrahi ile total sinovyektomi ve serbest fragman eksizyonu uygulandı. Tanılar bütün hastalarda histopatolojik olarak doğrulandı. İki hasta operasyonu kabul etmedi ve konservatif tedaviye alındı. Ortalama takip süresi 71 aydı. (dağılım 12-204 ay).
BULGULAR: On üç hastanın birinde on altı ay sonra nüks görüldü. Hastaya yeniden total sinovyektomi yapıldı ve sonraki takiplerinde ikinci bir nükse rastlanmadı. Hiçbir hastada malign transformasyon gözlenmedi. Cerrahi sonrası hastaların ağrı şikayetlerinde belirgin düzelme gözlendi. Konservatif tedavi ile takip edilen hastalarda ağrı ve hareket kısıtlılığının devam ettiği görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın sonucunda diz ekleminin en sık tutulan eklem olduğu ve görülme sıklığı açısından cinsiyet farkının olmadığı görüldü. Hastaların cerrahi sonrası nüks açısından takip edilmesi gerekmektedir. Cerrahi tedavi uygulanamayan hastalarda fizik tedavinin sinoviyal kondromatoziste etkinliği ile ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Olgular sıklıkla spesifik olmayan klinik semptomlarla başvurduğundan ağrı ve şişlik ile başvuran hastalarda sinovyal osteokondromatozisin mutlaka akılda tutulması gerekmektedir.
INTRODUCTION: In this study, we evaluated 13 patients who were treated and followed-up for synovial chondromatosis in our clinic.
METHODS: Fifteen patients (9 males, 6 females,; mean age 43 years; range 16 to 72 years) had synovial chondromatosis localized in the knee (n=6), shoulder (n=3), hip (n=2), elbow (n=2), and ankle (n=2). Joint loose bodies were removed together with total synovectomy by open surgery in thirteen patients. Histopathologic confirmation was obtained in all the patients. Two patients refused surgical treatment and were treated conservatively. The mean follow-up period was 71 months (range 12 to 204 month).
RESULTS: One patient developed recurrence sixteen months after surgery, for which repeat total synovectomy was performed in the shoulder and no other recurrences were observed. No malignant transformation was observed in any patient. Symptomatic improvement was obtained in all the patients with treated surgically. Pain and limitation of motion were observed in the patients who were followed up conservatively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result of our study, it was found that the knee joint was the most commonly involved joint and there was no gender difference in terms of incidence. All patients must be followed-up with regard to recurrence. Further studies are needed on the efficacy of physical therapy in synovial chondromatosis in patients without surgical treatment. Patients often present with non-specific clinical symptoms. Therefore, synovial osteochondromatosis should be kept in mind in patients presenting with pain and swelling.

5.
Kronik Lenfositik Lösemi Tanılı Olguların Klinik Seyir, Prognostik Özellikler ve Tedavi Cevabı Yönünden Değerlendirilmesi: Tek Merkez Deneyimi
Assessment of Clinical Course, Prognostic Features, and Treatment Response of Patients with Chronic Lymphocytic Leukemia: A Single Center Experience
Hacer Berna Afacan Öztürk, MURAT ALBAYRAK, çiğdem pala, SENEM MARAL, Abdulkerim YILDIZ, osman şahin, Pınar Cömert
doi: 10.5505/aot.2019.41033  Sayfalar 383 - 387
GİRİŞ ve AMAÇ: Merkezimizde kronik lenfositik lösemi (KLL) tanısı ile takipte olan hastaların genel klinik özellikleri, ilk sıra tedavileri, olguların yaşam süreleri ve bu yanıtlara etkili olabilecek faktörleri değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada 2009-2018 yılları arasında Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hematoloji Bölümünde KLL tanısı ile izlenen 188 hastanın dosyalarına ulaşılabilen 169’u retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 169 hastadan 90’ı erkek, 79’u kadın, median yaş 65 (min37-max 89) idi. Tanı anında Rai evrelemesine göre değerlendirildiğinde evre 0 %33,7 (n: 57), evre I % 17,2 (n: 29), evre II % 40,2 (n: 68), evre III % 2,4 (n: 4), evre IV % 6,5 (n: 11) olduğu tespit edildi. Takip süresi ortalama 42,57 aydı ve bu süreçte 134 hasta (%79,2) hiç tedavi almazken, 35 hasta (%20,7) tedavi aldı. İlk sıra tedaviler incelendiğinde tedavi alan 35 hastanın; 16’si (%45,7) Rituksimab-Fludurabin ve Siklofosfamid (R-FC), 5’i (%14,2) Fludarabin,Siklofosfamid (FC), 3’ü Klorambucil (% 8,5), 5’i Rituksimab-Klorambucil (%14,2), 2’si Rituksimab, Siklofosfamid, Doksorubisin, Vinkristine, ve Prednisone kombinasyonu (R-CHOP) (%5,7), 2’si Rituksimab-Bendamustin (%5,7), 1’i Siklofosfamid, Vinkristine, ve Prednisone kombinasyonu (CVP) ve 1’i CVP (%2,8) aldığı görüldü. Tedavi almayan hastaların ortalama yaşam süresinin 99,4 ay, tedavi alan hastaların ortalama yaşam süresinin 89,7 ay olduğu tespit edilmiştir. Hastaların 38’in de (%22,5) mortalite izlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastalarımızın demografik özelliklerinin diğer çalışmalarla benzer olduğu görülmüştür. Tedavi alma durumuna göre sağ kalım süresi incelendiğinde yaşam sürelerinin tedavi almayan grupta, tedavi alan gruba göre önemli düzeyde yüksek olduğu tespit edilmiştir.
INTRODUCTION: We aimed to assess patients with chronic lymphocytic leukemia (CLL) with respect to their general clinical features, first-line treatments, survival time, and factors affecting treatment response.
METHODS: This study retrospectively enrolled 169 patients with available medical records of 188 patients who were under follow-up with CLL at Training and Research Hospital, Department of Hematology between 2009 and 2018.
RESULTS: Among 169 patients enrolled in the study, 90 were male and 79 were female; the study population had a median age of 65 (min 37-max 89) years. An analysis of Rai staging at the time of diagnosis revealed that fifty-seven (33.7%) patients had stage 0 disease; twenty-nine (17.2%) stage 1 disease; sixty-eight (40.2%) stage 2 disease; four (2.4%) patients stage 3 disease; and eleven (6.5%) patients stage IV disease. The mean duration of follow-up was 42.57 months; during that period, 134 (79.2%) patients received no therapy, and 35 (20.2%) patients received therapy. The first-line therapy was administered to 35 patients, of whom 16 (45.7%) received Rituximab-Fludarabin and Cyclophosphamide (R-FC); 5 (14.2%) Fludarabin and Cyclophosphamide (FC); 3 (8.5%) chlorambucil; 5 (14.2%) Rituximab-Chlorambucil; 2 (5.7%) the combination of Rituximab, Cyclophosphamide, Doxorubicin, Vincristine, and Prednisone (R-CHOP); 2 (5.7%) Bendamustine; 1 (2.8%) the combination of cyclophosphamide, vincristine, and prednisone (CVP) and 1 (2.8%) Rituximab-CVP. The mean survival time of the untreated patients and treated patients were 99.4 months and 89.7 months, respectively. Thirty-eight (22.5%) patients died.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The demographic features of our patients were similar to those reported in previous studies. An analysis of treatment-based survival time revealed that it was significantly longer in the untreated patients than the treated ones.

6.
Myeloproliferatif Neoplazilerde CALR, JAK2 ve MPL Gen Mutasyonlarının Sıklığının ve Birlikteliğinin Değerlendirilmesi; Tek Merkez Deneyimi
CALR, JAK2 and MPL Genes Mutations in Myeloproliferative Neoplasms, Single Center Experience
Taha BAHSİ, Tuğçe Nur Yiğenoğlu
doi: 10.5505/aot.2019.03521  Sayfalar 388 - 392
GİRİŞ ve AMAÇ: Philedelphia negatif Ph(-) myeloproliferatif neoplazilerin (MPN) tanısında klinik ve laboratuvar bulgularının yanında genetik testler çok önemlidir. Bunlar arasında JAK2 genindeki V617F mutasyonu en sık görülen genomik varyasyondur. Bunlara ek olarak MPL geninde W515L/K mutasyonunun ve CALR genindeki mutasyonların araştırılması da önem taşımaktadır. Çalışmamızda, MPN tanısı almış olan hastalarda retrospektif olarak JAK2 V617F, MPL W515L/K ve CALR mutasyon dağılımı ve sıklığı araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: MPN grubu hastalık tanısı ile başvuran 41 hastanın JAK2 V617 mutasyonu, MPL W515L/K mutasyonu ve CALR gen mutasyonlarına yönelik test sonuçları retrospektif olarak incelendi. Genetik parametreler real-time PCR cihazı ile analiz edildi.
BULGULAR: Tüm hastalarda JAK2 V617F mutasyon sıklığı %36, CALR mutasyon sıklığı %17 olarak bulunurken, MPL W515L/K mutasyonu hiçbir hastada gözlenmedi. MPN’nin alt gruplarını oluşturan; polisitemi vera, esansiyel trombositoz ve primer myelofibrozis gruplarında JAK2 V617F mutasyon sıklığı sırasıyla %67, %33 ve %25 olarak bulunurken; CALR mutasyon sıklığı ise %8, %29 ve %8 olarak bulundu. MPL W515L/K ise hiçbir grupta gözlenmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Daha önce yapılan çalışmalarda Ph(-) MPN grubu hastalıklarda JAK2 V617F, MPL W515L/K ve CALR mutasyon sıklığının çok geniş aralıklarda olduğu bildirilmiştir. Sonuç olarak, mutasyonların dağılımında etnisite ve epigenetik faktörlerin yanı sıra sigara, rakım gibi çevresel faktörlerin de etkisinin olduğunu düşünülmektedir.
INTRODUCTION: Genetic tests are very important for the diagnosis of Philedelphia negative myeloproliferative neoplasms (MPN), in addition to clinical findings and laboratory results. JAK2 V617F mutation is the most common genomic variaton among these group of diseases. Otherwise, analysis of W515L/K mutation in MPL gene and CALR gene mutations is crucial. In this study, prevalence of JAK2 V617F, MPL W515L/K mutations and, spectrum and prevalence of CALR gene mutations were investigated in MPN patients.
METHODS: Genetic test results of JAK2 V617 mutation, MPL W515L/K mutation and CALR gene mutations of 41 MPN patients were analysed, retrospectively. Genetic parameters were performed with real-time PCR.
RESULTS: While the frequency of JAK2 V617F mutation was 36% and CALR mutation was 17% in all patients, MPL W515L/K mutation was not detected in any patient. In terms of subgroups of MPN; in polycythemia vera, essential thrombocytosis and primary myelofibrosis groups, the incidence of JAK2 V617F mutation was 67%, 33% and 25%, respectively; and the incidence of CALR mutation was 8%, 29% and 8%, respectively. MPL W515L/K was absent in all groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Previous studies have reported that the frequency of JAK2 V617F, MPL W515L/K and CALR mutations in Ph (-) MPN group diseases is very variable. As conclusion, it is thought that environmental factors such as smoking and altitude have an effect besides epigenetic factors such as ethnicity in distribution of mutations.

7.
Crizotinib ALK-pozitif ileri evre KHDAK'lerinde sağkalıma etkisi: Tek merkez deneyimi
Crizotinib extends survival in ALK-positive advanced NSCLC: Single center experience
Erdem Çubukçu, Nizameddin Koca, Turgut Kaçan, Adem Deligönül
doi: 10.5505/aot.2019.59254  Sayfalar 393 - 397
GİRİŞ ve AMAÇ: Küçük hücre dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastalarında, konvansiyonel, birinci basamak sitotoksik kemoterapi (platin çiftler veya platin olmayan çiftler) 7-8 ay ortanca sağkalım platosuna ulaşmıştır. Crizotinib tedavisi, PROFILE 1014 ve PROFILE 1007 çalışmalarında standart birinci ve ikinci sıra kemoterapilere kıyasla daha yüksek yanıt oranları ve progresyonsuz sağkalım elde etmiş ve dünya çapında ALK-pozitif ileri KHDAK tedavisi için kabul görmüştür.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, crizotinib tedavisi alan, klinik olarak ileri evre ALK-pozitif olan 11 hasta (6 erkek ve 5 kadın; ortalama yaş: 50,29 ± 12,72 yıl; yaş aralığı 30-66 yıl) retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 11 hasta alındı. Ortalama yaş 50,29 ± 12,72 (dağılım: 30-66 yıl) idi. Hastaların tamamı tanı anında Evre 4’te idi. Tüm hastalar daha önce platin rejimleri almıştı. Crizotinib tedavisi altında toplam 3 hastada, beyin metastazı, sürrenal metastaz ve primer kitle progresyonu olmak üzere progresyonu gözlendi. Crizotinib tedavisinin 6. ayında surrenal metastaz ile progresyonu olan bir hasta öldü. Progresyonsuz sağkalım 25,46 ± 6,56 ay (%95 CI: 12,59-38,33 ay) idi ve genel sağ kalım 104,17 ± 13,72 aydı (%95 CI: 77,23-131,04 ay).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastalarımızın Crizotinib tedavisini iyi tolere ettiği ve ALK-pozitif ileri evre KHDAK olan hastalarda ümit verici etkinlik gösterdiği gözlendi.
INTRODUCTION: Conventional, first-line cytotoxic chemotherapy (platinum doublets or nonplatinum doublets) has reached a plateau of a median survival of 7- 8 months in NSCLC patients. Crizotinib treatment achieve higher response rates and progression free survival compared to standard first-line and second-line chemotherapy in PROFILE 1014 and PROFILE 1007 studies and now accepted worldwide for treating ALK-positive advanced NSCLC.
METHODS: A total of 11 patients (6 males and 5 females; mean age: 50.29 ± 12.72 years; age range 30–66 years) with ALK-positive clinically advanced NSCLC who received crizotinib treatment were retrospectively evaluated in the study.
RESULTS: A total of 11 patients were enrolled in the study. Characteristics of patients are given in Table 1. Mean age was 50.29 ± 12.72 (range: 30–66 years). All patients were at stage 4 at the time of diagnosis and had previously received platin doublet regimens. A total of 3 patients had disease progression under crizotinib treatment, including brain metastasis, surrenal metastasis and primary mass progression. One patient who progressed with surrenal metastasis was died at the 6th month of crizotinib treatment. Progression free survival was 25.46±6.56 months (95% CI: 12.59-38.33 months) and overall survival was 104.17 ± 13.72 months (95% CI: 77.23-131.04 months).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Crizotinib was well tolerated and showed promising efficacy in patients with ALK-positive, advanced NSCLC.

8.
Eş Zamanlı Ek Doz Yöntemi ile Tedavi Edilen Nazofarenks Kanseri Tanılı Hastalarda Radyasyona Bağlı İkincil Kanser Riskinin Belirlenmesi: Yoğunluk Ayarlı Radyoterapi ve Volümetrik Ayarlı Ark Terapi Tekniklerinin Karşılaştırılması
Comparision of Radiation-induced Secondary Malignancy Risk Between Intensity Modulated Radiotherapy and Volumetric Modulated Arc Therapy with Simultaneous Integrated Boost in the Treatment of Nasopharyngeal Carcinoma
Emel Hacıislamoğlu
doi: 10.5505/aot.2019.49379  Sayfalar 398 - 404
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı, eş zamanlı ek doz (simultaneous integrated boost, SIB) fraksiyon şeması ile yoğunluk ayarlı radyoterapi (intensity-modulated radiotherapy, IMRT) ve volümetrik ayarlı ark terapi (volumetric-modulated arc therapy, VMAT) teknikleri kullanılarak radyoterapi (RT) alan nazofarenks kanseri tanılı hastalarda, organ eşdeğer doz (organ equivalent dose, OED) kavramı kullanılarak, belirlenen organlar için RT’ye bağlı ikincil kanser risklerini hesaplamak ve karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Erken evre nazofarenks kanseri tanılı 5 hastaya ait bilgisayarlı tomografi setleri kullanılarak, IMRT-SIB ve VMAT-SIB tedavi planları oluşturulmuştur. Her bir hasta için üç ayrı PTV (planning target volume, PTV) tanımlanmış; PTV1, PTV2 ve PTV3. PTV’lere sırasıyla 52.8 Gray (Gy), 59.4 Gy ve 69.3 Gy tedavi dozu 33 fraksiyonda verilmiştir. IMRT-SIB ve VMAT-SIB planları oluşturulurken, PTV’ler ve risk altındaki organlar (organs at risk, OARs) için aynı doz hedefleri kullanılmıştır. Planlara ait diferansiyel doz-volüm histogram (dose-volume histogram, DVH) verileri ile Schneider'in “full mechanistic” ve “specific mechanistic sarcoma” modelleri kullanılarak OED değerleri ve ikincil kanser gelişim riskini ifade eden aşırı mutlak risk (excess absolute risk, EAR) değerleri hesaplanmıştır. OED ve EAR’ler beyin sapı, spinal kord, oral kavite, parotis, farenks, submandibular bez, mandibula ve yumuşak doku için hesaplanmıştır.
BULGULAR: IMRT-SIB ve VMAT-SIB teknikleri kullanılarak oluşturulan tedavi planlarının tümünde PTV’ler ve OAR’ler bakımından klinik olarak kabul edilebilir planlar elde edilmiştir. VMAT-SIB tekniği kullanılan planlarda, ikincil kanser riski parotis için istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. İkincil kanser riskleri hesaplanan diğer organlar için teknikler arasında fark bulunmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: IMRT-SIB ve VMAT-SIB teknikleri ile RT uygulanan erken evre nazofarenks kanseri tanılı hastalar için tedavi sonrası teorik olarak hesaplanan radyasyona bağlı ikincil kanser riskleri çoğu organ (parotis hariç) için benzerdir. Parotis için ise, VMAT-SIB kullanıldığında ikincil kanser riski yüksektir.
INTRODUCTION: To compare intensity modulated radiotherapy (IMRT) and volumetric modulated arc therapy (VMAT) with simultaneous integrated boost (SIB) in terms of secondary cancer risk after radiotherapy (RT) of nasopharyngeal cancer using the concept of organ equivalent dose (OED).
METHODS: IMRT-SIB and VMAT-SIB plans were generated with identical objective functions for 5 patients with nasopharyngeal cancer of early stage. Three different planning target volumes (PTVs); PTV1, PTV2 ve PTV3 were delineation for each patient and the prescribed doses were 52.8 Gray (Gy), 59.4 Gy and 69.3 Gy delivered in 33 fractions, respectively. Differential dose-volume histograms (DVHs) were used to calculate the OEDs with Schneider’s “full mechanistic” and “specific mechanistic sarcoma” dose-response models. Calculations of OED and excess absolute risks (EAR) were applied to the brain stem, spinal cord, oral cavity, parotid, pharynx, mandibular glands, mandible and soft tissue.
RESULTS: Clinically acceptable plans were achieved for all the IMRT-SIB and VMAT-SIB plans. OED-based secondary cancer risk for parotids was significant higher when VMAT-SIB was used. No significant difference was found in terms of the OED and EAR for other organs, including the brain stem, spinal cord, oral cavity, pharynx, mandibular glands, mandible and soft tissue.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The most OED-based secondary cancer risks were similar when IMRT-SIB and VMAT-SIB were applied. However, the second cancer risk for the parotids was slightly higher when VMAT-SIB was used.

9.
Kolorektal Kanserli Hastalarda Adjuvan Kemoterapi Öncesi Ve Sonrasinda Hematolojik Parametrelerin Değerlendirilmesi
ASSESSMENT of HEMATOLOGICAL PARAMETERS BEFORE and AFTER ADJUVANT CHEMOTHERAPY in PATIENTS with COLORECTAL CANCER
Fevzi Coşkun Sökmen, Benan Kasapoğlu, Ahmet Yozgat, Hüseyin Engin
doi: 10.5505/aot.2019.20982  Sayfalar 405 - 409
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada kolorektal kanserli hastalarda adjuvan kemoterapi tedavisi sonrasında hematolojik parametrelerdeki değişiklikleri değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kolorektal kanser tanısı konan toplam 140 vakada değerlendirilmiş ve bu hastalardan 57'sine adjuvan kemoterapi verilmiştir. Adjuvan kemoterapi sonrası tam kan sayımı parametrelerindeki değişiklikler değerlendirildi.
BULGULAR: Katılımcıların 67'si (% 47.9) kadın, 73'ü (% 52.1) erkek idi, yaş ortalamaları 62.13 ± 1.11 yıl idi. En sık görülen tümör yerleşimi rektumdu (% 45.7). Bu hastalardan 57'si adjuvan kemoterapi (% 40.7) aldı, en sık uygulanan kemoterapi rejimi Mayo rejimi (% 84.2) idi. Olgularımızın % 27.9'unda tanı anında metastaz vardı. Klinik takip sırasında hastaların% 10.7'sinde lokal nüks ve% 7.8'inde metastaz vardı. Hemoglobin (HGB) düzeyleri hem kan transfüzyonu yapılan hastalarda hem de yapılmayanlarda anlamlı bir düşüş gösterdi, ancak bu daha önce transfüzyonu olmayan hasta grubunda daha belirgindi (p = 0.002). Yardımcı kemoterapiyi takiben, beyaz kan hücresi değerleri (WBC), ortalama eritrosit hacimleri (MCV) ve trombosit (PLT) seviyelerinin, modifiye edici bileşenlerle (metastaz gelişimi, kemoterapi uygulama süresi, kan transfüzyonu) herhangi bir etkileşim olmadan önemli ölçüde azaldığı bulundu. (Sırasıyla p değerleri 0.002, 0.001 ve 0.001), ayrıca kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW) önemli ölçüde artmıştır (p = 0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hgb, MCV, WBC ve trombosit seviyelerinde anlamlı bir azalma ve adjuvan kemoterapi sonrası RDW'de anlamlı bir artış vardı ve bu değişiklikler metastaz varlığından veya kemoterapi süresinden etkilenmedi. Kan parametrelerinde bu değişikliklerin hastaların prognozu ile ilişkisi ileriki çalışmalarda araştırılmalıdır.
INTRODUCTION: Aim: In this study we aimed to evaluate the alterations in hematological parameters due to the adjuvant chemotherapy treatment in patients with colorectal cancer.


METHODS: Material and Method: In a total of 140 cases diagnosed with colorectal cancer were evaluated and among those patients 57 received adjuvant chemotherapy. Alterations in complete blood count parameters after adjuvant chemotherapy were evaluated.
.
RESULTS: Results: Among participants, 67 (47.9%) were women and 73 (52.1%) were men with a mean age of 62.13 ± 1.11 years. The most common tumor localization was rectum (45.7%). Among these patients 57 received adjuvant chemotherapy (40.7%), the most frequently implemented chemotherapy regimen was Mayo regimen (84.2%). 27.9% of our cases had metastasis at the time of diagnosis. During clinical follow-up 10.7% of the patients had local relapse and 7.8% had metastasis. Hemoglobin (HGB) levels displayed a significant decrease both in patients who received blood transfusion or not, however this was more evident in the group of patients with no previous transfusion (p=0.002). Following the adjuvant chemotherapy, white blood cell values (WBC), mean erythrocyte volumes (MCV) and thrombocyte (PLT) levels were found to decrease significantly without any interaction with modifying components (metastasis development, chemotherapy implementation duration, blood transfusion) (p values 0.002, 0.001 and 0.001 respectively) while red cell distribution width (RDW) had increased significantly (p=0.001).

DISCUSSION AND CONCLUSION: Conclusion: There was a significant decrease in Hgb, MCV, WBC and platelet levels and a significant increase in RDW after adjuvant chemotherapy and these alterations were not affected by the presence of metastasis or duration of chemotherapy. The association of these alterations in blood parameters with the prognosis of patients should be investigated in further studies

10.
Posterior rhabdosfinkter rekonstrüksiyonu uygulanması robotik radikal prostatektomi sonuçlarını nasıl etkiler?
How does posterior rhabdosfinter reconstruction affect the results of robotic radical prostatectomy?
Murat Keske, Erem Asil, Bahri Gok, Nurullah Hamidi, Abdullah Erdem Canda, Ali Fuat Atmaca
doi: 10.5505/aot.2019.15013  Sayfalar 410 - 415
GİRİŞ ve AMAÇ: Üretrovezikal anastomoz öncesi posterior rhabdosfinkter rekonstrüksiyonu uygulanmasının özellikle kontinans üzerine etkisi konusunda çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada yüksek volümlü robotik cerrahi yapan cerrahlara ait veriler değerlendirilerek posterior rhabdosfinkter rekonstrüksiyonu uygulanmasının robotik radikal prostatektomi (RARP) sonuçları üzerine etkisini araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: RARP prosedürleri üç cerrah tarafından gerçekleştirildi (AFA,AEC,EA). Cerrahların gerçekleştirdiği ilk 50 operasyon öğrenme eğrisi nedenli çalışma dışı bırakıldı. Hastalar grup 1 (posterior rhabdosfinkter rekonstrüksiyonu uygulanan)(n=133) ve grup 2 (posterior rhabdosfinkter rekonstrüksiyonu uygulanmayan)(n=439) olarak 2 gruba ayrıldı. Ortalama hasta yaşı sırasıyla grup 1’de 63.6±6.5 grup’2 de 63.1±6.9 (p=0.505) ve serum PSA düzeyi grup 1’de 10.9±8.7 grup 2’de 10.1±8.7 (p=0.454) olarak tespit edildi.
Grup 1 ve 2 de sırasıyla 97 (%72.9) ve 311 (70.8%), hastada bilateral nörovasküler demet(NVB) koruma, 20 (%15.0) ve 72 (%16.4) hastada unilateral NVB koruma ile operasyon uygulandı. Sırasıyla grup 1 ve grup 2 de 16 (%12.0) ve 56 (%12.7) hastada NVB korunamadı.
BULGULAR: Ortalama prostat ağırlığı 65.7±31.7 gr ve 62.2±30.7 gr olarak bulundu(p=0.259). Ortalama konsol süresi, intraoperatif kan kaybı, hastanede yatış süresi ve üretral kateter çekim süresi grup1 ve grup 2 için sırasıyla 143.8±37.4 vs 143.1±37.6 dakika (p=0.886); 93.4±68.3 vs 101.2±72.1 cc (p=0.277); 3.8±1.7 vs 4.2±2.1 gün (p=0.027) ve 8.6±2.9 vs 8.9±3.7 gün (p=0.447), olarak saptandı.
En az 1 yıllık takip süresi olan hastalardan, erken kontinans (sonda çekilmesini takiben kontinan) oranları grup 1(n=103) ve grup 2(n=322) de sırasıyla %68.9 ve %55.9 olarak bulundu(p=0.019). Postoperatif 1. ay total kontinan hasta sayısı grup 1 ve grup 2 de sırasıyla %78.6 and % 72.6 olarak bulundu (p=0.230). Postoperatif 3. ay total kontinan hasta sayısı grup 1 ve grup 2 de sırasıyla %90.2 and %87.5 olarak bulundu (p=0.414). Postoperatif 6. ay total kontinan hasta sayısı grup 1 ve grup 2 de sırasıyla %95.1 and %94.4 olarak bulundu(p=0.612).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Posterior rhabdosfinkter rekonstrüksiyonu uygulanan hastalarda RARP postoperatif erken kontinans kazanılmasında avantaja sahiptir.
INTRODUCTION: There are studies investigating the effect of posterior rhabdosfinkter reconstruction on urinary continent before uretrovesical anastomosis. In this study, we investigated the effect of posterior rhabdosfinkter reconstruction on the results of robotic radical prostatectomy in a high-volume robotic surgery center.
METHODS: Procedures were included by 3 surgeons surgeon (AFA,AEC,EA) after having an experience of >50 cases.Group-1: posterior rhabdosfincter reconstruction suture was performed, n=133.Group-2: posterior rhabdosfincter reconstruction suture was not performed, n=439. Mean patient age and preoperative serum PSA were 63.6±6.5 vs 63.1±6.9 years (p=0.505); 10.9±8.7 vs 10.1±8.7 ng/ml in Groups 1 and 2, respectively (p=0.454).Bilateral neurovascular bundle (NVB) sparing, unilateral NVB-sparing and non-NVB sparing were performed in 97 (72.9%), 20 (15%) and 16 (12%) Group-1 and 311 (70.8%), 72 (16.4%) and 56 (12.7%) in Group-2 patients, respectively.
RESULTS: Mean prostate weights were 65.7±31.7 gr and 62.2±30.7 gr in Groups 1 and 2, respectively (p=0.259).Mean console time, intraoperative blood loss, duration of hospital stay and urethral catheter removal time in Groups 1 and 2 were 143.8±37.4 vs 143.1±37.6 min (p=0.886); 93.4±68.3 vs 101.2±72.1 cc (p=0.277); 3.8±1.7 vs 4.2±2.1 days (p=0.027) and 8.6±2.9 vs 8.9±3.7 days (p=0.447), respectively.Full continence was defined as no pad usage (0 pad/day). Of the available 103 and 322 patients, following removal of the catheter, immediate continence rate was 68.9% and 55.9% in Groups 1 and 2, respectively (p=0.019).On postop 1st-month, 78.6% and 72.6% of the patients in Groups 1 and 2, respectively were fully continent (p=0.230).On postop 3rd-month, 90.2% and 87.5% of the patients in Groups 1 and 2, respectively were fully continent (p=0.412).On postop 6th-month, 95.1% and 94.4% of the patients in Groups 1 and 2, respectively were fully continent (p=0.612).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We conclude that, due to our experience RARP procedure with posterior rhabdosphincter reconstruction has an advantage in terms of gaining postoperative early urinary continence.

11.
Baş ve boyun paragangliomlarinin manyetik rezonans ve difüzyon ağırlıklı görüntüleme bulguları
Magnetic resonance and diffusion weighted imaging findings of head and neck paragangliomas
Altan Güneş, Burce Ozgen, Elif Bulut, Nilda Süslü, Anil Barak Dolgun, Gaye Guler Tezel, Kader Oguz
doi: 10.5505/aot.2019.19971  Sayfalar 416 - 423
GİRİŞ ve AMAÇ: Baş ve boyun bölgesinde yerleşimli paragangliomlarının manyetik rezonans, difüzyon ağırlıklı görüntüleme bulgularını değerlendirmek ve görünür difüzyon katsayısı değerlerini karşılaştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız hastane etik kurul onayı alınarak yapıldı. Ocak 2011 ile Ocak 2017 tarihleri arasında ardışık 39 hastanın (erkek/bayan=7/32; ortalama yaş±standar sapma=52,9±13,8 yıl, 19–79 yıl) klinik ve görüntüleme bulguları retrospektif değerlendirildi. Manyetik rezonans görüntüleri, tümörün lokalizasyonu, büyüklüğü, sinyal intensitesi ve homojenitesi, tuz-biber görünümünün varlığı, kontrastlanma derecesi, görünür difüzyon katsayısı değerleri bakımından değerlendirildi. Paragangliomlar, baş (glomus jugulare [13 hasta], timpanikum [2 hasta], jugulotimpanikum [11 hasta]) ve boyun (karotid cisim tümörleri [12 hasta], glomus vagale [1 hasta]) lezyonları olarak gruplandırıldı. Paragangliomların manyetik rezonans-difüzyon ağırlıklı görüntüleme bulguları gruplar arasında karşılaştırıldı. Görünür difüzyon katsayısı değerleri bakımından gözlemciler arası uyum, sınıf içi korelasyon katsayısı kullanılarak analiz edildi.
BULGULAR: Tuz-biber görünümünün izlendiği paragangliomların boyutları, bu görünümün izlenmediği paragangliomlardan daha büyüktü (p<0,001). Baş bölgesinde yerleşimli olan paragangliomların boyutları, boyun bölgesinde yerleşimli olanlara göre daha büyük, T2 sinyalleri daha düşük, difüzyon ağırlıklı görüntülemedeki sinyalleri ise daha yüksekti (p≤0,033). Paragangliomların ortalama görünür difüzyon katsayısı değeri (0,89±0,50×10−3 mm2/s), yerleşim yerlerine göre paragangliomlar arasında anlamlı farklılık göstermiyordu (p=0,127). Gözlemciler arası uyum iyi-mükemmeldi (sınıf içi korelasyon katsayısı 0,78–0,89).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Paragangliomların lokalizasyonları, boyutları, T2 ve difüzyon ağırlıklı görüntülerdeki sinyallerini, tuz-biber görünümü göstermelerini etkilemektedir. Konvansiyonel manyetik rezonans görüntüleme bulguları yanında görünür difüzyon katsayısı değerleri, paragangliomların diğer baş-boyun lezyonlarından ayırt edilmesinde yardımcı olabilir.
INTRODUCTION: To evaluate magnetic resonance (MRI) and diffusion weighted imaging (DWI) characteristics of head and neck paragangliomas and to compare the apparent diffusion coefficient values (ADCV) of the paragangliomas.
METHODS: The study was approved by the local ethics committee. We retrospectively reviewed the medical and imaging records of 39 consecutive patients (male/female=7/32; mean age=52.9±13.8 years, range 19–79 years) with paragangliomas between January 2011 and January 2017. All MRI were evaluated for tumor location, size, signal intensity and homogeneity, the presence of salt and pepper (S&P) appearance, contrast enhancement degree, and the ADCV. The paragangliomas were grouped as neck (carotid body tumor [n=12] and glomus vagale [n=1]) and head (glomus jugulare [n=13], tympanicum [n=2],and jugulotympanicum [n=11]) lesions and MRI features were also compared between these groups. Inter-observer agreements for ADCVs were estimated by using the intraclass correlation coefficient.
RESULTS: The paragangliomas showing S&P appearance had larger diameters than those did not (p<0.001). The paragangliomas located in the head had larger diameters and lower T2 signal intensity than those located in the neck (p≤0.023). DWI signal intensity of tumors located in the neck were lower than those located in the head (p=0.033). The mean ADCV of all paragangliomas was 0.89±0.50×10−3 mm2/s, with no significant differences identified among the paragangliomas (p=0.127). Inter-observer reliability was found to be substantial to excellent (intraclass correlation coefficient range, 0.78–0.89).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The localization and sizes of paragangliomas affect the presence of S&P apperance, DWI and T2 signal intensity. The addition of ADCV of paragangliomas to conventional MRI findings may increase the accuracy of imaging in distinguishing other head and neck lesions.

12.
Çocukluk Çağı Akut Lösemi Tanılı Hastalarda Karyotip Analizi ile Belirlenen Sitogenetik Anomaliler
Cytogenetic Anomalies in Pediatric Leukemia Patients
Süreyya Bozkurt, Şule Ünal, Turan Bayhan, FATMA Gümrük, MUALLA Çetin
doi: 10.5505/aot.2019.86648  Sayfalar 424 - 431
GİRİŞ ve AMAÇ: Konvansiyonel sitogenetik analiz, çocukluk çağında görülen akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve akut myeloid lösemi (AML) hastalarında hem tanı hem de hastalık seyrinin izlenmesinde oldukça yol göstericidir. Bazı kromozomal anomaliler spesifik olarak belirli lösemi alt gruplarında görülebilmektedir. Ayrıca hastaların taşıdığı sayısal ve kromozomal anomalilerin bazıları iyi prognoz belirteci iken bazıları da kötü prognoz belirteçleridir. Sunduğumuz bu çalışmada kromozomal anomali tespit edilmiş 10 AML ve 16 ALL olmak üzere toplam 26 pediatrik lösemi hastasının sitogenetik analiz sonuçları ile hastaların klinik parametreleri arasındaki korelasyon araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastalara ait konvansiyonel analizler, uyarılmamış kemik iliği örneklerinden, Giemsa-tripsin (GTG bantlama) yöntemi ile elde edilmiş metafaz kromozomlarının incelenmesi ile oluşturuldu.
BULGULAR: Hem AML hem de ALL hastalarında çeşitli yapısal ve sayısal anomaliler tespit edilmiştir. Bu anomaliler literatür ile uyumlu olup, hastaların lösemi tipleri ile de uyumluluk göstermiştir. Kompleks karyotipler AML hasta grubunda, ALL hasta grubundan daha fazla bulunmuştur. Ayrıca 1 ALL ve 2 AML tanılı hastada, nadir olarak görülen kromozomal anomaliler tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Günümüzde gelişmiş moleküler sitogenetik tekniklerin varlığına rağmen, konvansiyonel sitogenetik analiz halen oldukça önemli bir yere sahiptir.
INTRODUCTION: Conventional cytogenetic analysis is very helpful in monitoring both the diagnosis and the course of the disease in children with acute lymphoblastic leukemia (ALL) and acute myeloid leukemia (AML). Some chromosomal abnormalities can be seen in specific subgroups of leukemia. In addition, some of the structural and numerical chromosomal abnormalities carried by the patients are good prognosis indicators, while others are bad prognosis indicators. In this study, we investigated the correlation between the cytogenetic analysis results and clinical parameters of the 26 pediatric leukemia patients diagnosed with AML and ALL.
METHODS: Conventional cytogenetic analyzes of patients were made by examining metaphase chromosomes obtained from non-induced bone marrow samples by Giemsa-trypsin (GTG banding) method.
RESULTS: Various structural and numerical anomalies were detected in both AML and ALL patients. These abnormalities were compatible with the literature, and they were also compatible with the types of leukemia of the patients. The complex karyotypes were found more in the AML patients group than in the ALL patients group. In addition, three chromosomal anomalities which are seen very rarely were detected in 1 ALL and 2 AML patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Despite the presence of advanced molecular cytogenetic techniques, conventional cytogenetic analysis still has an important value.

13.
Endometriyum kanserinde maspin ve GLUT-1 ekspresyonu ve prognoz ilişkisi
Maspin and GLUT-1 expression in endometrial carcinomas and prognostic relevance
Sadık Sözdinler, Mehmet Musa Aslan, Ahmet Yanar, Erkan Çağlıyan, Meral Koyuncuoğlu, Uğur Saygılı
doi: 10.5505/aot.2019.55376  Sayfalar 432 - 437
GİRİŞ ve AMAÇ: Hem maspin hem de GLUT-1 ekspresyonu, endometrioid karsinom gibi birçok insan kanserlerini arttırdığı gösterilmiş olmasına rağmen, bunların uzun dönemde hastalığın prognozuyla ilgisi belirlenmemiştir.Çalışmamızın amacı, malign endometrial dokularda maspin ve GLUT-1'in aşırı ekspresyonunu araştırmak, endometrioid karsinoma gibi neoplastik dokularda progresyondaki rolünü değerlendirmek, sağkalımı öngörmedeki rolünü araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya endometrioid adenokarsinomlu 68 hasta ve iyi huylu endometrial dokuya sahip 68 hasta olmak üzere iki grup alındı. Maspin için immünohistokimyasal boyama nükleer ( çekirdek) olarak kabul edildi. Tümör dokularının ve normal endometriyal dokuların nükleer boyanması, hücre oranlarına göre şu şekilde skorlandı: negatif boyama <% 25; pozitif boyama % 25 -% 100. GLUT-1 için boyama modeli membranöz olarak kabul edildi. Doku örneklerinde pozitif boyanmış tümör hücrelerinin yüzdesi yarı nicel olarak <% 5 negatif boyama ve % 5 -% 100 pozitif boyama ile belirlendi. Takip süresi 6 ila 60 ay arasında ve ortalama 53,8 ay idi.Birincil son noktalar tüm nedenlere bağlı ölüm olarak belirlenmiştir.
BULGULAR: GLUT-1 ve Maspin'in immünohistokimyasal ekspresyonu endometrioid karsinomda belirgin bir şekilde daha yüksekti (p <0.001). Sağkalım ile GLUT-1 arasında istatistiksel olarak belirgin bir fark yoktu.Maspin boyalı hastalarda sağkalım oranı düşük olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark elde edilmedi (p = 0,08). Maspin pozitif olan hastalarda prognoz çok daha kötüdür. GLUT-1, tümörlerin prognozunda ve metastazında önemli bir rol oynarken, aşırı eksprese maspinli dokularda aktivitesi gözlenmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: GLUT-1, tümör ilerlemesi ve metastazı için önemli bir immün boyama belirteci iken, maspin endometrioid karsinomda prognostik bir parametre olarak daha etkili olduğu tespit edilmiştir.
INTRODUCTION: Although the expression of both maspin and GLUT-1 have been shown to increase in many human cancers such as endometrioid carcinoma, their long-term prognostic relevance has not yet been established. The aim of our study is to investigate the overexpression of maspin and GLUT-1 in malignant endometrial tissues, to evaluate its role in the neoplastic progression to an endometrioid carcinoma, to establish prognostic clinical parameters and to predict survival.
METHODS: The sample participants comprised of 68 patients with endometrioid adenocarcinoma and 68 patients with benign endometrial tissues. The immunostaining pattern for maspin was accepted as nuclear. Nuclear staining of tumoral tissues and normal endometrial tissues were scored according to cell ratios as follows: negative staining <25%; positive staining 25% - 100%. The linear staining pattern for GLUT-1 was accepted as membranous. The percentage of positively stained tumor cells in the tissue samples were semi-quantitatively determined with negative staining <5% and positive staining 5% - 100%. The follow-up period ranged from 6 to 60 months with a mean of 53,8 months. Primary end points were determined as all-cause mortality.
RESULTS: The immunohistochemical expression of GLUT-1 and Maspin were significantly higher in endometrioid carcinoma (p<0.001). There was no statistically significant difference between survival and GLUT-1. Although the survival in patients with maspin staining was lower, statistical significance was not reached (p=0.08). In patients with positive maspin staining, the prognosis is much worse. While GLUT-1 plays an important role in the progression and metastasis of tumors, its activity was not observed in tissues with overexpressed maspin.
DISCUSSION AND CONCLUSION: While GLUT-1 is an important immunostaining marker for tumor progression and metastasis, maspin has been identified to be more effective as a prognostic parameter in endometrioid carcinoma.

14.
Altmışbeş Yaş Ve Üzeri Metastatik Kolorektal Kanserli Hastaların Retrospektif Değerlendirilmesi
Retrospective Evaluation of Sixty Five Year And Older Patients with Metastatic Colorectal Cancer
Havva Yeşil Çınkır, Berna Öksüzoğlu
doi: 10.5505/aot.2019.57441  Sayfalar 438 - 444
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, 65 yaş ve üzerinde metastatik kolorektal kanser (KRK) tanısı alan hastaların genel özelliklerini, performans durumunu, uygulanan tedavileri ve sağ kalım oranlarının değerlendirilmesi amacı ile planlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma Ekim 2010 ile Ekim 2014 tarihleri arasında Dr. A.Y. Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniği’nde metastatik evrede 65 yaş ve üzerinde olan KRK tanılı 139 hastanın dosya arşivi taranarak retrospektif olarak yapıldı.
BULGULAR: Hastaların ortanca yaşı 73 (65-87) idi. Yaş aralığına göre değerlendirildiğinde hastaların 81’ i (% 58,3) 65-74 yaş arasında, 53’ ü (%38,1) 75-84 yaş arasında, 5’ i (%3,6) 85 yaş ve üzerinde idi. Çoğunluğunu erkek (% 57) cinsiyet oluşturmaktaydı. Tüm hasta grubu için genel sağkalım (GSK) 12.09 ay (% 95 GA; 9.5-14.64) idi. Yaş aralığına göre ortanca GSK 65-74 yaş arası 16.39 ay (% 95 GA;10.3-22.4), 75 yaş ve üzeri 12.87 ay (% 95 GA; 9.2-16.5 ) (p: 0.906) idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kronolojik yaş tedavi planlamasında negatif bir faktör olarak düşünülmemelidir. Tanı ve evreleme sonrasında hastanın kişisel istekleri de gözönüne alınarak multidisipliner yaklaşım ile tedavi seçenekleri uygulanmalıdır. Karşılaşılabilecek toksisiteler için yakın ve dikkatli takip yapılmalı, gerekli durumlarda destek tedaviler uygulanmalıdır
INTRODUCTION: This study was planned with the aim of assessing general characteristics, performance status, applied treatments and survival rates of patients diagnosed with metastatic colorectal cancer (CRC) over the age of 65 years.
METHODS: This study was conducted between October 2010 and October 2014 at Dr. A.Y. Ankara Oncology Training and Research Hospital, Department of Medical Oncology Clinic. The files in the archives were scanned retrospectively and 139 patients diagnosed with colorectal cancer, who were 65 years or older in the metastatic stage were identified.
RESULTS: The median age of the patients was 73 (65-87). When evaluated according to age range, 81 (58.3%) of the patients were aged between 65-74, 53 (38.1%) were between 75-84 years and 5 (3.6%) were over 85 years old. The majority (57%) were male.
Overall survival was 12.09 months (% 95 GA; 9.5-14.64). According to age range, median OS was 16.39 months between 65-74 years, 12.87 months (% 95 GA; 9.2-16.5 ) (p: 0.906) over 75 years.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Advanced age should not be considered as a negative factor in planning treatment. After diagnosis and staging, multidisciplinary approach and treatment options should be applied considering personal wishes of the patient. Close and careful follow-up should be performed for toxicities that may be encountered, and supportive care should be applied when necessary.

15.
PSA<20 Ng/Ml Hastalarda 10 ve 12 Kor Prostat Biyopsisi Etkinliklerinin Karşılaştırılması
Comparison of 10 and 12-Core Prostate Biopsy Efficiencies in Patients with PSA<20 ng/ml
Gökhan Sönmez, MURAT KESKE, Fatih Demir, Nurullah Hamidi, Mert Ali Karadag
doi: 10.5505/aot.2019.20438  Sayfalar 445 - 449
GİRİŞ ve AMAÇ: Transrektal ultrasonografi kılavuzluğunda yapılan prostat biyopsisi (TRUS-B) prostat kanseri tanısını koymada kullanılan altın standart metottur. Ancak TRUS-B işleminde kaç kor örnek alınması gerektiği konusu hala tartışmalıdır. Bu çalışmada standart 10 kor ve 12 kor TRUS-B işlemlerinin kanser saptama oranlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif özellikteki bu çalışmaya prostat spesifik antijen (PSA) yüksekliği veya şüpheli dijital muayene bulgusu nedeniyle 10 kor (Grup-1) veya 12 kor (Grup-2) TRUS-B işlemi uygulanmış hastalar dahil edilmiştir. PSA>20 ng/ml olan ve daha önce negatif biyopsi öyküsü olan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Grupların kanser tespit edilme oranlarının yanı sıra yaş, vücut kitle indeksi (VKİ), serum PSA oranları ve prostat hacmi gibi demografik ve klinik verileri karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 208 hasta dahil edildi (Grup-1: 98, Grup-2: 110). Çalışmaya dahil edilen tüm hastalarda kanser tespit edilme oranı %43.2 idi. 10 kor ve 12 kor TRUS-B grupları için kanser tespit edilme oranları ise benzerdi (sırasıyla %41.8, %44.5, p=0.694). Bunun yanında grupların ortalama VKİ, ortanca yaş, prostat hacmi ve PSA değerleri arasında anlamlı fark yoktu. Ateşli üriner sistem enfeksiyonu 12 kor TRUS-B uygulanan hastalarda daha yüksek oranda görülse de aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (%3.06 ve %4.54, p=0.578).
TARTIŞMA ve SONUÇ: 10 kor prostat biyopsisi, hastadan daha az örnek alınması, benzer kanser tespit etme ve komplikasyon oranları nedeniyle 12 kor TRUS-B işlemine göre daha uygulanabilir bir biyopsi yöntemi gibi görünmektedir.
INTRODUCTION: Transrectal ultrasound-guided prostate biopsy (TRUS-B) is the gold standard method used to diagnose prostate cancer. However, how many samples should be taken in TRUS-B procedure is still controversial. The aim of this study is to compare the cancer detection rates of standard 10-core and 12-core TRUS-B procedures.
METHODS: Patients who underwent 10-core (Group-1) or 12-core (Group-2) TRUS-B operations were included in this retrospective study for prostate specific antigen (PSA) elevation or suspicious digital examination findings. Patients with PSA>20 ng/ml and a history of negative biopsy were excluded from the study. In addition to cancer detection rates of groups, demographic and clinical data such as age, body mass index (BMI), serum PSA ratios and prostate volume were compared.
RESULTS: A total of 208 patients were included in the study (Group-1: 98, Group-2: 110). The rate of cancer detection was 43.2% in all patients included in the study. The rates of cancer detection for 10-core and 12-core TRUS-B groups were similar (41.8%, 44.5%, p=0.694, respectively). Besides, there was no significant difference between the mean BMI, median age, prostate volume and PSA values of the groups. Urinary tract infection with fever was found to be higher in 12 patients with TRUS-B but the difference was not statistically significant (3.06% and 4.54%, p=0.578).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The 10-core prostate biopsy appears to be a more applicable biopsy method than the 12-core TRUS-B procedure because of requires less sampling, similar cancer detection and complication rates.

16.
Üç haftada bir antrasiklin ve siklofosfamidi takiben haftalık paklitaksel rejiminin etkinlik ve toksisitesinin değerlendirilmesi: Izmir Onkoloji Grubu (İZOG) Çalışması
Evaluation of efficacy and toxicity of anthracycline plus cyclophosphamide every three weeks followed by weekly paclitaxel: The Izmır Oncology Group (IZOG) Study
Halil Taşkaynatan, Yılmaz Cankurtaran, Yüksel Küçükzeybek, Ahmet Alacacıoğlu, Yasar Yildiz, Tarık Salman, Utku Oflazoğlu, Umut Varol, Seray Sever, Mustafa Oktay Tarhan
doi: 10.5505/aot.2019.05668  Sayfalar 450 - 454
GİRİŞ ve AMAÇ: Doz yoğun kemoterapi (AC Q2 × 4 → P Q2 × 4), yüksek riskli meme kanserli hastaların adjuvan tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte, doz yoğun kemoterapi ile üç haftada bir antrasiklin ve siklofosfamidi takiben haftalık paklitaksel (AC Q3 × 4 → PW × 12) rejimini doğrudan karşılaştıran çalışma yoktur. Ayrıca, antrasiklin ve siklofosfamide haftalık paklitaksel ilave edildiğinde, doz yoğun AC’ nin (AC Q2 x 4) konvansiyonel AC'den (AC Q3 x 4) daha üstün olup olmadığı bilinmemektedir. Bu çalışmada AC Q3 × 4 → P W × 12 rejiminin etkinliğinin ve toksisitesinin değerlendirmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2013 ve 2016 yıllarında meme kanseri tanısı konulan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya lenf nodu pozitif (tümör evresi T1, T2 veya T3 ve nodal evre N1, N2 veya N3) ya da yüksek riskli lenf nodu negatif (T2 veya T3, N0) uzak metastazı olmayan hastalar dahil edilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya 150 hasta dahil edildi. Medyan 31 aylık takip süresinde 13 hastada uzak metastaz gelişti ve 6 hasta vefat etti. Beş yıllık hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım oranları sırasıyla % 88.4 ve % 92 idi. Hastaların yüzde 38.6'sında ciddi nötropeni (grade 3,4) görülürken ciddi bir kardiyotoksisite gözlenmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: AC Q3 × 4 → P W × 12, lenf nodu pozitif veya yüksek riskli lenf nodu negative erken evre meme kanserli hastalarda etkin ve iyi tolere edilebilir kemoterapi rejimidir.
INTRODUCTION: Dose-dense chemotherapy (AC Q2×4→P Q2×4) is widely used in the adjuvant treatment of high-risk breast cancer patients. However, there is no direct comparison of dose-dense chemotherapy consisting of anthracycline plus cyclophosphamide every three weeks followed by weekly paclitaxel (AC Q3 × 4 → P W × 12) regimen. Moreover, when weekly paclitaxel is added to anthracycline plus cyclophosphamide, it is unknown whether or not dose-dense AC (AC Q2×4) is superior to conventional AC (AC Q3×4). The study aimed to evaluate the efficacy and toxicity of AC Q3 × 4 → P W × 12 regimen.
METHODS: Patients diagnosed with breast cancer from 2013 to 2016 were retrospectively evaluated. The study included women who had histologically-involved lymph nodes (tumor stage T1, T2, or T3 and nodal stage N1, N2, or N3) or high-risk, axillary node-negative disease (T2 or T3, N0) without distant metastases.
RESULTS: This study included 150 patients with breast cancer. After a median follow up period of 31 months, 13 patients had developed distant metastases and 6 patients had died. The estimated 5-year disease-free survival and overall survival rates were 88.4% and 92%, respectively. Severe neutropenia (grade 3, 4) occurred in 38.6%of the patients whereas no severe cardiotoxicity was observed.
DISCUSSION AND CONCLUSION: AC Q3 × 4 → P W × 12 regimen is well-tolerated and effective in patients with node-positive or high-risk node-negative early-stage breast cancer.

17.
Kanser Hastalarında Tamamlayıcı ve Alternatif Tedavi Kullanımı İle Klinik Özelliklerin İncelenmesi, Tek Merkez Deneyimi.
Investigation of Clinical Features and the Use of Complementary and Alternative Medicines in Cancer Patients, A Single-Center Experience.
Tülay Eren, Gökşen İnanç İmamoğlu, Cengiz Karaçin, Esra Zeynelgil, Hayriye Şahinli, Ebru Cilbir, Doğan Yazılıtaş, Özlem Aydın İsak, Sema Turker, Perihan Perkin, Fevzi Coşkun Sökmen, Mustafa Altınbaş
doi: 10.5505/aot.2019.85579  Sayfalar 455 - 462
GİRİŞ ve AMAÇ: Günümüzde kanser tedavisinde modern tıptaki gelişmelere rağmen tamamlayıcı ve alterntif tedavi (TAT) yöntemlerine olan ilgi devam etmektedir. Çalışmamızın amacı kemoterapi tedavisi alan hastalarda TAT kullanım oranlarını, çeşitlerini ve buna etki eden faktörlerin tespit edilmesidir
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1 Temmuz-1 Ağustos 2017 tarihleri arasında Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniği ayaktan kemoterapi ünitesinde tedavi alan ve ankete katılmak isteyen gönüllü hastalara demografik, klinik özelliklerini, TAT kullanımını sorgulayan 26 sorudan oluşan anket uygulandı. Anket öncesi hastalardan onam formu alındı.
BULGULAR: Çalışmaya katılmak isteyen 97 hastaya anket uygulandı. Medyan yaş 60 olarak bulundu (26-84). Hastaların 66%’sı kadın idi. Hastaların çoğunluğu ilk/orta okul mezunu (61.5%) ve düşük gelir düzeyinde idi (71.1%). En çok izlenen kanser türü meme kanseriydi (39.2%). Hastaların 51.5%’i evre 4 hastalığa sahipti. Hastaların büyük çoğunluğu palyatif amaçla tedavi almaktaydı (52.6%). TAT kullananma oranı 21.6% bulundu. Kullanılan TAT çeşitleri incelendiğinde en sık ısırgan otu ( 9.2%), zerdeçal (4.1%) ve zencefil ( 2.1%) kullanımı tespit edildi. Hastaların 57.2%’ sinin kullandığı ürünlerden takip eden doktorunun bilgisi yoktu. Hastaların 80.9% ‘u bu ürünleri hastalığın iyileşme sürecinde fayda göstereceğine inandığı için kullanıyordu. TAT kullanan hastaların 28.5’%’i klinik fayda gördüğünü düşünmekte idi. Düşük gelir düzeyi ile tamamlayıcı tedavi kullanımı arasında istatistiksel olarak anlamlı şekilde ilişki saptandı (p: 0,01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Günümüzde tamamlayıcı tedaviler kanser hastaları tarafından sıklıkla kullanılan yöntemlerdir. Sağlık çalışanlarının TAT kullanımı açısından dikkatli olması ve hastalarla bu açıdan iletişim içinde olması olası toksisiteleri önlemek açısından oldukça önemlidir.
INTRODUCTION: Despite recent advancements in modern medicine and in cancer treatment, the interest towards complementary and alternative medicine (CAM) still remains. The aim of our study was to detect rates of CAM use, its kinds and the factor(s) affecting CAM preference in patients receiving chemotherapy
METHODS: A questionnaire consisting of 26 questions on demographics, clinical features, and CAM use was conducted on volunteering patients receiving chemotherapy in the outpatient chemotherapy unit of Dışkapı Yıldırım Beyazıt Training and Research Hospital from July 1 to August 1, 2017. Consent was received from the patients prior to the application of the questionnaire.
RESULTS: Ninety-seven volunteering patients replied the questionnaire. Median age was 60 years (26-84). Sixty-six percent of the patients were females. Most patients were primary/junior high school graduates (61.5%) and belonged to the low-income group (71.1%). Most commonly observed cancer type was breast cancer (39.2%). Stage 4 patients made up of 51.5% of the patients. Majority of the patients received palliative treatment (52.6%). CAM use was found 21.6%. Most commonly preferred CAM kinds were stinger (9.2%), turmeric (4.1%) and common ginger (2.1%). The physicians were not aware of the products used in 57.2% of the patients. 80.9% of the patients were using these products for the belief that they would be beneficial in the recovery period of the disease. 28.5% of the patients using CAM thought that these products served a clinical benefit. A statistically significant relation was determined between low income and use of complementary medicine (p: 0,01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Nowadays, complementary medicine is frequently used by cancer patients. It is of vital importance that healthcare workers pay heed to CAM use and be in contact with the patients so as to prevent toxicities

18.
Reanimasyon Yoğun Bakım Ünitelerinde ASFA 3 Kategori Terapötik Plazmaferez uygulama sıklığı
Frequency of ASFA 3 Category Therapeutic Plasmapheresis in Reanimation Intensive Care Units
AYSUN SENTÜRK YIKILMAZ, Firdevs Tuba Bozkurt, Sema Akinci, İMDAT DİLEK
doi: 10.5505/aot.2019.54771  Sayfalar 463 - 469
GİRİŞ ve AMAÇ: Teröpotik plazma değişimi (TPD) hasta plazmasının büyük kısmının replasman sıvılarıyla değiştirilip hastaya geri verildiği bir işlemdir. TPD işlemi hematolojik, romatolojik, nörolojik ve toksikolojik hastalıklar olmak üzere bir çok hastalıkta primer tedavi yöntemi ya da tedaviyi tamamlayıcı yöntem olarak kullanılır. Günümüzde yoğun bakım ünitelerinde TPD kullanım sıklığı artmıştır. 2010-2017 tarihleri arasında reanimasyon yoğun bakımda TPD uyguladığımız olguların klinik özelliklerini sunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aferez Ünitesi verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Merkezimizde yapılan aferez işlemlerinde Fresenius COM.TEC cihazı kullanılmıştır. Reanimasyon yoğun bakımda takip edilen toplam 41 olgunun yaşı, cinsiyeti, TPD endikasyonu, TPD sayısı, Amerikan Aferez Derneği(ASFA) terapötik aferez kategorisi retrospektif olarak incelendi. 171 TPD işlemi kaydedildi.
BULGULAR: Olguların ortanca yaşı 54 (19-88) bulundu. Kadın erkek oranı 19/22 (%46,3/%53,7) di. Replasman sıvısı olarak 171 işlemin 100 tanesinde taze donmuş plazma, 71 tanesinde albümin kullanılmıştır. TPD uygulanan olgular ASFA kategorilerine göre, 8'i kategori 1, 5'i kategori 2, 28'i (68.4%) kategori 3 idi. Suicid nedeniyle 2(%4,9), nörolojik nedenlerle 7 (%17,1), akutkaraciğer yetmezliği-hiperbilluribinemi nedeniyle 14 (%34,1), romatolojik nedenlerle 9 (%22), renal transplant rejeksiyonu nedeniyle 2(%4,9), septik şok nedeniyle de 2(%4,9) olguya TPD işlemi uygulanmıştı. Olguların ortalama yoğun bakımda kalış süreleri 18,7(min-maks/ 2-68), gün, hospitalizasyon süresi ortalama 27(min-maks/5-110) gündü. TPD öncesi ve sonrası ortalama hemoglobin (Hgb): 9,3 g/dl (5,3-18) ve 9,7 g/dl (8,2-14,7), trombosit sayısı: 152.000/mikrol (2000-445.000) ve 167.000 mikrol (10000-480.000), TPD seans sayısı ortalama 4, ortanca 4 (1-17) olarak saptandı. İşlem sırasında mortalite gözlenmedi. İzlemleri sırasında 23 hastanın (%54,8) exitus, 18 hastanın (% 42,9) sağ olduğu belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bizim merkezimizde TPD işlemi en çok ASFA kategori 3 hasta grubunda uygulanmıştır. Bu grupta TPD ana tedaviyi destekleyicidir ve olgunun durumuna özgün olarak kullanılır. Sonuç olarak; yoğun bakım hastalarında TPD endikasyonlarına bireysel yaklaşım önemlidir ve bilim dalları arasındaki multidispliner iletişim plazmaferez uygulamalarının tamamlayıcı tedavi seçeneği olarak uygulanabilirliğinde artışa neden olabilecektir.
INTRODUCTION: Therapeutic plasma exchange (TPD) is a procedure in which the majority of patient plasma is replaced with replacement fluids and returned to the patient. TPD procedure is used as a primary treatment or complementary method in many diseases including hematologic, rheumatologic, neurological and toxicological diseases. Nowadays, the frequency of TPD usage in intensive care units has increased. We aimed to present the clinical features of patients undergoing TPD in the reanimation intensive care unit between 2010-2017.

METHODS: The data of the Apheresis Unit of Atatürk Training and Research Hospital were analyzed retrospectively. Fresenius COM.TEC device was used for apheresis operations in our center. Age, sex, indication for TPD, number of TPD, and American Apheresis Association (ASFA) therapeutic apheresis category of 41 patients who were followed in reanimation intensive care unit were retrospectively analyzed. 171 TPD operation evaluated.
RESULTS: The median age of the patients was 54 (19-88) years. The ratio of female to male was 19/22 (46.3% / 53.7%). According to ASFA categories, 8 cases were category 1, 5 cases were category 2, 28 cases (68.4%) were category 3. According to the reasons; TPD was performed in 2 (4.9%) suicid, 7 (17.1%) neurological, 14 (34.1%) acute liver failure-hyperbilluribinemia, 9 (22%) rheumatologic, 2 (4.9%) renal transplant rejection, 2(4.9%) septic shock patients. During the follow-up, it was determined that 23 patients (54.8%) died and 18 patients (42.9%) were alive.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our center, TPD was performed mostly in ASFA category 3 patients. In this group, TPD is supportive of the main treatment and is used specific to the condition of the case. As a result; Individual approach to the indications of TPD in ICU patients is important and multidisciplinary communication between disciplines may increase the applicability of plasmapheresis as a complementary treatment option.

19.
Servikal lenfadenopatili çocukların yönetiminde nötrofil-lenfosit oranının önemi
Importance of neutrophil-lymphocyte ratio in the management of children with cervical lymphadenopathy
Selin Üstün Bezgin, Taliye Çakabay, Işık Odaman Al, Ali Aycicek, Ferhan Akıcı, Havva Duru İpek
doi: 10.5505/aot.2019.82542  Sayfalar 470 - 476
GİRİŞ ve AMAÇ: Servikal lenfadenopati, pediatrik hastalarda sık görülen bir semptomdur. Ek prediktif faktörlerin arttırılması, malign nedenleri iyi huylu nedenlerden ayırmak için kritik öneme sahiptir. Bu çalışmada, servikal lenfadenopatili çocukların değerlendirilmesinde nötrofil lenfosit oranının klinik önemini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 18 yaş altı 86 çocuk hasta dahil edildi. Üç grup oluşturuldu ve kontrol grubu olan grup 1 (30 çocuk) hastanemizde sünnet veya inguinal herni nedeniyle opere edilen hastalardan oluşmaktadır. Grup 2 çalışma grubu (30 çocuk) olup kulak burun boğaz ve/veya pediatric hematoloji-onkoloji polikliniklerinde kronik servikal lenfadenopati nedeniyle değerlendirilen hastalardan oluşmaktadır. Grup 3 (26 çocuk) ise Hodgkin lenfoma tanılı hastalardan oluşmaktadır. Tüm grupların nötrofil-lenfosit oranları analiz edilmiştir.
BULGULAR: Ortalama nötrofil-lenfosit oranları açısından grup 1 ve grup 3 (p <0.05) ile grup 2 ve grup3 (p <0.05) arasında anlamlı farklılık saptanmışken grup1 ve grup 2 arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p >0.05). ROC eğrisinde maksimum kombine hassasiyete ve özgüllüğe karşılık gelen 1.2 nötrofil-lenfosit oranı değerine dayanarak bir alıcı ROC analizi yapıldı ve % 40 hassasiyet ve % 33 özgüllük belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada lenfomalı grupta diğer gruplara göre yüksek nötrofil-lenfosit oranları ortaya koymaktadır. Ancak düşük özgüllük ve hassasiyet değerleri, maligniteyi tespit etmek için parametrenin güvenilir olarak kullanımını kısıtlar.
INTRODUCTION: Cervical lymphadenopathy is a common presenting symptom in pediatric patients. The differentiation of malignant from benign causes and increasing the armamentarium of additional predictive factors is critically important. In this study, we aimed to assess the clinical importance of neutrophil-lymphocyte ratio in the evaluation of children with cervical lymphadenopathy.
METHODS: Eighty-six (n: 86) children (<18 years of age) were the subjects of this study. Three groups were assigned and group 1 as a control patients (n: 30) who underwent circumcision or inguinal hernia repair in our hospital. Group 2 (n=30) as a study group composed of patients who were examined in the otorhinolaryngology and/or pediatric hematology-oncology outpatient clinics due to chronic enlarged cervical lymph nodes. Group 3 (n=26) was composed of patients who were diagnosed with Hodgkin lymphoma. The neutrophil-lymphocyte ratio in the groups were analyzed.
RESULTS: There was significant differences between the mean neutrophil-lymphocyte ratios of group 1 and 3 (p <0.05) and group 2 and 3 (p <0.05) whereas no significant difference was found between group 1 and 2 (p >0.05). A receiver operating characteristic (ROC) curve analysis was performed based on the neutrophil-lymphocyte ratio value of 1.2 corresponded to the maximum combined sensitivity and specificity on the ROC curve and 40% sensitivity and 33% specificity were determined.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Present study reveals higher neutrophil-lymphocyte ratio in lymphoma group than the others. However low specificity and sensitivity values restricts the use of a reliable parameter to detect malignancy.

OLGU SUNUMU
20.
Multipl İnfaltil Hepatik Hemanjioendotelyoma: Bir vakanın Doppler Ultrasonografi ve BT bulguları
Multiple Infantile Hepatic Hemangioendothelioma: Doppler Ultrasonography and CT findings of a case
Çetin İmamoğlu, Yahye Mohamed, Abdullah Yıldız, Abdıshakur Mohamed
doi: 10.5505/aot.2019.82335  Sayfalar 477 - 480
İnfantil hemanjioendotelyoma, batında kitle veya hepatomegali ile bulgu veren karaciğerin nadir görülen benign vasküler bir tümörüdür. Malign bir lezyon olmadığı halde klinik olarak çok ciddi semptomlara neden olabilir. Bu nedenle doğru tanı, uygun tedavi için çok önemlidir. Bu yazıda multipl hepatik infantil hemanjioendotelyoma tanılı 6 aylık bir hastanın ultrasonografi ve BT bulguları ile sunulması amaçlandı.
Infantile hemangioendothelioma is a rare benign vascular tumor of the liver which generally presenting an abdominal mass or hepatomegaly. Although it is considered a benign lesion it can cause clinically very serious symptoms. Therefore, correct diagnosis is very important for proper treatment. The case of a 6-month-old female patient with multiple hepatic infantile hemangioendotheliomas is reported with ultrasonographic and CT findings.

21.
Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma Sonrası Pankreas Adenokarsinomu Tanısı Alan Nadir Multipl Primer Malignite Olgusu
A Rare Case of Multiple Primary Malignancy Diagnosed with Pancreatic Adenocarcinoma After Diffuse Large B Cell Lymphoma
Ali Kutlucan, Leyla Kutlucan, Esra Zeynep Coşkunoğlu, Abdulkadir Baştürk
doi: 10.5505/aot.2019.26879  Sayfalar 481 - 484
Bir hastada birbiri ile ilişkisiz en az iki malignite görülmesi, ‘Multipl Primer Maliginite’ olarak tanımlanmaktadır. Diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL), NHL’ların en sık görülen histopatolojik alt tipidir. DBBHL ile birçok ikincil malignite bildirilmesine rağmen, DBBHL ile pankreas kanseri birlikteliği çok nadir bir klinik tablodur. Biz burada multipl primer malignite olarak, DBBHL remisyonu sonrası pankreas kanseri tanısı alan nadir bir olguyu sunduk. Altmış sekiz yaşında erkek hasta dış merkezde DBBHL tanısı alıp, sekiz kür kemoterapi sonrası remisyona girmiş. Kemoterapisi bittikten yaklaşık beş ay sonraki kontrollerinde kilo kaybı, karın ağrısı, iştahsızlık, genel durum bozukluğu şikayetleri ortaya çıkmış. Kliniğimize başvuran hastada pankreasta kitle ve karaciğerde metastatik lezyon saptandı. Karaciğerdeki lezyonun immünohistokimyasal bulguları adenokarsinom metaztazı olarak değerlendirildi. Klinik, patolojik, laboratuar bulguları ile pankreas kanseri tanısı konulmuştur. Primer malignitelerin tedavisi ve takibinde ek bulgular ortaya çıktığında, yeni gelişen ikincil malignitelerin ayırıcı tanısının yapılması gerektiğini düşünüyoruz.
The presence of at least two non-related malignancies in one patient is defined as Multiple Primer Maliginity. Diffuse large B-cell lymphoma (DLBCL) is the most common histopathological subtype of NHLs. Although many secondary malignancies have been reported with DLBCL, the association of DBBHL with pancreatic cancer is a very rare clinical entity. We report a rare case of multiple primary malignancies diagnosed as pancreatic cancer after remission of DBBHL. A 68-year-old man was diagnosed with DLBCL in another hospital and was in remission after eight cycles of chemotherapy. Approximately five months after the end of chemotherapy, weight loss, abdominal pain, loss of appetite, general state disorders appeared. The patient was admitted to our clinic with a mass in the pancreas and a metastatic lesion in the liver. Immunohistochemical findings of liver lesion were evaluated as adenocarcinoma metastasis. The patient was diagnosed with pancreatic cancer with clinical, pathological and laboratory findings. We think that differential diagnosis of newly developed secondary malignancies should be made when additional findings appear during the treatment and follow-up of primary malignancies.

22.
Kemoradyoterapiden 3 Yıl Sonra Gelişen İleri Yaşlı Philadelphia Kromozomu Pozitif Bir Akut Lenfoblastik Lösemi Olgusu
An Elderly Philadelphia Chromosome Positive Acute Lymphoblastic Leukemia Case Developed After 3 years of Post-chemotherapy
Özcan Saygılı, Bahar Uncu Ulu, Mehmet Bakırtaş, DİCLE İSKENDER, MEHMET SINAN DAL, Merih Kızıl Çakar, Fevzi Altuntaş
doi: 10.5505/aot.2019.68736  Sayfalar 485 - 487
Giriş: Tedavi ilişkili olarak da hematopoietik maligniteler gelişebilmektedir. Biz burada, mide kanseri nedeni ile kemoterapi ve radyoterapi alan bir olguda yaklaşık 3 yıl sonra gelişen bir akut lenfoblastik lösemi olgusunu bildirdik.
Olgu: Bilinen mide adenokarsinom tanısı olan hasta subtotal gasrektomi sonrasında radyoterapi ile eş zamanlı haftalık FUFA (5 Fluoro-urasil/leucoverin) tedavisi almış. Yaklaşık 3 yıl sonra lökositoz tespit edilen hastaya B hücreli akut lenfoblastik lösemi (B-ALL) tanısı koyuldu. Philedelphia kromozomu t(9;22) RT PCR ile pozitif saptandı. Hasta 12 kür pomp idame + imatinib 600 mg tedavisi verildi. Nüks olan hastaya dasatinib tedavisine geçildi.
Tartışma: Daha öncesinde kemoterapi almış olan hastalarda MDS ve AML haricinde ALL de gelişebileceği akılda tutulmalıdır.
Introduction: Hematopoietic malignancies may also develop in relation to treatment. Here, we report a case of acute lymphoblastic leukemia that developed in a patient who received chemotherapy and radiotherapy due to gastric cancer about 3 years later.
Case: A patient with known gastric adenocarcinoma received FUFA (5 Fluoro-uracil / leucoverin) weekly for simultaneous radiotherapy after subtotal gasrectomy. Leukocytosis was detected approximately 3 years later and B cell acute lymphoblastic leukemia (B-ALL) was diagnosed. The Philedelphia chromosome t (9; 22) was positive with RT PCR. The patient was given 12 cycles of POMP maintenance + imatinib 600 mg. The patient who had relapse was started on dasatinib treatment.
Discussion: It should be kept in mind that patients with previous chemotherapy may develop ALL instead of MDS and AML.

23.
Hemoliz ve karın ağrısıyla ortaya çıkan paroksismal noktürnal hemoglobinüri
Paroxysmal nocturnal hemoglobinuria presenting with hemolysis and abdominal pain
Tahir Darçın, Alparslan Merdin, Nurgül Özcan, Mehmet Bakırtaş, Mehmet Sinan Dal, Dicle İskender, Merih Kızıl Çakar, Fevzi Altuntaş
doi: 10.5505/aot.2019.46034  Sayfalar 488 - 490
GİRİŞ: PNH da vücudun sık tromboz görülmeyen bölgelerinde tromboz görülebilir. Karın ağrısı, halsizlik, erektil disfonksiyon, baş ağrısı, sırt ağrısı, yutma güçlüğü, damar tıkanıklığı veya hemoliz bulguları görülebilir.
OLGU: 26 yaşında erkek hasta halsizlik ve karın ağrısı şikayeti ile hastaneye başvurdu. Hastanın epigastrik bölgede birkaç aydır olan yemeklerden bağımsız ve kendi kendine gelip geçici tarzda aralıklı olan bir karın ağrısı şikayeti de mevcuttu. Hastanın labaratuvar değerlerinde: Hemoglobin: Hgb: 10,04 mg/ dL, WBC: 5100/µl, LDH: 964,8 U/L, indirekt bilirubin: 1,3 mg/ dL retikülosit sayısı: 179 bin, transferrin saturasyonu: % 15,6, kreatin: 0,62 mg/dL, sedimantasyon: 38 mm/saat, CRP: 19,6 INR: 1,22 trombosit: 143 bin, direkt coombs: negatif, indirekt coombs: negatif. Vitamin B12, folik asit ve ferritin düzeyleri ise normal sınırlarda idi. Periferik yaymada lenfoplazmositer hücre artışı mevcuttu, monositlerde artış mevcuttu, fragmente eritrosit izlenmedi, atipik hücre veya blast izlenmedi. Non-immün hemolitik anemisi mevcut olan hastaya PNH testi istenildi. PNH testi sonucu: Flow sitometrik analizde granülositlerde %95, monositlerde %96, eritrositlerde %5,9 ( TIP II+ TIP III ) PNH klonunun varlığını göstermektedir. Flow sitometrideki beyaz kürelerle eritrositlerin klon büyüklükleri arasındaki farkın hemolize ve/veya transfüzyona baglı olabileceği yorumunda bulunulmuş. d-dimer: 1350 olan hastaya clexan 2x0,6 cc başlanıldı.Hastaya eculizumab tedavisi başlanıldı. Eculizumab tedavisi sonrasında hastanın şikayetleri geriledi, semptomları duzeldi.
TARTIŞMA: Bizim olgumuzda da olduğu gibi karın ağrısı olan bir hastada eşlik eden hemoliz bulgusu varsa mutlaka PNH tanısı da ayırıcı tanıda düşünülmelidir. Hastalara hızlı bir şekilde başlanacak ekullizumab tedavisi ile tromboembolik riskin de azaltılması sağlanıp sağkalım süresinin uzaması sağlanabilecektir.
INTRODUCTION: Abdominal pain, fatigue, erectile dysfunction, headache, back pain, dysphagia,renal insufficiency, vascular occlusion or hemolysis might be seen in PNH.
CASE: A 26-year-old male patient presented to the hospital with fatigue and abdominal pain. The patient complained of an abdominal pain that was not related with the meals. He had intermittent abdominal pain in the epigastric region for a few months. Labaratory values were as Hemoglobin: 10,04 mg / dL, WBC: 5100 /, creatinine: 0.62 mg / dL, sedimentation: 38 mm / h, CRP: 19.6, INR: 1.22, platelets: 143 thousand, direct coombs: negative, indirect coombs: negative, LDH: 964,8 U / L, indirect bilirubin: 1,3 mg / dL, reticulocyte count: 179 thousand, transferrin saturation: 15,6 %. Vitamin B12, folic acid and ferritin levels were with in normal limits. Peripheral blood smear showed an increase in lymphoplasmacytic cells, an increase in monocytes, no fragmented erythrocytes and no atypical cells or blasts. PNH test was done by flowcytometry to the patient with non-immun hemolytic anemia. Flowcytometric analysis showed the PNH clone in 95% of granulocytes, in 96% of monocytes and in 5.9% of erythrocytes (Type II + Type III). It has been interpreted that the clonal PNH rate difference between the white cells and erythrocytes in the flow cytometric analysis might be due to hemolysis and/or transfusion. The patient was started to enoxaparine 2x0,6 cc subcutaneously treatment due to the result of D-dimer value which was found as 1350. Eculizumab treatment was started. His symptoms have improved and his complaints have disappeared after eculizumab treatment.
DISCUSSION: If a patient with an abdominal pain had hemolysis as in our case, PNH should be kept in mind. Rapid eculizumab treatment would benefit these patients.

24.
Maksiller sinüste ektopik dişe bağlı dentigerous kistin bilgisayarlı tomografi bulguları
Computed tomography findings of a dentigerous cyst associated with an ectopic tooth in the maxillary sinüs
Çetin İmamoğlu, Aydin Tunc Uzel, İsmail Gedi İbrahim, İsmail Mohamed Ali
doi: 10.5505/aot.2019.27676  Sayfalar 491 - 494
Dentigerous kistler bir odontojenik kist türü olup en sık üçüncü molar diş ile ilişkili olarak gelişir. Dentigerous kistler sıklıkla asemptomatiktir ancak bazen enfeksiyon, sinüzit veya kemikte ekspansiyon gibi komplikasyonlara neden olabilir. 22 yaşında siyahi erkek hasta, bir haftadır giderek artan sol taraflı yüz şişliği, sol yanak ağrısı ve burun tıkanıklığı şikayeti ile hastanemize başvurdu. Hastanın fizik muayenesinde yüzünün sol tarafında şişlik ve palpasyonla maksiller bölgede hassasiyet mevcuttu. Oral muayenesinde sol maksillar 3. molar dişin yeri boştu. Hastaya paranazal sinüs BT çekildi. BT’de sol maksiller sinüs antrumunu dolduran 26x41 mm boyutlarında alveoler proces defekti ile ilişkili kistik lezyon izlendi. Kistin çevresinde ince kalsifiye bir duvar ve içinde anterior duvarda 3. molar diş mevcuttu. Kistin maksiller sinüsün lateral duvarını erode ettiği ve komşu yumuşak doku planları arasına yayıldığı görüldü. Hasta Caldwell-Luc prosedürü ile opere edildi. Ektopik diş çıkarıldı ve tüm kist içeriği boşaltıldı. Hastanın kontrolde şikayetlerinin geçtiği görüldü.
Dentigerous cysts are a type of odontogenic cyst that mostly develops in association with the third molar tooth. Dentigerous cysts are often asymptomatic but sometimes might be complicated by infection, sinusitis, or bone expansion. A 22-year-old black male patient was admitted to our hospital with complaints of 1- week progressive left-sided facial swelling, left cheek pain, and nasal obstruction. Physical examination revealed swelling on the left side of the face and tenderness in the maxillary region with palpation. Oral examination showed emptiness at the site of left maxillary third molar tooth. The patient underwent paranasal sinus CT. CT showed a 26x41 mm cystic lesion associated with alveolar process defect in left maxillary sinus antrum. There was a thin calcified wall around the cyst and a third molar tooth in the anterior wall. The cyst eroded the lateral wall of the maxillary sinus and spread adjacent soft tissue plans. The patient was operated with Caldwell-Luc procedure. The ectopic tooth was removed and all cyst contents were evacuated. The patient’s complaints were disappeared at the control.



LookUs & Online Makale