ONLINE ISSN: 2148-7669
ISSN: 0304-596X






Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Baskıdaki Makaleler Online Makale Gönder






Acta Oncol Tur.: 52 (1)
Cilt: 52  Sayı: 1 - 2019
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTIRMA
1.
Türk Gastrik Adenokarsinomlu Hasta Grubunda KLF5 gen ekspresyonunda artış: HR-CGH sonuçlarının doğrulanması
Increased KLF5 gene expression in a Group of Turkish Gastric Adenocarcinoma Patients: Verification of HR-CGH results
Bülent Aksel, Guvem Gumus-Akay, Benan Kasapoglu, Lütfi Doğan, ajlan tukun, Ali Ekrem Ünal
doi: 10.5505/aot.2019.42375  Sayfalar 1 - 9
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada mide kanserli hastalarda 13q21'de sıklıkla amplifiye bölge üzerinde yer alan KLF5 geninin ekspresyon seviyesinin tanısal ve prognostik önemini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Gastrik adenokarsinomlu 35 hasta çalışmaya alındı ve KLF5 mRNA hem normal hem de tümörlü mide dokularında gerçek zamanlı qPCR ile belirlendi.
BULGULAR: Sonuçlarımız, KLF5'in tümör dokularında normal mide mukozası örneklerinden daha fazla aşırı eksprese olduğunu göstermiştir (P <0.01). Farklı derecelerde lenf nodu metastazı olan hastalarda KLF5 ekspresyonundaki değişikliğin, sınırlı istatistiksel anlamlılık düzeyinde farklı olduğu bulundu (P = 0.052). Lenf nodu metastazlı hastalarda, düşük lenf düğüm metastazı hastalarına kıyasla, aşırı lenf nodu metastazı olan hastalarda KLF5 aşırı ekspresyonu vardı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlarımız, KLF5'in gastrik tümör gelişimi ve ilerlemesindeki rolünü genişletmeye katkıda bulunabilir.
INTRODUCTION: In this study we aimed to investigate the diagnostic and prognostic significance of the expression level of KLF5 gene located frequently on amplified region of 13q21 in patients with gastric cancer.
METHODS: Thirty five patients with gastric adenocarcinomas were enrolled in this study and KLF5 mRNA were quantified by real-time qPCR both in normal and tumoral gastric tissue samples.
RESULTS: Our results showed that KLF5 is significantly over-expressed in tumor tissues than normal gastric mucosa samples (P<0.01). Fold change of KLF5 expression in patients with different degree of lymph node metastasis were found to be different at a level of limited statistical significance (P=0.052).Patients with increased lymph node metastasis had KLF5 over-expression when compared to patients with lower lymph node metastasis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results may contribute to expand the role of KLF5 in gastric tumor development and progression.

2.
Meme Duktal Karsinoma In Situ Tanılı Olgularda Lokal Rekürrens Sonuçları ve ECOG 5194 Çalışmasındaki Düşük Riskli Gruplar ile Karşılaştırılması
Results of Local Recurrence in Patient with Breast Ductal Carcinoma In situ and Comparison with Low-Risk Groups in ECOG 5194 Study
Özlem Özkaya Akagündüz, Didem İkiz, Burcu Akbelen, Senem Alanyalı, Ayfer Haydaroğlu, Arif Aras, Zeynep Özsaran
doi: 10.5505/aot.2019.48039  Sayfalar 10 - 16
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, duktal karsinoma in situ (DKİS) tanılı hastalarda meme koruyucu cerrahi (MKC) ve adjuvan radyoterapi (RT) sonrası lokal yineleme sonuçları, prognostik faktörler araştırılmış ve Eastern Cooperative Oncology Group (ECOG) E5194 çalışması ile karşılaştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: DKİS tanısı 96 hasta geriye dönük olarak değerlendirilmiştir. Lokal kontrolü etkileyen prognostik faktörler (yaş, tümör boyutu, cerrahi sınır, nükleer grad, komedo nekroz varlığı, reseptör durumu) araştırılmış ve ECOG E5194 çalışmasına göre tanımlanmış olan düşük riskli gruplar, lokal kontrol açısından karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Hastalar ortanca 62 ay (8-139) ay takip edilmiştir. Hastalık yinelemesi 5 hastada gelişmiş: 2 (%2.1)’si invaziv meme karsinomu, 3’ü (%3.1) DKİS’dir. On yıllık lokal kontrol %89 olmuştur. Lokal hastalık yinelemesinde 50 yaşın altı, Östrojen (ER) reseptör negatifliği, c-erb-B2 pozitifliği anlamlı bulunmuştur (sırasıyla p=0.020, p=0.014, p=0.022). 50 yaş altı için alt grup analizi yapılmış: ER negatifliği ve c-erb-B2 pozitifliği lokal yinelemeyi arttıran faktörler olmuştur (sırasıyla p=0.024, p=0.046). ECOG çalışmasına göre düşük riskli grup olarak kabul edilen Grup 1 ve Grup 2 ve bu iki grup ile bu iki gruba dahil olmayanlar karşılaştırılmış; her iki karşılaştırmada fark saptanmamıştır (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: DKİS’da lokal kontrolü etkileyen prognostik faktörler yaş ve hormon reseptör durumu olmuştur. ECOG çalışmasına göre tanımlanmış düşük riskli gruplarda adjuvan RT eklenmesinin 10 yılda mutlak olarak %10 katkı sağlamıştır.
INTRODUCTION: In this study, local recurrence rates and prognostic factors was investigated in patients with ductal carcinoma in situ (DCIS) after breast conserving surgery (BCS) and adjuvant radiotherapy (RT) and compared with Eastern Cooperative Oncology Group (ECOG) Study E5194.
METHODS: Totally 96 patients were evaluated retrospectively. Prognostic factors that might influence local control (age, tumor size, surgical margins, nuclear grade, comedo necrosis, hormone receptor status) were investigated. The eligibility criteria of ECOG 5194 were stratified into two groups as in the original study and were compared for local control.
RESULTS: The median follow-up time was 62 ay (8-139) months. Local recurrence was observed in 5 patients who had 2 (%2.1) invasive carcinoma and 3 (%3.1) DCIS. Ten years local control rate was 89%. In the recurrence of local disease, the age of 50 years, estrogen (ER) receptor negativity, c-erb-B2 positivity was found to be significant (respectively p=0.020, p=0.014, p=0.022). According to the ECOG study, Group 1 and Group 2, which are considered to be low risk groups, and these two groups were compared with those who were not included in these two groups; there was no difference in both comparisons (p> 0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Prognostic factors affecting local control in DCIS have been age and hormone receptor status. When 10-year results were compared with the ECOG 5194, adjuvant RT produced an absolute difference of 10% in low-intermediate and high grade in local control.

3.
Metastatik kolorektal kanserin üçüncü basamak tedavisinde oksaliplatin veya irinotekan rechallenge tedavi ile regorafenib karşılaştırması
The comparison of oxaliplatin or irinotecan rechallenge treatment with regorafenib in the third-line treatment of metastatic colorectal cancer
Yakup Ergün, Öznur Bal, Mutlu Doğan, Gökhan Uçar, Merve Dirikoç, Yusuf Açıkgöz, Doğan Uncu
doi: 10.5505/aot.2019.83703  Sayfalar 17 - 24
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada iki basamak standart tedavi almış metastatik kolorektal kanser (mKRK) tanılı hastalarda oksaliplatin ya da irinotekan bazlı rejimlerin yeniden verildiği (rechallenge) hastalar ile regorafenib alan hastaların gerçek yaşam verilerinin karşılaştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2010 ve Aralık 2017 tarihleri arasında merkezimizde mKRK tanısıyla takip edilen 427 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirilip, iki basamak stardart kemoterapi sonrası progresyon nedeniyle rechallenge kemoterapi (n: 40) veya regorafenib (n: 21) alan 61 hasta çalışmaya alındı.
BULGULAR: Medyan takip süresi 7.1 aydı (aralık; 2.2–41.6). Hiçbir hastamızda tam yanıt gözlenmez iken parsiyel yanıt rechallenge grubunda %17, regorafenib grubunda ise %5 olarak bulundu (p=0.2). Rechallenge grubunda ortanca genel sağkalım (GSK) 9.6 ay (%95 CI 7.3–13.3) iken regorafenib grubunda 7 ay (1.9–17) olup istatistiksel olarak fark yoktu (Hazard oranı [HR]: 1.05; %95 Güven aralığı [GA] 0.5–2.1, p=0.9). Ortanca progresyonsuz sağkalım da (PSK) her iki grupta benzerdi (sırasıyla; 4.7 ay ve 3.1 ay, HR: 1.45; 95% GA 0.82–2.5, p=0.1). Rechallenge grubundaki hastalar önceki tedavilerinde tedavisiz süre (TS) <6 ay ve ≥6 ay olarak ayrıldığında TS ≥6 ay olan grupta ortanca PSK (sırasıyla 6.7 ay ve 4 ay, p=0.4) ve GSK (10.3 ve 7.1 ay, p=0.1) numerik olarak daha iyi olsa da bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımıza göre rechallenge tedavi ile regorafenib benzer etkinliktedir. Bu verilere dayanarak kötü prognozlu olan bu hasta grubunda rechallenge tedavi üçüncü basamakta alternatif bir tedavi seçeneği veya önerilen tedaviler ile progrese olan hastalarda sonraki basamaklarda tercih edilebilecek bir rejim olabilir. Ancak hasta sayımızın azlığı ve çalışmamızın retrospektif olması nedeniyle bu konuda çok sayıda hasta içeren prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to compare the results of regorafenib with those of oxaliplatin or irinotecan based rechallenge therapy as the third-line treatments for metastatic colorectal cancer (mCRC).
METHODS: Between January 2010 and December 2017, data of 427 mCRC patients were evaluated retrospectively. Sixty one mCRC patients who received regorafenib (n: 21) or rechallenge therapy (n: 40) as third-line setting were included.
RESULTS: Median follow-up was 7.1 months (range; 2.2–41.6). While no complete response was observed in any of our patients, the partial response was 17% in the rechallenge group and 5% in the regorafenib group (p=0.2). In the Rechallenge group, the median OS was 9.6 months (95% CI 7.3–13.3), while in the regorafenib group 7 months (1.9–17) there was no statistically significant difference (HR: 1.05; 95% CI 0.5–2.1, p=0.9). Median progression-free survival (PFS) was similar in both groups (4.7 and 3.1 months, HR: 1.45; 95% CI 0.82–2.5, p=0.1). Although median PFS (6.7 months and 4 months, p = 0.4) and OS (10.3 and 7.1 months, p = 0.1) were numerically better in treatment free-interval (TFI) ≥6 months group, this difference was not statistically significant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to our findings, regorafenib with rechallenge treatment is similar activity. Based on these data, rechallenge therapy in this patient group with poor prognosis may be an alternative treatment option in the third step or a regimen that can be preferred in the next steps in the patients who are scheduled with the recommended treatments. However, due to the small number of our patients and the retrospective nature of our study, prospective randomized trials with large number of patients are needed in this area.

4.
Çocukluk Çağı Döneminde Sinoviyal Sarkom: Tek Merkez Deneyimi
Synovial Sarcoma in Pediatric Age Group: Single Center Experience
Turan Bayhan, Neriman Sarı, Ebru Atasever Akkaş, İnci Ergürhan İlhan
doi: 10.5505/aot.2019.70783  Sayfalar 25 - 30
GİRİŞ ve AMAÇ: Sinoviyal sarkom (SS) çocukluk çağının en sık rabdomyosarkom dışı yumuşak doku sarkomu olmakla birlikte erişkin yaş grubunda daha sık görülür. Çalışmamızda merkezimizde izlenen SS tanılı çocuk hastaların klinik bulgu ve tedavi sonuçlarını geriye dönük olarak incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Hematoloji Onkoloji Kliniği’nde 1993 ile 2017 yılları arasında SS tanısı almış hastalar değerlendirildi. Hastaların klinik özellikleri, aldıkları tedaviler ve tedaviye yanıtları incelendi.
BULGULAR: Kliniğimizde izlenen 15 çocuk hastanın verilerine ulaşıldı. Hastaların yaş ortancası 14,5 (13 – 17) yıldı, 14 hastada tümör ekstremite kökenliydi. Hastalar IRS gruplama sistemine göre değerlendirildiğinde beş hasta (%33,3) grup I, sekiz hasta (%53,3) grup II ve iki hasta (%13,3) grup III’tü. İlk remisyon sağlanan 12 hastanın dördünde (%33) rölaps gelişti, üç hastada sadece akciğer, bir hastada akciğer ve eksternal iliak lenf düğümünde hastalık tespit edildi. Hastalar ortanca 28 (5 – 85) ay izlendi, üç yıllık olaysız sağ kalım %53,6, üç yıllık genel sağ kalım %73 olarak hesaplandı. Hastaların IRS gruplarına göre üç yıllık genel sağ kalımları karşılaştırıldığında IRS grup I; %75, IRS grup II; %100 ve IRS grup III’te %0’dı (p; <0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocukluk çağında SS yeterli cerrahi yapılamadığında prognozu oldukça kötü bir tümördür. Remisyon sağlanan hastalarda bile akciğer en sık relaps yeridir, kontrollerde küçük akciğer nodülleri tespit edildiğinde akciğer relapsı açısından dikkatli izlenmelidir. Ülkemizde yapılacak çok merkezli çalışmalarla çocukluk çağı SS hakkında genel geçerliliği olan veriler elde edilebilir.
INTRODUCTION: Synovial sarcoma (SS) is generally observed in adults, however it is the most common non-rhabdomyosarcoma soft tissue sarcoma during childhood. In our study we reviewed pediatric patients with SS followed in our clinic retrospectively.
METHODS: Patients with SS diagnosed between 1993 and 2017 in Ankara Oncology Training and Research Hospital included into the study. Their files were reviewed retrospectively, clinical presentation, treatments and response of patients to treatment were investigated.
RESULTS: We analyzed data of 15 pediatric patients. Median age of patients was 14.5 (13 – 17) years, in 14 patients tumor was located in extremities. When we grouped patients based on IRS staging; five patients (33.3%) were in group I, eight patients (53.3%) were in group II, and two patients (13.3%) were in group III. Four (33%) of the 12 patients that in first remission relapse occurred; in three patients there was isolated lung relapse and in one patient relapse was from lung and external iliac lymph node. Patients were followed median 28 (5 – 85) months, three years event free survival was 53.6%, and overall survival was 73%. When we compared three years overall survival of patients based on IRS staging; 75% in IRS group I; 100 % in IRS group II; and 0% in IRS group III (p; <0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Prognosis of synovial sarcoma during childhood is very bad if surgery is not performed. In patients with remission lung is the most common region for relapse, and patients should be followed carefully for relapse if unspecified small pulmonary nodules are detected. Multi centric studies with more patients should be performed to get more valid information about our country.

5.
Kolorektal kanser taramada uygulanan gaytada gizli kan testinin etkinliği ve literatür eşliğinde değerlendirilmesi: Rize ili iki yıllık değerlendirme
The efficacy of the fecal occult blood test in colorectal cancer screening and evaluation with the literature: Two-year follow-up results of Rize province
Gökhan Demiral, Muhammet Kadri Çolakoğlu, Remzi Adnan Akdoğan, Ahmet Pergel
doi: 10.5505/aot.2019.59389  Sayfalar 31 - 37
GİRİŞ ve AMAÇ: Kolorektal kanser (KRK)’ in erken evrede tespiti mortalite ve morbidite azalmasının yanı sıra tedavi maliyetlerini de düşürmektedir. Tarama programları ile prekanseröz lezyonu veya erken evre tümörü saptamak münkündür. Bu çalışmada Rize ili Kanser Erken Teşhis Tarama ve Eğitim Merkezince KRK tarama programına alınan ve gaitada gizli kan testi (GGKT) pozitif saptanarak merkezimize yönlendirilen hastaların kolonoskopi bulguları ve klinikopatolojik verileri incelenerek tarama programının etkinliği değerlendirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: GGKT sonucu pozitif saptanan 144 hasta çalışmaya dahil edildi. Veriler hasta dosyalarından retrospektif olarak tarandı. Çalışma kapsamında hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik verileri ile endoskopide saptanan bulgular, anal fizik muayene bulgusu, histopatolojik sonuçlar, GGKT pozitiflik oranı, polip + kanser saptanma oranı ve kanser saptanma oranları tespit edildi.
BULGULAR: Çalışmada hastaların 74’ ü (% 51.4) erkek, 70’ i (% 48.6) kadın ve yaş ortalaması 60.1 (min 50-max 70) idi. Toplamda 109 hastada (% 75.7) kolonoskopik bulgular normal idi. 31 hastada (% 21.5) GGKT pozitifliğinin sebebi hemoroid/anal fissür idi. Kolonoskopisi pozitif olanlardan 21 hastada (% 14.6) polip, 7 hastada (% 4.9) kolon divertikülü, 5 hastada (% 3.5) nonspesifik inflamasyon ve 2 hastada (% 1.4) makroskopik tümör saptandı. GGKT pozitiflik oranı % 1.2 (n: 144), polip + kanser saptanma oranı % 0.19 (n: 23) ve kanser saptanma oranı % 0.017 (n: 2) idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İmmünokimyasal testler modern toplum tarama programında KRK için tercih edilen seçenektir. Çalışmamızda katılımcı sayısı, test pozitifliği ve malignite tespit oranları oldukça düşük saptanmıştır. Toplumun GGKT gerekliliği konusunda bilinçlendirilerek teşvik edilmesi ve GGKT’ lerin doğru uygulanması tarama programlarının başarıya ulaşmasına katkı sağlayacaktır.
INTRODUCTION: Early detection of colorectal cancer (CRC) reduces mortality and morbidity, and reduces treatment costs. It is possible to detect precancerous lesion or early stage tumor with screening programs. In this study, the efficacy of the screening program was evaluated by examining colonoscopy findings and clinicopathological data of the patients who were taken to CRC screening program by Rize province Cancer Early Diagnosis Screening and Training Center and who were referred to our clinic with positive fecal occult blood test (FOBT) result.
METHODS: A total of 144 patients with positive FOBT (Wondfo One Step Fecal Occult Blood Test, Biotech Co.Ltd., Guangzhou, China) results were included in the study. Data were retrospectively reviewed from patient files. Demographic data of age and gender, endoscopic findings, anal physical examination findings, histopathological results, FOBT positivity rate, polyp + cancer detection rate and cancer detection rates were evaluated.
RESULTS: In this study, 74 of the patients (51.4%) were male and 70 (48.6%) were female and the mean age was 60.1 (min 50-max 70). In 109 patients (75.7%) colonoscopic findings were normal. Hemorrhoid / anal fissure was the cause of FOBT positivity in 31 patients (21.5 %). Colonoscopy positive patients were as follows; polyp in 21 patients (14.6 %), colonic diverticulum in 7 patients (4.9 %), nonspecific inflammation in 5 patients (3.5 %) and macroscopic tumor in 2 patients (1.4 %). FOBT positivity rate was 1.2 % (n: 144), polyp + cancer detection rate was 0.19% (n: 23) and cancer detection rate was 0.017% (n: 2).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Immunochemical tests are the preferred choice for CRC in modern screening program. In our study; the rates of participants, test positivity and malignancy were found to be quite low. Promoting and encouraging public awareness of the need for FOBT and the correct implementation of FOBTs will contribute to the success of screening programs.

6.
Paratiroid Tümörleri İçerisinde Az Karşılaşılan Paratiroid Karsinomu Tek Merkez Deneyimi
A Single Center Experience of Parathyroid Carcinoma Which Is Less Common Among Parathyroid Tumors
Ahmet Erdoğan, Erdinç Çetinkaya, Kübra Erdoğan, Samet Şahin, Enes Malik Üçkan, Murat Bulut Özkan, Hikmet Pehlevan, Barış Saylam, Mesut Tez
doi: 10.5505/aot.2019.94809  Sayfalar 38 - 42
GİRİŞ ve AMAÇ: Paratiroid tümörleri; Paratiroid adenomu, atipik paratiroid adenomu ve paratiroid karsinomu şeklinde üç gruba ayrılarak sınıflandırılabilir. Paratiroid karsinomu bunlar içerisinde en az görülenidir. Paratiroid karsinomu, tüm kanserlerin yaklaşık %0,005’ini, primer hiperparatirodi vakalarının ise yaklaşık %1‘ini oluşturur. Biz de bu çalışmada, çok sık rastlanmayan paratiroid karsinomu ile ilgili deneyimimizi paylaşmak istedik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ankara Numune Eğitim Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Servisinde 2008-2015 yılları arasında paratioid adenomu ön tanısı ile opere edilen 375 hasta içerisinden patoloji sonucu paratiroid karsinomu ve karsinom–adenom ayrımı net yapılamayan 12 hasta retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Hastaların 5’i(%41,6) erkek, 7’si(%58,4) kadın olarak izlendi. Yaş ortalaması 54,5 (±8,40) yaş aralığı 41 ile 68 arasındaydı. Preoperatif kalsiyum değeri ortalama 12,3(±1,33) mg/dL ve 10,9 ile 15,3 arasındaydı. Patoloji sonucu; 4 hastanın paratiroid karsinomu, 4 hastanın paratiroid neoplazmı, 3 hastanın malign potansiyeli belirlenemeyen paratiroid neoplazmı, 1 hastanın malignite ekarte edilemedi, şeklinde idi. Hastaların ortalama takip süresi 61,8 ay (±17,05) ve 35 ile 96 ay arasında idi. 1 hasta kemoterapi aldı ve aynı hasta takiplerinde 55. ayda exitus oldu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Preoperatif olarak şiddetli hiperkalsemi semptomu olanlarda, kalsiyum değerleri 14mg/dL’den yüksek olanlarda, parathormon seviyesinin anlamlı biçimde yüksek olduğunda ve paratiroid bezinin palpe edildiği durumlarda paratiroid karsinomlarından şüphelenilir. Paratiroid karsinomu tedavisinde boyun eksplorasyonu, tümörün un-blok çıkarılması ve aynı taraf tiroide lobektomi yapılması gerekir. Patoloji sonuçları malignite açısından şüpheli ise yakın takip edilebilir.
INTRODUCTION: Parathyroid tumors can be divided into three groups: parathyroid adenoma, atypical parathyroid adenoma and parathyroid carcinoma. Parathyroid carcinoma is the less common one among these. Parathyroid carcinomas account for approximately 0,005% of all cancers and 1% of primary hyperparathyroidism cases. In this study, we wanted to share our experience of parathyroid carcinoma which is not common.
METHODS: Of 375 patients who were operated with pre-diagnosis of parathyroid adenoma in Ankara Numune Training and Research Hospital Department of General Surgery between 2008 and 2015; 12 patients whose pathology result could not clearly identify a parathyroid carcinoma and could differentiate a carcinoma from an adenoma were examined retrospectively.
RESULTS: Of the patients; 5 (41,6%) were observed to be male and 7 (58,4%) were observed to be female. Mean age was 54,5 (±8,40) and the age range was between 41 and 68. Mean preoperative calcium value was 12,3(±1,33) mg/dL and the range was between 10,9 and 15,3. The pathology results were as “a parathyroid carcinoma” in 4 patients, “a parathyroid neoplasm” in 4 patients, “a parathyroid neoplasm with undetermined malignant potential” in 3 patients and “malignancy could not be discarded” in 1 patient. Mean follow-up duration of the patients was 61,8 months (±17,05) and the range was between 35 and 96 months. 1 patient received chemotherapy and the same patient died on the month 55 during follow-ups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In those with severe preoperative hypocalcemia symptoms, those with a calcium value higher than 14mg/dL, in cases when parathormone level is significantly higher and in cases when parathyroid gland is palpated, parathyroid carcinomas are suspected. For treatment of a parathyroid carcinoma, neck exploration, en-bloc removal of the tumor and ipsilateral lobectomy of thyroid are required. If pathology results are suspicious in regard to malignancy, and then the patient is closely followed-up.

7.
Mesane Tümörlerinde Re-Transüretral Rezeksiyonun Başarısını ve Rezidüel Tümör Saptanmasını Etkileyen Faktörler
To Evaluate the Success of re-TUR Operation in Bladder Tumor Patients and to Evaluate the Factors Affecting the Determination of Residual Bladder Tumor.
Serdar Toksöz
doi: 10.5505/aot.2019.44712  Sayfalar 43 - 47
GİRİŞ ve AMAÇ: Mesane tümörü hastalarında re-Transüretral rezeksiyon operasyonun başarısını ve rezidüel mesane tümörü saptamayı etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi hedeflendi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2008 - Temmuz 2018 tarihleri arasında mesane tümörü nedeni ile hastanemiz üroloji kliniğinde multipl tümör, yüksek dereceli tümör, T1 tümörleri, tamamıyla rezeke edilememiş tümörler ve patoloji örneklerinde kas dokusu tanımlanamaması gibi nedenlerden dolayı 2-6 hafta içinde re-TUR yapılan 94 hasta retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: İlk TUR’da T1 evre mesane tümörü, yüksek dereceli ve 30mm’den büyük tümörü olan olgularda re-TUR da rezidüel tümör dokusu saptanma oranı istatistiksel olarak anlamlı tespit edildi (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Re-TUR; ek patoloji bilgisi ile yeni veya doğrulanmış evreleme imkanı sağlar, iyileştirilmiş sonuçlarla tedavi planını değiştirebilir, rezidü tümörleri ortadan kaldırma imkanı sağlar, intravezikal tedaviye yanıtı kolaylaştırır, değerli prognostik bilgiler ve önemli derecede sağkalım oranı sağlar.
INTRODUCTION: To evaluate the success of re-TUR operation in bladder tumor patients and to evaluate the factors affecting the determination of residual bladder tumor.
METHODS: Between January 2008 and July 2018, the cause of bladder tumor was defined as re-TUR within 2-6 weeks due to multiple tumor, high grade tumors, T1 tumors, totally unresectable tumors in the urology clinic of our hospital, 94 patients were evaluated retrospectively.
RESULTS: In cases with T1 stage bladder tumors, high grade tumors larger than 30mm after the first TUR, the rate of detection of residual tumor tissue in re-TUR was statistically significant (p <0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Re-TUR; provide new or verified staging with additional pathology information, change the treatment plan with improved outcomes, enable the removal of residual tumors, facilitate intravesical care response, provide valuable prognostic information and a significant survival rate.

8.
Türkiyede gastrointestinalsistem kanseri olan hastalarda evde sağlık hizmetlerinin gelişimi
Process of home health services provided to patients with gastrointestinal cancers in Turkey
Fatih Göksel, Lütfi Doğan
doi: 10.5505/aot.2019.02411  Sayfalar 48 - 52
GİRİŞ ve AMAÇ: Kanser tedavisindeki gelişmeler ve yenilikler sayesinde hemen hemen tüm kanser türlerinde sağkalımda artışlar dikkat çekmektedir. Metastatik hastalarda dahi uzun sağkalım süreleri olanaklı hale gelmiştir. Sonuç olarak karşımıza uzun süredir değişik evrelerde kanser tanısı ile yaşamını sürdürmüş ancak sürekli sağlık hizmetine ihtiyaç duyan bir hasta grubu çıkmaktadır. Bu çalışma ülkemizde gastrointestinal sistem malignitesi tanılı hastalara sunulan Evde Sağlık Hizmetleri (ESH)’nin ülkemizdeki faaliyet sürecinin değerlendirilmesi amacı ile planlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2011-2017 yılları arasında ösafagus, mide, ince barsak, kolon, rektum, karaciğer, pankreas ve safra yolu malign neoplazmı tanısı almış hastalara sunulan ESH kapsamında ulaşılan hasta, yapılan vizit sayıları ve hizmet sunan ekip sayıları değerlendirildi.
BULGULAR: Nörolojik ve psikiyatrik hastalıklar, kardiyovasküler hastalıklar ve ortopedik hastalıklardan sonra kanser hastaları ESH’ni en sık alan 4. grup hastalığı oluşturmaktadır. Türkiyede 2011 yılında, toplam 593 hizmet ekibi ile başlayan ESH’inde, 2017 yılına gelindiğinde ekip sayısının 662’ye yükseldiği görülmektedir. 2011 yılında toplam yapılan vizit sayısı 344.014 iken 2017 yılında bu rakam 10.917.965 olarak gerçekleşmiştir. 2011 yılında 7278 vizit, kanserli hastalar için yapılmış iken 2017 yılında bu rakam 74.261 dir. Toplam GIS maligniteli hasta vizit sayısı 7 yıl içerisinde 89.389 olarak gerçekleşmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: GIS malignitesi olan hastalara verilen evde bakım vizitlerinin sayılarının, malignitelerin insidansı ile doğru orantılı olduğu görülmektedir. Buna göre kolon, mide ve pankreas kanserli hastalar en çok vizit yapılan hastalardır. ESH kapsamında vizit sunulan hasta sayısının yıllar içerisinde kademeli bir artış gösterdiği görülmektedir. ESH’nin bakanlık politikası haline getirilmesi, ekip sayılarının arttırılarak hizmete ulaşmanın kolaylaşması ve gerek sağlık profesyonelleri, gerekse hasta ve yakınları tarafından farkındalığın artmış olması bu artışın temel sebepleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
INTRODUCTION: Improvements and innovation in cancer treatment led to prolongation of survival in almost every cancer type. Longer survival of even patients with metastasis has become possible. As a result, there is an increasing number of patients who have survived with the diagnosis of cancer in different stages in need of continuous health support. This is study is designed to evaluate the process of Home Health Services (HHS) provided to patients with gastrointestinal cancers in our country.
METHODS: Patients with a diagnosis of esophageal, gastric, small intestine, colon, rectum, hepatic, pancreatic or bile duct malignancy between 2011 and 2017 were reviewed for HHS coverage, home visit frequency and HHS-providing medical staff.
RESULTS: Cancer patients are the fourth, after patients with neuropsychiatric disorders, cardiovascular diseases, and orthopedic disorders, that receive HHS support. HHS has started in 2011 with 593 teams in Turkey. The number of teams providing HHS increased to 662 by the end of the year 2017. Total home-visits have dramatically risen from 344,014 to 10,917,965 during a 7-year period. Home-visits to cancer patients have also increased from 7,278 in 2011 to 74,261 in 2017. A total of 89,389 home-visits were made to patients with gastrointestinal cancers.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The number of home-visits to patients with gastrointestinal cancers had increased as the incidence of these diseases increased. Data show that colon, gastric and pancreatic cancer patients were among the most visited patients. The number of home-visits by HHS departments showed a steady increase in years. The main reasons for this increase are that the HHS has become a ministerial policy, the number of teams has increased and the access to service has been facilitated and the health professionals and the patients and their relatives had increased awareness.

9.
Çocuk Hematoloji Kliniği’nde İzlenen Hastalarda Tamamlayıcı ve Geleneksel Tıp Ürünü Olarak Besin Desteği veya Bitkisel Tedavilerin Kullanımı
Use of Herbs or Nutrient Supplements as a Complementary and Traditional Medicine Product in Pediatric Hematology Patients
Turan Bayhan, Mualla Çetin, Fatma Gümrük, Özlem Şatırer, Pınar Kahyaoğlu, Şule Ünal
doi: 10.5505/aot.2019.16362  Sayfalar 53 - 57
GİRİŞ ve AMAÇ: Tamamlatıcı ve geleneksel tıp (TGT) ürünleri, çocukluk çağı döneminde birçok kronik hastalıkta modern tedavinin yanında aileler tarafından kullanılabilmektedir. Özellikle beslenme ürünleri ve bitkisel tedaviler TGT uygulamaları içinde sık kullanılan, yan etki ve ilaç etkileşimi gelişme riski yüksek olanlardır. Çalışmamızda çocukluk çağı yaş grubu hematoloji hastalarında beslenme ürünleri ve bitkisel tedavi kullanım sıklığı ve ilişkili faktörleri incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çocuk Hematoloji Kliniği’nde takip edilen hematolojik kanser veya kronik hematolojik hastalığı olan 1 – 20 yaş arası 138 hastanın ebeveynlerinden çalışma anketlerini doldurmaları istendi.
BULGULAR: Yaş ortancası 9 (1 – 20) yıl olan hastaların 91’i (%65,9) maliyn, 47’si (%34,1) beniyn bir tanıyla izlenmekteydi. Yetmiş bir (%51,4) hasta en az bir TGT beslenme ürünü kullanırken 67 (%48,6) hasta böyle bir ürün hiç kullanmamıştı. Hastaların 47’si sadece bir ürün, 20’si iki ve dördü üç ürün kullanmıştı. Toplamda 21 çeşit ürün kullanıldığı öğrenildi. En sık kullanılan beş ürün; keçiboynuzu pekmezi (39 hasta), arı sütü (13 hasta), üzüm çekirdeği ekstresi (9 hasta), üzüm pekmezi (7 hasta) ve polendi (6 hasta). Yirmi yedi hastada (%38) ürünlerin doktorlarının bilgisi dışında kullandığı öğrenildi. Hasta tanılarının beniyn veya maliyn olasına göre beslenme ürünü kullanımı karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı şekilde maliyn tanılı hastalarda beniynlere göre kullanımın daha fazla olduğu görüldü (sırasıyla; %61,5, %31,9, p; 0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocukluk çağında hematoloji hastaları arasında özellikle maliyn bir tanıya sahip olanlarda bitkisel tedavi ve beslenme desteği kullanımı sıktır ve bir kısmından hastaların sorumlu doktorlarının da haberi yoktur. Hastaların kliniklerde takiplerinde bu tür destekler alıp almadıklarının rutinde sorulmalı, hastaların kullandıkları ürünler hakkında önyargıdan uzak rasyonel öneriler verilmelidir.
INTRODUCTION: Complementary and traditional medicine (CTM) has been used in many chronic diseases during childhood by parents. Herbal medicines and nutrient supplements are the most common used CTM therapies, besides they have increased risk of side effects and drug interaction. In our study, we aimed to investigate frequency of herbal medicine and nutrient supplement usage and associated factors in pediatric patients with hematological diseases.
METHODS: Parents of 138 children with a hematological cancer or chronic hematological disease who were between 1 – 20 years of age filled the study questionnaire
RESULTS: Median age of patients were 9 (1 – 20) years, 91 (65.9%) of patients were with malign and 47 (34.1%) of patients were with benign diseases. Seventy one (51.4%) of patients have used minimum one CTM nutrient supplement or herbal medicine. Forty seven patients used only one product, 20 patients used two products and four of the patients used three products. Totally 21 kinds of CTM therapies have been used. Most commonly used five herbal medicine and nutrients supplements were; carob molasses (39 patients), gelee royale (13 patients), grape seed extract (9 patients), grape molasses (7 patients), and pollen (6 patients). Twenty seven (38%) of patients used products without permission of their doctors. When we compared frequency of CTM nutrient support or herbal medicine usage in patients with malign and benign diseases, statistically significantly patients with malign diseases have tendency to utilize these products (61.5%, 31.9%, p; 0.001, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Herbal medicine and nutrient support usage is common in pediatric patients with hematological diseases, especially if patients have malign diseases. Some of the patients have been using these products without permission of their responsible doctors. During follow-up of patients with hematological diseases doctors should ask patients if they use CTM therapies, and should give rational advices without prejudice about CTM therapies.

10.
CyberKnife stereotaktik radyocerrahi- radyoterapi ile tedavi edilen Vestibuler Schwannoma hastalarının klinik, radyolojik ve toksisite açısından değerlendirilmesi
Clinical, radiological and toxicity evaluation of Vestibular Schwannoma patients treated with Cyberknife® stereotactic radiosurgery-radiotherapy
Gonca Altınışık İnan, Süheyla Aytaç Arslan, Ebru Karakaya, Yıldız Güney
doi: 10.5505/aot.2019.88700  Sayfalar 58 - 63
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada amaç CyberKnife stereotaktik radyocerrahi-radyoterapi uygulanan vestibuler schwannom hastalarının klinik, radyolojik ve toksisite verilerinin sunulmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, Dr. Abdurrahman Yurtaslan Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Kliniği’nde Haziran 2009 - Eylül 2014 tarihleri arasında vestibuler schwannom tanısı ile CyberKnife® (Accuray, Sunnyvale) cihazında stereotaktik radyocerrahi ve stereotaktik radyoterapi uygulanan hastaların klinik ve radyolojik değerlendirmeleri bununla birlikte tedavi öncesi ve son kontrollerine ait işitme değerlendirmesi (Gardner-Robertson skalası), 7. kranial sinir motor fonksiyon değerlendirmesi (House-Brackmann skalası), 5. kranial sinir duyu muaynesi sonuçları ile toksisite değerlendirmesi yapılmıştır.
BULGULAR: Lokal kontrol, radyolojik stabil veya regresif hastalık olarak tanımlandı ve tüm hastaların son kontrollerinde %100 olarak saptandı. GRS ve HB skoru tedavi öncesi değerleri tedavi sonrası değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı farklı bulunmuştur (p= 0,042 ve p= 0,046).Trigeminal toksisite %7 oranında saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmada lokal kontrol oranları literatür ile benzerlik göstermekle birlikte trigeminal toksisite oranı yüksek bulunmuştur. Doz ve fraksiyon şemalarının optimizasyonu için prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
INTRODUCTION: The current study was done by means of clinical and radiological evaluations of vestibular schwannoma patients who treated with stereotactic radiosurgery or stereotactic radiotherapy using Cyberknife® (Accuray, Sunnywhale, USA).
METHODS: Between June 2009 and September 2014,30 vestibular schwannoma patients were treated in Dr. AY. Ankara Oncology Training and Research Hospital, Department of Radiation Oncology. The patients were assessed before and after radiotherapy retrospectively, for hearing capacity (via Gardner-RobertsonScale), motor function of cranial nerve 7. (via House-Brackmannscale),the sensorial function of cranial nerve 5.
RESULTS: Local control was defined as radiologically stable or regressive disease and achieved for all of the patients at the last control (%100). Preradiotherapy mean values of GRS and HB scores were both statistically different from post radiotherapy mean values (p=0,042 and p=0,046, respectively). Trigeminal toxicity was determined as 7%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: When the study results were interpreted, while the local control results were found similar with the literature, trigeminal nerve toxicity values were higher than the reported results. Prospective studies are needed to optimize dose and fraction schedules.

11.
Hepatosellüler Kanserli Hastaların Demografik ve Laboratuar Verilerinin Retrospektiz Analizi: Tek Merkez Deneyimi
Retrospective Analysis of Demographic and Laboratory Data of Patients with Hepatocellular Carcinoma: Single Center Experience
Murat Bardakçı, Yakup Ergün, Kendal Yalçın
doi: 10.5505/aot.2019.69672  Sayfalar 64 - 72
GİRİŞ ve AMAÇ: Hepatosellüler kanser (HSK) sıklıkla kronik karaciğer hastalığı ve siroz zemininde gelişen agresif bir tümördür. Bölgemizde farklı etyolojilere bağlı olarak gelişen hepatosellüler kanserin epidemiyolojik, klinik ve tümör özelliklerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2000-2015 yılları arasında hastanemiz gastroenteroloji bölümüne başvuran 18 yaş ve üstü, uluslararası kabul görmüş histolojik veya non-invazif kriterlere göre (EASL, AASLD) HSK tanısı olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya 377 hasta alınmış olup demografik, klinik ve laboratuar verileri retrospektif analiz edildi. Hastalar etyolojik nedenlerine göre gruplandırıldı.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 58.70±12.50 yıl olup, %82.2'si erkekti. Hastaların büyük çoğunluğu şehir merkezinde yaşamakta olup, %67.6'sının eğitim seviyesi ilkokul veya daha düşük seviyedeydi. Hastaların %87'sinde HSK’nın siroz zemininde geliştiği görüldü. Etiyolojik nedenlere baktığımızda ise hastaların %57.8’i HBV’ye, % 15.6’sı HDV’ye, % 8.2’si HCV’ye, % 18.3’ü non-viral nedenlere bağlı geliştiği görüldü. Viral etiyolojilere bağlı HSK gelişen hastalarda ortalama enfeksiyon süresi 9.38±9.08 yıl olup, % 23.6’sı antiviral tedavi almaktaydı. Hastaların %72'sinin Child-Pugh skoru B ve C olarak değerlendirildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Viral hepatitler, HSK gelişiminde en önemli risk faktörü olup, HSK sıklıkla siroz zemininde gelişmektedir. Bu nedenle kronik viral hepatitli ve siroz hastalarının takip ve taraması büyük önem taşımaktadır. Bölgemizde HSK’lı hastaların anti-viral tedavi kullanma oranlarının düşüklüğü ve yüksek Child-Pugh skoru ile başvurmaları bu konunun hala önemini koruyan ciddi bir sağlık problemi olduğunu göstermektedir. Viral hepatitler ile ilgili farkındalığın arttırılması, aşı programlarına hastaların teşviki ile HSK prevalansının azaltılacağı aşikar olup, siroz gelişen hastalarda da düzenli takip programlarıyla daha erken evrede HSK tanısı konup daha efektif tedavi seçenekleriyle uzun süreli sağ kalım elde edilecektir.
INTRODUCTION: Hepatocellular carcinoma (HCC) is an aggressive tumor that frequently occurs in the setting of chronic liver disease and cirrhosis. In this study, we aim to evaluate the etiologic factors associated with Hepatocellular carcinoma and their role on the clinical outcome and prognosis of the disease.
METHODS: A total of 377 patients were included in the study. Patient files were retrospectively analyzed. HCC was diagnosed based on radiologic, histologic, clinical and laboratory findings. Patients were grouped according to etiology.
RESULTS: The mean age of the patients was 58.70±2.50 years and 82.2% of them were male. The vast majority of the patients were living in the city center, and 67.6% of them had primary education or lower education level. It was seen that HCC developed in cirrhosis base in 87% of the patients. When we looked at the etiologic factors, 57.8% of the patients were found to develop due to HBV, 15.6% to HDV, 8.2% to HCV and 18.3% to non-viral causes. The mean duration of infection was 9.38±9.08 years and 23.6% were taking antiviral treatment in patients with HSC due to viral etiology.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Viral hepatitis is the most important risk factor for the development of HCC, and HCC often develops on the basis of cirrhosis. Therefore, the follow up and treatment of patients with chronic viral hepatitis and cirrhosis is of great importance. Patients with HCC in our region with low rates of anti-viral treatment and high Child-Pugh score suggest that this is still a serious health problem that is still important. Increased awareness of viral hepatitis is evident when the incidence of HCC is reduced by vaccination programs, and patients with cirrhosis will be diagnosed with HCC at an earlier stage with regular follow-up programs and will have a long-term survival benefit with more effective treatment options.

12.
Onkoloji hastanesi postanestezik bakım ünitesinde anestezi sonrası komplikasyonların değerlendirilmesi
Assessment of complications after anesthesia in the postanesthetic care unit of the oncology hospital
Selma Ölmez, Menşure Kaya, Dilek Kalaycı, Seda Yılmaz, Erdal Eskiçırak, Süheyla Ünver
doi: 10.5505/aot.2019.49344  Sayfalar 73 - 85
GİRİŞ ve AMAÇ: Postoperatif komplikasyonlarla hızlı ve etkin mücadele etmek için cerrahi girişime özgü olan ve olmayan komplikasyonların bilinmesi ve bunlara yönelik önlemlerin alınması gerekir. Bu çalışmada amacımız postanestezik bakım ünitesinde (PABÜ) en sık karşılaşılan postoperatif komplikasyonları ve prediktif faktörleri belirlemekti.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Elektif şartlarda operasyona alınan, 18-70 yaş arası 1000 hasta çalışmaya alındı. Hastalar ilk 24 saat boyunca kardiyovasküler, solunum, nöromüsküler, gastrointestinal, nörolojik ve diğer komplikasyonlar için izlendi. Hastaların yaş, cinsiyet, ASA skorları, preoperatif risk faktörleri, operasyon süresi, anestezi yöntemleri, postoperatif ağrı skorları ve postanestezik bakım ünitesinde kalış süreleri kayıt edildi.
BULGULAR: Postoperatif en sık kardiyovasküler sisteme ait komplikasyonlar (%24) ve gastrointestinal sistem komplikasyonları (%14) gözlendi. Kombine spinal epidural anestezi uygulanan hastalarda hipotansiyon ve taşikardi sıklığı ve spinal anestezi sonrası bradikardi görülme sıklığı daha yüksek bulundu. (p<0,05). Preoperatif hipertansiyon mevcut olan hastalarda postoperatif hipertansiyon gelişme insidansının 3,6 kat daha fazla olduğu görüldü (p=0,001). Bulantı, genel anestezi alan hastalarda yüksek orandaydı (% 19,8). Uzun operasyon süresinin postoperatif bradikardi, taşikardi ve aritmi insidansını etkilediği saptandı (p<0,05). Yüksek ASA skoru ile kardiyovasküler ve solunum sistemi komplikasyonları arasında pozitif korelasyon mevcuttu.Yaş, ASA skoru, preoperatif sistemik hastalık varlığı ve operasyon süresinin PABܒde kalma süresi etkileyen faktörler olduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda, en sık karşılaşılan postoperatif komplikasyonun kardiyovasküler sistem ait komplikasyonlar olduğu saptandı. Ağrı ve bulantı-kusma insidansının literatüre benzer şekilde yüksek oranda olduğu görüldü. Kardiyovasküler ve solunum komplikasyonlarının PABܒde kalma süresini uzattığı saptandı. Yaş, eşlik eden komorbiditelerin varlığı ve ASA skorlaması olası komplikasyonların belirleyicileri olarak bulundu. Bu risk faktörlerinin varlığı hem anestezi hem cerrahi ekip için uyarıcı olmalıdır.
INTRODUCTION: In order to fight postoperative complications quickly and effectively, it is necessary to know the complications that are specific or not specific to the surgical procedure and to take precautions against them. Our aim in this study was to determine the most common postoperative complications and predictive factors in the postanesthetic care unit (PACU).
METHODS: A total of 1000 patients between 18-70 years of age undergoing elective surgery were included in the study. Patients were monitored for cardiovascular, respiratory, neuromuscular, gastrointestinal, neurologic and other complications during the first 24 hours of the operation. Patients' age, gender, ASA scores, preoperative risk factors, duration of operation, anesthesia methods, postoperative pain scores and duration of stay in the postanesthetic care unit were recorded.
RESULTS: Postoperative cardiovascular complications (24%) and gastrointestinal system complications (14%) were observed most frequently. The incidence of hypotension and tachycardia in patients undergoing combined spinal epidural anaesthesia and the incidence of bradycardia after spinal anesthesia was higher (p <0,05). The incidence of postoperative hypertension development was 3,6 times higher in patients with preoperative hypertension (p = 0.001). Nausea was higher in patients receiving general anesthesia (19,8%). It was found that the long operation time effected postoperative bradycardia, tachycardia and arrhythmia incidence (p <0,05). There was a positive correlation between high ASA scores and cardiovascular and respiratory complications.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, the most common postoperative complications were cardiovascular system complications. It was seen that the incidence of pain and nausea-vomiting was similarly high in the literature. It was found that the cardiovascular and respiratory complications extended the duration of stay in PACU. Age, presence of accompanying comorbidities, and ASA scoring were found to be determinants of possible complications. The presence of these risk factors should be stimulating for both the anesthesia and the surgical team.

13.
İç Kulak Anomalilerinin Saptanması ve Sınıflandırılmasında Radyolojik Ölçüm Tekniğinin Önemi
The Importance of Radiological Measurements at Determination and Classification of Inner Ear Anomalies
Özlem Demircioğlu, Erkin Arıbal, Sanem Koruyucu, Ali Özdek, Baki Hekimoğlu
doi: 10.5505/aot.2018.04900  Sayfalar 86 - 92
GİRİŞ ve AMAÇ: Sensori-nöral işitme kaybı (SNİK) olan hastalarda şiddetli iç kulak malformasyonlarının saptanma oranı, yüksek çüzünürlüklü temporal kemik bilgisayarlı tomografisi (TKBT) vizüel değerlendirmesine ayrıntılı ölçüm teknikleri eklenmesi ile arttırılabilir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 2008-2010 yılları arasında TKBT çekilen 48 hasta dahil edilmiştir. Bunların 24'ü SNİK dışı otolojik problemler ile başvurmuşken diğerlerinde konjenital SNİK bulunmaktadır. 4 sıralı multidedektör BT ile 1,2 mm kesit kalınlığında aksiyel görüntüler alınmıştır. Rekonstrükte edilen koronal görüntüler 0,6 mm kesit kalınlığında oluşturulmuştur. Tüm iç kulak yapılarının sayısal ölçümleri ve vizüel değerlendirmeleri yapılarak SNİK bulunan ve bulunmayan gruplar arasında karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: SNİK bulunan hastalarda TKBT' nin sadece vizüel yöntemlerle incelenmesinde 7 hastada anomali saptanmıştır. Buna rağmen ölçüm yönteminin elenmesi ile 24 hastanın 15'inde anomali saptanmıştır. Bu anomaliler; 3 kohlear hipoplazi, 3 kohlear hiperplazi, 5 lateral semi-sirküler kanal hiperplazisi, bir superior semi-sirküler kanal displazisi, bir posterior semi-sirküler kanal displazisi, beş vestibüler hiperplazi, 5 bitişik internal akustik kanal olarak görülmektedir. Vizüel değerlendirmeye göre sayısal değerlendirmede 8 hastada daha anomali saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: TKBT'de vizüel değerlendirmeye sayısal ölçüm tekniğinin eklenmesi SNİK olan hastalarda anomali saptama oranını arttırmaktadır.
INTRODUCTION: The detection rate of moderate inner ear malformations in patients with sensori neural hearing loss (SNHL), can be increased with detailed measurement techniques of high definition temporal bone computed tomography (TBCT), in addition to visual evaluation.
METHODS: Fourtyeight patients who had TBCT between 2008-2010 were included in our study. Twenty-four of these had otological problems without SNHL while the others had congenital SNHL. Axial images were taken with 1,2mm slice thickness with four sequential multidetector CT. Reconstructed coronal images were obtained with 0,6mm slice thickness. The quantitative measurements and visual evaluation of inner ear structures were made and compared between the groups with and without SNHL.
RESULTS: Anomalies were detected in 7 patients with only visual evaluating of the TBCT of SNHL patients. Whereas 15 of 24 patients showed inner ear abnormalities with measurement correlations. These anomalies were; three cochlear hypoplasia, three cochlear hyperplasia, five Lateral Semi-circular Channel hyperplasia, one Superior Semi-circular Channel displasia, one Posterior Semi-circular Channel displasia, five vestibuler hypoplasia, two vestibuler hyperplasia, five narrow internal acustic channel in 15 patients. Quantitative evaluation detected more anomalies in eight patients when compared to visuel inspection.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Quantitative measuremet techniques when added to visual evaluation of TBCT in patients with SNHL increased the detection rate of anomalies.

14.
Osteolitik kemik metastazlarında farklı radyoterapi doz-fraksiyon şemaları sonrasında radyoterapiye yanıtın sübjektif ve objektif değerlendirmesi
Subjective and objective evaluation of response to radiotherapy after different radiotherapy dose - fraction schemes in osteolytic bone metastases
Fatih Göksel, Müge Akmansu
doi: 10.5505/aot.2019.56833  Sayfalar 93 - 102
GİRİŞ ve AMAÇ: Osteolitik kemik metastazlı otuzdört hasta iki farklı 10fr×3 Gy ve 5fr×4 Gy’lik doz-fraksiyon şeması sonrası, tedavi cevabı yönünden kemik mineral dansitesi ve ağrı yanıtı yönünden değerlendirmek için çalışmaya alındı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastaların 18’i 10fr×3 Gy’lik ve 16’sı 5fr×4 Gy’lik radyoterapi tedavi kollarına alınmıştır. Palyatif ağrı tedavisi etkinliğinin değerlendirilmesinde hastanın kendi değerlendirmesi esas alınılarak; 1. gün‘den 15. güne kadar günlük, son olarak 45. gün olmak üzere VAS ağrı skalası yönünden değerlendirildi. BMD tedavi öncesi ve tedaviden sonraki 6. ay olmak üzere DXA (dual enerji X-ray absopsiyometri) ile iki kez ölçüldü.
BULGULAR: Ağrının cevabında iki farklı doz-fraksiyon şemasında da zamanla istatistiksel anlamlı azalma olmasına rağmen, iki grup arasında istatistiksel bir fark bulunamadı (p=0,387). 10fr×3 Gy’lik doz-fraksiyon şemasında osteolitik alanlarda BMD’de ortalama %23,4’lük istatistiksel olarak anlamlı bir artış görülürken (p<0,0001), 5fr×4 Gy’lik doz-fraksiyon şemasında da BMD’de ortalama %19,9’lik anlamlı bir artış tespit edildi (p<0,0001). İki farklı doz-fraksiyon şeması arasında tedavi cevabı yönünden BMD’de istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,605).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Osteolitik kemik metastazlarında iki farklı 10fr×3 Gy ve 5fr×4 Gy’lik doz-fraksiyon şeması sonrası ağrı cevabı ve BMD yönünden birbirine üstünlükleri bulunmamıştır. Kemik mineral dansitometre ölçümleri, radyoterapi tedavi cevabını bölgesel olarak daha hassas ve objektif olarak gösterebilmektedir.
INTRODUCTION: Thirty - four patients with osteolytic bone metastasis were included in the study to evaluate bone mineral density and pain response in terms of treatment response after two different 10fr × 3 Gy and 5fr × 4 Gy dose-fraction schemes.
METHODS: 18 of the patients have taken 10fr×3 Gy and 16 of them have taken 5fr×4 Gy radiotherapy treatment. Having taken the patient’s self evaluation as basis in the pain tratment efficiency; the pain intensity is evaluated with respect to VAS pain scale from 1st day to 15 day daily, and finally at 45th day. BMD is measured with DXA (dual energy X-ray absorptiometry) two times; before treatment and after 6 months.
RESULTS: Even though there is a significant statistical decrease in the two different dose-fraction treatment with respect to time, no difference is found between the two groups (p=0.387). It is evaluated that BMD has a 23.4% increase in the 10fr×3Gy dose-fraction treatment group (p<0.0001); where it has a 19.9% increase in the 5fr×4 Gy dose-fraction treatment group (p<0.0001). There is not a significant difference with respect to treatment response between the two dose-fraction treatment groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: No predominance is found with respect to pain response and BMD between 10fr×3 Gy and 5fr×4 Gy dose-fraction treatment groups. Bone mineral density measurements locally indicates radiotherapy response more precisely.

15.
Akciğer Kanseri Tanılı Hastalarda Koagülasyon Test Değerlerinin Tanı Anındaki Evreyle İlişkisi
The Relationship Between Coagulation Tests and Stage in Lung Cancer Patients.
Sema Yılmaz Rakıcı, Ozlem Terzi
doi: 10.5505/aot.2019.48343  Sayfalar 103 - 111
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada akciğer kanserli hastalarda koagulasyon testlerindeki değişikliklerin sağkalım ve uzak organ metastazı üzerine etkisi araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız, hastanemiz radyasyon onkolojisi kliniğine başvuran primer akciğer kanseri tanısı almış hastaların verileri retrospektif değerlendirilerek yapıldı. Yaș, cinsiyet, histopatolojik tanı, metastaz durumu ile koagulasyon test değerleri ve yaşam süresi arasında ilişki analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 342 hasta dahil edildi. Hastaların %18.4’ü küçük hücreli akciğer kanseri (KHAK) iken %81.6 küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHAK) tanısına sahipti. KHDAK’li hastalarda en sık görülen histopatolojik alt tip Adenokarsinom (%45.0) idi. Tüm hastalar için uzak organ metastaz oranlarına bakıldığında hastaların %44.4’ünde uzak organ metastazı yokken, %55.6’sında uzak organ metastazı vardı. KHAK’li hastaların %65.1’i, KHDAK’lı hastaların ise %53.4’ü uzak organ metastazı olan ileri evre olgulardı. Hastaların %18.4’ünde beyin metastazı varken, %81.6’sında ise beyin metastazı yoktu. Koagulasyon testlerinden APTT, PT, INR, %PT ve fibrinojen değerlerinin beyin metastazı durumu ve sağkalım üzerine istatistiksel anlamlı etkisi saptanmadı (p>0.05). Ancak beyin metastazı olanlarda, olmayanlarla karşılaştırıldığında INR ve %PT değerlerinde istatiksel olarak anlamlılığa yakın oranda artış tespit edildi (sırasıyla p=0.068, p=0.059).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Akciğer kanseri olgularında koagulasyon testlerindeki uzama ile kan beyin bariyerinin de bozulduğu hipotezi ile ilişkili olarak beyin metastazı sıklığında artış oluşabilir ancak daha fazla hasta sayısının olduğu geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: In this study, the effects of changes in coagulation tests on survival and distant organ metastasis in lung cancer patients were investigated.
METHODS: We retrospectively evaluated the data of patients who were diagnosed with primary lung cancer by our radiation oncology clinic. The relationship between age, sex, histopathological diagnosis, metastasis status and coagulation test values and lifespan were analyzed.
RESULTS: A total of 342 patients were included in the study. 18,4% of the patients had small cell lung cancer (SCLC), and 81,6% had non-small cell lung cancer (NSCLC). Adenocarcinoma (45.0%) was the most common histopathological subtype in patients with NSCLC. When distant organ metastasis rates were handled for all patients, while there weren’t distant organ metastasis in 44.4% of patients, distant organ metastasis was found out in 55.6% of the patients. 65.1% of patients with SCLC and 53.4% of patients with SCLC were in advanced stages with distant organ metastasis. 18.4% of the patients had brain metastasis, and 81.6% had no brain metastasis. There was no statistically significant effect of APTT, PT, INR, % PT which are among the coagulation tests, and fibrinogen values on brain metastasis status and survival (p> 0.05). However, in patients with brain metastases, increase in the ratio close to statistical significance the INR and% PT values was found (p = 0.068, p = 0.059, respectively) when compared to the non-men.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the case of lung cancer, an increase in the frequency of brain metastasis may be associated with the hypothesis that prolongation of the coagulation test and deterioration of the blood-brain barrier, but there is a need for extensive studies with more patients.

16.
Retrokaval Segmentin Eksizyonu Olmadan Retrokaval Üreterde Açık Cerrahi Onarım: Tek-Merkezdeki 8 Olgunun Sonucu
Open Surgical Repair of Retrocaval Ureter Without Excision of Retrocaval Segment: Results of 8 Cases in a Single-Center
Fuat Kızılay, Serdar Kalemci, Adnan Şimşir, Bülent Semerci
doi: 10.5505/aot.2019.95866  Sayfalar 112 - 120
GİRİŞ ve AMAÇ: Retrokaval üreter (RÜ), üreterin vena kavanın posteriorundan geçmesiyle karakterize, oldukça nadir görülen bir konjenital anomalidir.Retrokaval segmentin eksizyonu olmadan açık cerrahi onarım ile tedavi ettiğimiz 8 olgunun verilerini sunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2005-2018 yılları arasında kliniğimizde RÜ tanısı ile opere edilen 8 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri, peri- ve postoperatif verileri hasta dosyalarından kaydedildi ve değerlendirildi. Ayrıca hastalara uygulanan görüntüleme yöntemleri kaydedildi. Dinamik sintigrafideki T½ değerinin pre- ve postoperatif değerleri karşılaştırıldı. Tüm hastalara açık yöntemle retrokaval segmentin eksizyonu olmadan üreteroüreteral anostomoz uygulandı. İstatistiksel analiz için SPSS 22.0 kullanıldı ve p değerinin 0.05'den küçük değerleri, istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Hastaların 5'i erkek, 3'ü kadındı. Ortalama yaş 36.2 yıldı (25-48). Ortalama operasyon süresi 64 dakikaydı (58-92). Altı hastada (%75) başvuru yakınması yan ağrısıydı. Ortalama hastanede yatış süresi 2.32 gündü. Postoperatif dönemde tüm hastalara kontrol amacıyla bilgisayarlı tomografi-ürografi ve nükleer tıp çalışması ile dinamik ve statik renal sintigrafi uygulandı. Hastaların preoperatif ve postoperatif statik sintigrafileri arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki yoktu (p=0.741) ancak, dinamik renal sintigrafi farklılığı anlamlıydı (preoperatif ortalama T½ değeri 25.7 dk, postoperatif ortalama T½ değeri ise 14.4 dk, p=0.016).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Retrokaval segmentte eksizyon yapılmaksızın retrokaval üretere uygulanan re-anostomoz, minimal postoperatif morbidite, kısa hastanede kalış süresi ile başarılı sonuçlar sağlamaktadır.
INTRODUCTION: Retrocaval ureter (RU) is a rare congenital anomaly characterized by the passage of the ureter through the posterior of the vena cava. We aimed to present the data of 8 cases treated with open surgical repair without excision of the retrocaval segment.
METHODS: Eight patients who were operated with the diagnosis of RU in our clinic between 2005-2018 were included in the study. Demographic data, peri- and postoperative data of the patients were recorded and evaluated. In addition, imaging modalities were recorded. Pre- and postoperative values of T½ values in dynamic scintigraphy were compared. All patients underwent open ureterouretereral anostomosis without excision of the retrocaval segment. SPSS 22.0 was used for statistical analysis and p values less than 0.05 were considered statistically significant.
RESULTS: Five patients were male and 3 were female. The mean age was 36.2 years (25-48). The mean operation time was 64 minutes (58-92). Six patients (75%) presented with flank pain. The mean hospitalization duration was 2.32 days. In the postoperative period, all patients underwent computed tomography-urography and dynamic and static renal scintigraphy with nuclear medicine study. There was no statistically significant difference between preoperative and postoperative static scintigraphy values (p = 0.741), but dynamic renal scintigraphy difference was significant (T½ was 25.7 min. preoperatively and 14.4 min. postoperatively, p = 0.016).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Re-anostomosis performed for the retrocaval ureter without any excision of the retrocaval segment yields successful results with minimal postoperative morbidity and short hospital stay.

17.
Kemik invazyon şüphesi olan yumuşak doku sarkomu olgularına yaklaşım: 16 vaka analizi
Management of suspected cases of soft tissue sarcoma, bone invasion: 16 Case Study
Güray Toğral, Bedii Şafak Güngör
doi: 10.5505/aot.2019.09226  Sayfalar 121 - 126
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada amaç operasyon öncesi görüntüleme yöntemleri ile kemik invazyonu şüphesi olan yumuşak doku sarkomu (YDS) olgularının cerrahi tedavilerinin nasıl planlanması gerektiği ve klinik sonuçlara etkinliğinin araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemizde 2005-2015 yılları arasında ameliyat ettiğimiz 96 YDS olgusu retrospektif olarak incelendi. Radyolojik görüntülemeler sonrası kemik invazyonu şüphesiyle, 16 hasta çalışmaya dahil edildi. Ortalama yaş 56(18-81) idi. Bu olgulardan; 8 tanesi proksimal femur, 5 tanesi distal femur, 2 tanesi proksimal humerus ve 1 tanesi proksimal tibia yerleşimli idi. Ortalama takip süresi 22 ay(7-90) dı.
BULGULAR: Histoloji 7 hastada pleomorfik sarkom, 4 hastada liposarkom, 3 hastada sinovyal sarkom, 1 er hastada alveolar soft sarkom ve maliğn periferal sinir kılıfı tümörü idi. Proksimal femur yerleşimli 8 olgudan 6’sına, 5 distal femur yerleşimli olgudan 4’üne, proksimal humerus ve tibia yerleşimli 3 hastaya kemik doku ile birlikte geniş tümör rezeksiyonu ve endoprotez ile rekonstrüksiyon yapıldı. Bu hastalardan ameliyat sonrası patoloji kayıtlarında 3 hastada tümörün kemik doku ile devamlılığının olduğu görüldü. Ortalama yaşam süresi 25(7-82) ay dı. Hastaların MSTS (Musculoskeletal Tumor Society) skorları proksimal femurda 90% (88%-94%), distal femurda 82% (70%-94%), proksimal humerusta 72 % (65%-76%) ve proksimal tibia için % 45 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ameliyat öncesi görüntüleme tetkiklerinde kemik invazyon şüphesi olan YDS olgularının cerrahi tedavisinde tümör kemik doku üzerinde serbest ve periosttan sıyrılabiliyorsa, bitişik kemik doku korunarak tümör geniş olarak eksize edilmelidir. Fakat belirgin kemik dokuda destrüksiyon yapan, medullar tutulumu olan, sert-fikse ve kemiğin yarıdan fazlasını çevrelemiş olgularda ise tümör kemik doku ile birlikte çıkarılmalı ve endoprotez ile rekonstrüksiyon yapılmalıdır.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to analyze the clinical observation and surgical results of the patients having bone invasion suspected with imaging methods invasion with preoperatively having soft tissue sarcomas.
METHODS: We evaluated the retrospective results of 96 STS(soft tissue sarcoma) patients surgically treated between 2005-2015. 16 of these cases were suspected to have bone invasion radiologically. The mean age was 56(18-81). 8 cases were located in proximal femur, 5 were in distal femur, 2 in proximal humerus and one in proximal tibia. These patients were surgically treated with wide resection and reconstruction with endoprosthesis. Mean follow up was 22 months(7-90).
RESULTS: The histological types were: pleomorphic sarcoma in 7, liposarcoma(LS) in 4, synovial sarcoma(SS) in 3 and alveolar soft part sarcoma(ASPS) and malign peripheric nerve tumor(MPNT)in 1 patients. We recorded bone invasion in 6 of 8 proximal femur, 4 in 5 distal femur and 3 proximal humerus and 3 tibia located cases. Wound problems and infection were recorded in 3 and hip dislocation was recorded in one patient. MSTS scores were 90%(88%-94%) for proximal femur, 82%(70%-94%) for distal femur, 72%(65%-76%) for proximal humerus and 45% for proximal tibia.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a conclusion; periost invasion should be examined in patients with the diagnosis of softtissue sarcoma shaving bone medullar invasion with direct roentgenograms and MRI and if no periost invasion is detected, the tumor should be wriggled from the periost and the extremity should be salvaged.

18.
Total Larenjektominin Tat ve Koku Duyularına üzerine etkisi
How does total laryngectomy affect taste and smell senses
Tuncay Tunçcan, Elif Akyol Sen, Sema Zer Toros, Ayça Ant, Arzubetül Duran
doi: 10.5505/aot.2019.04880  Sayfalar 127 - 131
GİRİŞ ve AMAÇ: Total Larenjektominin tat ve koku duyuları üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tat ve Koku duyularının değerlendirilmesi amaçlı kullandığımız testler, kolay uygulanabilir ve noninvaziv testlerdir. Koku duyusunun değerlendirilmesi CCCRC koku identifikasyon ve n-butanol eşik testi ile üç farklı konsantrasyonda ( düşük, orta, yüksek ) uygulanarak değerlendirildi. Tat testi 4 ana solüsyon ( tatlı, acı, ekşi, tuzlu) ile değerlendirildi. tat ve koku değerlendirme sonuçları istatiksel olarak analiz edildi.

BULGULAR: Total larenjektomili hastalarda koku testleri ile anosmi ve şiddetli hiposmi tespit edildi. Bu 10 bulgular bize total larenjektomide koku duyusu bozukluğu meydana geldiğini gösterdi. tat testlerinde solüsyon yoğunluğu ve tada göre farklı sonuçlar görüldü, haastalar ekşi tadı tatlı, acı ve tuzludan daha iyi algıdadı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Total larenjektomi tat ve koku duyularında azalmaya neden olabildiği gözlemlenmiştir.
INTRODUCTION: Evaluation of taste and smell senses alteration in total laryngectomy
METHODS: The materials which were used for evaluation of taste and smell senses were easily provided and the tests were non-invasive. The smell sense was evaluated by using CCCRC smell identification test and n-butanol thresold test where taste sense was evaluated by using 3 different concentrations (low-medium-high) of four main taste (sweet, bitter, sour and salty) solutions. Results of taste and smell evaluation tests were statistically analized.
RESULTS: Anosmia and severe hyposmia were evaluated in smell sense tests of total laryngectomy received patients. This finding shows the disfunction of smell sense in total laryngectomy. Different results of taste sense tests were found according to the kind and concentration of solutions; patients sensed sour solutions better than sweet, bitter and salty solutions.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Total laryngectomy can causes decrease in olfactory functions and taste functions

19.
Kırsal Bir Alandaki Demir Eksikliği Anemisi Farkındalığını Değerlendirme: Türkiye’nin Akdeniz Bölgesi Kırsal Bir Alanındaki Anketten Sonuçlar
Evaluation Of Iron Deficiency Anemia Awareness In a Rural Area: Results From a Survey In a Mediterranean Region Rural Area Of Turkey
Alparslan Merdin
doi: 10.5505/aot.2019.30306  Sayfalar 132 - 135
GİRİŞ ve AMAÇ: Aneminin bir çok etken ajanı vardır. Burada Türkiye’nin Akdeniz Bölgesi kırsal bir alanındaki insanların demir eksikliği farkındalığının ölçülmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ankete 132 insan katıldı. Katılımcıların hiçbirisi sağlık çalışanı değildi. Anket çalışması Aksu’nun kırsal bir alanında yapıldı. Aksu, Antalya İli’nin bir ilçesidir. Antalya İli ise Türkiye’nin Akdeniz Bölgesi’nde bulunmaktadır. Anket çalışmasında 7 soru soruldu.
BULGULAR: 81 (≈61 %) katılımcı vücudun demir ihtiyacının en çok kırmızı etten alınabileceğini düşünüyordu. 42 (≈32 %) katılımcı vücudun demir ihtiyacının en çok sebzelerden alınabileceğini düşünüyordu. Ve 9 (≈7 %) katılımcı vücudun demir ihtiyacının en çok meyvelerden alınabileceğini düşünüyordu. Bunun yanında, 94 (≈71 %) katılımcı demir eksikliğine bağlı kansızlık olabileceğini biliyordu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Demir eksikliği anemisi (DEA) bir halk sağlığı sorunudur. DEA hakkındaki sosyal farkındalığı bilmek, DEA’yı azaltmak için sosyal programlar yapmada yararlı olabilir. Kırsal alanlardaki insanların demirden zengin besinler tüketilmesi konusundaki farkındalığının arttırılması için sağlık organizasyonları düzenlenmelidir.
INTRODUCTION: There are many causative agents of anemia. Hereby, it is aimed to evaluate the iron deficiency awareness of the people in a rural area of Turkey’s Mediterrenean Region.
METHODS: 132 people participated in the survey. None of the participants were health workers. The survey was conducted in a rural area of Aksu. Aksu is a district of Antalya Province. And, Antalya Province is in the Turkey’s Mediterrenean Region. 7 questions were asked in the survey.
RESULTS: 81 (≈61 %) participants thought that iron requirement of the body could be obtained mostly from the red meat. 42 (≈32 %) participants thought that iron requirement of the body could be obtained mostly from the vegetables. And 9 (≈7 %) participants thought that iron requirement of the body could be obtained mostly from the fruits. Besides, 94 (≈71 %) participants knew that iron deficiency could cause anemia.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Iron deficiency anemia (IDA) is a public health problem. Knowing the social awareness about IDA may help to make social programs for reducing the iron deficiency anemia. Health organisations must be conducted to increase the awareness of people in rural areas about consuming iron rich foods.

20.
Trombosit ve eozinofil parametreleri, radikal prostatektomi sonrası erektil disfonksiyon gelişimini öngörmede belirleyici midir?
Are platelet and eosinophil parameters indicators of predicting the development of erectile dysfunction after radical prostatectomy?
İsmail Selvi, Erdem Öztürk
doi: 10.5505/aot.2019.75436  Sayfalar 136 - 143
GİRİŞ ve AMAÇ: Prostat kanseri nedeniyle yapılan radikal prostatektomi (RP) olgularında, %14-90 oranında erektil disfonksiyon (ED) gelişebilmektedir. Bu olgularda ED gelişimi, cerrahi esnasında gerçekleşen nörovasküler hasara bağlıdır. Çalışmamızda RP öncesi bakılan trombosit ve eozinofil parametrelerinin, cerrahi sonrası gelişebilecek ED’yi öngörmede prognostik bir önemi olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2010-Aralık 2016 yılları arasında RP yapılan 181 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastalarda preoperatif dönemde bakılan trombosit, ortalama trombosit hacmi (MPV), trombosit dağılım aralığı (PDW) ve eozinofil değerleri kaydedildi. Preoperatif dönemde ve postoperatif kontrollerinde uyguladığımız Uluslararası Erektil Fonksiyon İndeksi ile, hastalar ED açısından değerlendirildi. Postoperatif 12. ayda ED değerlendirilmesi yapılmış olan 150 hastadan 128’inde RP öncesinde ED’nin olmadığı belirlendi. Postoperatif dönemde ED gelişen 82 hasta Grup I’e, postoperatif ED gelişmeyen 46 hasta ise Grup II’ye dahil edildi.
BULGULAR: Yaş (p=0.281) ve vücut kitle indeksi (p=0.851) açısından gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Grup I’de preoperatif dönemde bakılan ortalama trombosit sayısı (292.18±51.62 vs. 240.15±46.25, p<0.001), ortalama MPV değeri (8.77±1.24 vs. 6.17±0.87, p<0.001) ve ortalama eozinofil sayısı (0.57±0.16 vs. 0.47±0.10, p<0.001) daha yüksek bulunurken; ortalama PDW değeri (16.21±1.84 vs.16.75±1.77, p=0.110) açısından farklılık izlenmedi. ROC analizine göre, trombosit, MPV ve eozinofil için kestirim değerleri sırasıyla 242 (AUC: 0.783, p<0.001), 7.24 (AUC: 0.951, p<0.001) ve 0.5 (AUC: 0.675, p=0.001) olarak hesaplandı.Çok değişkenli analizde, RP sonrası ED’yi öngörmede MPV ve eozinofil daha önemli bağımsız prediktif faktörler olarak gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: RP öncesi bakılan trombosit, MPV ve eozinofil değerlerinin prostatektomi sonrası gelişebilecek ED’yi öngörmede bağımsız prediktif faktörler olduğu görülmektedir. Bu parametreleri kullanarak, postoperatif daha erken dönemde penil rehabilitasyon uygulanması gerekecek hastaların belirlenebileceğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Erectile dysfunction(ED) may develop in 14-90% following radical prostatectomy(RP). Development of ED is due to neurovascular damage during surgery. In our study, we aimed to evaluate whether the platelet and eosinophil parameters are prognostic factors in predicting ED after prostatectomy.
METHODS: Data of 181 patients who underwent RP between January 2010 and December 2016 were analyzed retrospectively. In the preoperative period, platelet count, mean platelet volume (MPV), platelet distribution width (PDW) and eosinophil count were recorded. The patients were evaluated for ED according to the International Erectile Function Index in preoperatively and postoperatively. In the postoperative 12th month, ED was observed in 128 patients following RP. Among them, 82 patients with postoperative ED were included in Group I, and 46 patients without postoperative ED were included in Group II.
RESULTS: Age (p=0.281) and body mass index (p=0.851) had no significant difference between groups. In preoperative period, mean platelet count (292.18±51.62 vs. 240.15±46.25, p<0.001), mean MPV value (8.77±1.24 vs. 6.17±0.87, p<0.001) and mean eosinophil count (0.57±0.16 vs. 0.47±0.10, p<0.001) were higher in Group I. Mean PDW value (16.21±1.84 vs.16.75±1.77, p=0.110) had no significantly difference. According to ROC analysis, the cut-off values for platelet, MPV and eosinophil were 242 (AUC: 0.783, p<0.001), 7.24 (AUC: 0.951, p<0.001) and 0.5 (AUC: 0.675, p=0.001), respectively. In multivariate analysis, MPV and eosinophil were found to be more important independent factors in predicting ED after RP.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is shown that platelet, MPV and eosinophil are independent predictive factors in predicting ED following prostatectomy.

21.
Akut femoropopliteal bypass greft obstrüksiyonlarında endovasküler tedavi etkin bir yöntem mi?
Is endovascular therapy effective in acute femoropopliteal bypass graft failure?
SEHNAZ TEZCAN, UMUT OZYER, Funda Ulu Öztürk, Hakkı Tankut Akay, fatih boyvat
doi: 10.5505/aot.2019.03064  Sayfalar 144 - 154
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda FPBG obstrüksiyonlarında endovasküler tedavinin (EVT) etkinliğini araştırmayı amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 39'u tromboze, 18'i stenoz olmak üzere toplam 57 femoropopliteal bypass greft obstrüksiyonu dahil edilmiştir. Uygulanan EVT işlemleri intra-arteriyel trombolitik tedavi, perkütan translüminal anjiyoplasti ve stentlemeden oluşmaktadır. İşlem sonrası greft açık kalım oranları Kaplan Meier analizi ile tespit edilmiş ve gruplar arasındaki farklılıklar Log-Rank metodu ile değerlendirilmiştir.

BULGULAR: Tromboze greftlerin % 74.3'ünde, stenozlu greftlerin % 100'ünde EVT sonrası patensi sağlanmıştır. EVT sonrası teknik başarı PTFE greftlerde % 78, SV greftlerde % 90 olarak hesaplanmıştır. Tromboze PTFE greftlerde primer patensi (p = 0.01) ve asiste primer patensi (p = 0.03) oranları SV greftlerden daha anlamlı olarak daha yüksektir. Stenozlu PTFE ve SV greftlerin patensi oranları arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Tromboze greftlerde trombolitik ajanların greft patensi oranları arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Total komplikasyon oranı tromboze greftlerde % 23, stenozlu greftlerde % 11.1’dir.
Sonuç: EVT, uygun maliyete sahip olması, kolay uygulanabilir olması ve işlem sonrası inatçı obstrüksiyonlara kolaylıkla tekrar müdahele edilebilmesi gibi avantajları nedeniyle tromboze veya stenozlu greftlerin tedavisinde önemli bir role sahiptir. EVT, tromboze PTFE greftlerde SV greftlere göre daha uzun patensi sağlamaktadır. Bu nedenle özellikle cerrahi açıdan yüksek risk taşıyan hastalarda gelişen PTFE greft trombozlarında EVT’nin etkin bir tedavi yöntemi olduğunu düşünmekteyiz.


TARTIŞMA ve SONUÇ: EVT, uygun maliyete sahip olması, kolay uygulanabilir olması ve işlem sonrası inatçı obstrüksiyonlara kolaylıkla tekrar müdahele edilebilmesi gibi avantajları nedeniyle tromboze veya stenozlu greftlerin tedavisinde önemli bir role sahiptir. EVT, tromboze PTFE greftlerde SV greftlere göre daha uzun patensi sağlamaktadır. Bu nedenle özellikle cerrahi açıdan yüksek risk taşıyan hastalarda gelişen PTFE greft trombozlarında EVT’nin etkin bir tedavi yöntemi olduğunu düşünmekteyiz.


INTRODUCTION: The purpose of this study was to evaluate the role of endovascular therapy in femoropopliteal bypass graft failure.
METHODS: Fifty seven (39 thrombosed grafts, 18 stenosed grafts) endovascular interventions were performed to 40 grafts. Endovascular treatment (EVT) options were catheter directed intra-arterial thrombolytic therapy, percutaneous transluminal angioplasty and stent placement. After EVT, the duration of patency was analyzed with Kaplan-Meier analysis and statistical significance of differences between groups was evaluated with Log-Rank method.
RESULTS: The initial successes of EVT in the thrombosed and stenosed grafts were 74.3 % and 100%, respectively. The initial success rates of EVT in the SV grafts and PTFE grafts were 90% and 78.5%, respectively. The primary patentcy (p = 0.01), assisted primary patency rates (p = 0.03) were significantly higher in thrombosed polytetrafluoroethylene (PTFE) grafts than saphenous vein (SV) grafts. There was no significant difference between patency rates of stenosed PTFE and SV grafts. We found no significant difference between patency rates among thrombolytic agents. The total complication rates were 23% in thrombosed grafts and 11.1% in stenosed grafts.
DISCUSSION AND CONCLUSION: EVT plays an important role in the treatment of thrombosed and stenosed grafts due to advantages of being cost-effective, having an easy application and being available for serial interventions for refractory lesions. Furthermore, EVT is more effective in thrombosed PTFE grafts than SV grafts, thus we consider that EVT is the best alternative for thrombosed PTFE grafts, especially in the high surgical risk patients.

22.
Kas Invazyonu Yapmamış Yüksek Dereceli Mesane Kanserinde Adjuvan Intravezikal Mitomisin-C Uygulaması: Tek Merkez Deneyimi
Outcomes of Adjuvant Intravesical Mitomycin-C Treatment in Non-Muscle Invaziv High-Grade Bladder Cancer: Singe center experience
Özer Ural Çakıcı, Nurullah Hamidi
doi: 10.5505/aot.2019.50479  Sayfalar 155 - 159
GİRİŞ ve AMAÇ: Kas invazyonu yapmamış yüksek dereceli mesane kanserlerinin tedavisinde adjuvan intravesikal mitomisin-c tedavisinin sonuçlarını bildirmek
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde Ocak 2012 ile Aralık 2018 tarihleri arasında mesane kanseri nedeniyle endoskopik tedavi uygulanmış hastaların patolojileri geriye dönük olarak değerlendirildi. Kas invazyonu yapmamış ve yüksek dereceli ürotelyal tümörü olan hastaların hastane başvuru kayıtları incelenerek adjuvan intravezikal mitomisin-c tedavisi almış olan hastaların bilgileri çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri, sistoskopi bulguları, patolojik bulgular ve poliklinik başvuru kayıtları incelenerek analize dahil edildi.
BULGULAR: Toplam 54 hasta istatistiksel analize dahil edildi. Bu hastalar içinde 50 hastada patolojik evre T1 saptanırken 4 hastada patolojik evre Ta saptandı. Hiçbir hastada karsinoma in situ varlığı tespit edilmedi. Ortalama tümör boyutu 1.4 cm olarak bulundu. Adjuvan tedavi başlanması için endoskopik tedavi sonrasındaki bekleme süresi ortalama 2 (1-4) haftaydı. Ortalama takip süresi 21 ay olarak saptandı. Takiplerde evre ilerlemesi hastaların 14'ünde (%26) görülürken yüksek dereceli nüks 22 hastada (%41), düşük dereceli nüks 4 hastada (%7) görüldü. Nüks görülen 22 hastanın 6'sında aynı zamanda ilerleme de görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kas invazyonu yapmamış yüksek dereceli mesane kanseri daha ileri evreye ilerleme ve nüks ihtimali yüksek bir kanser türüdür. Kılavuzlarda ilk önerilen adjuvan tedavi seçeneği intravezikal Bacillus-Calmette-Guérin suşu uygulamasıdır. Bizim sonuçlarımıza göre mitomycin-c tedavisi de adjuvan intravezikal tedavi için başarılı bir alternatif olarak değerlendirilebilir.
INTRODUCTION: The aim of the present study is to evaluate and report the clinical efficiacy of adjuvant intravesical mitomycin-c in the treatment of non-muscle invaziv high-grade bladder cancer patients of a tertiary single health-care center.
METHODS: Electronic records of the patients who had undergone endoscopic treatment of bladder tumors between Jan 2012 and Dec 2018 are retrospectively reviewed. Data of the patients who were diagnosed with non-invasive high-grade urothelial carcinoma are further evaluated if adjuvant intravesical mitomycin-c therapy had been initiated and included in the study. Patient demographics, cystoscopy findings, pathological findings, and outpatients record are included in the analysis.
RESULTS: Total of 54 patients included in this study. Among them 50 patients had pT1 disease while 4 patients had pTa disease. None of the patients in this cohort had carcinoma-in-situ. Mean tumor diameter was 1.4 cm. Mean time from initial transurethral resection to the application of the adjuvant therapy was 2 weeks (1-4 weeks). Mean follow-up time was 21 months. During the follow-up, tumor progression was observed in 14 (26%) patients, high-grade tumor recurrence was observed in 22 (41%) patients, and low-grade tumor recurrence was observed in 4 (7%) patients. Among the 22 patients who had high-grade recurrence, 6 patients had also tumor progression during the follow-up
DISCUSSION AND CONCLUSION: Non-invasive high-grade bladder cancer holds significant risk of stage progression and recurrence. The contemporary clinical guidelines endorse adjuvant intravesical BCG treatment in the management of non-muscle invasive bladder cancer. Due to our results, adjuvant intravesical mitomycin-c therapy can be considered as a accomplished alternative.

23.
Sumak (Rhus coriaria L.) Meyve Özütlerinin İnsan Akciğer Kanser Hücre Hatları Üzerinde Antikanser, Antiproliferatif, Lizozomal ve Laktat Dehidrogenaz İnhibitör Etkileri
Anticancer, Antiproliferative, Lysosomal and Lactate Dehydrogenase Inhibitory Effects of Fruit Extracts from Sumac (Rhus coriaria L.) on Human Lung Cancer Cells
Sevgi Gezici
doi: 10.5505/aot.2019.09326  Sayfalar 160 - 168
GİRİŞ ve AMAÇ: Sumak (Rhus coriaria L., Anacardiaceae), Anadolu'da geleneksel olarak yenilebilir bitkidir. Sumak, pek çok biyoaktif fitokimyasal ihtiva etmesinden dolayı, alternatif tedavi yaklaşımlarında tercih edilmesine rağmen; literatür araştırmaları sumak özütlerinin antikanser ve antiproliferatif aktivitelerini analiz etmek amacıyla sınırlı sayıda çalışmalar yapıldığını göstermiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu nedenle, sumak bitkisinin tıbbi ve geleneksel kullanımlarına katkıda bulunmak amacıyla, R. coriaria L. meyvelerinden elde edilen özütlerin kanseri önleyici potansiyellerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu bağlamda, A549, H1299 ve H460 insan akciğer kanseri hücre hatlarına karşı antikanser ve antiproliferatif potansiyeller, lizozomal ve laktat dehidrojenaz inhibitör etkileri belirlenmiştir.
BULGULAR: Sonuçlar, sumak ekstraktlarının zamana ve doza bağımlı olarak güçlü antikanser ve sitotoksik aktivite gösterdiğini ortaya koymuştur. Sumak özütleri arasında, sulu ve metanolik ekstrelerin, test edilen tüm insan akciğer kanseri hücrelerine karşı 5,08 - 6,49 µg / mL IC50 değer aralığıyla yüksek derecede sitotoksik olduğu bulunmuştur. Kanser hücre hatlarında, hücre büyümesinin ve hücre canlılığının sumak özütleri tarafından engellendiği gözlenmiştir. Ayrıca, hücre hatlarının uzun süre ve artan dozlarda özütlere maruz kalması, hücrelerde lizozomal fonksiyonları ve membran geçirgenliğini artırmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, çalışma bulguları sumak bitkisinin gıda ve baharat olarak kullanımının yanı sıra; alternatif bitkisel terapötik ajan olarak kanser tedavisinde kullanılma potansiyelini ortaya koymuştur.
INTRODUCTION: Sumac (Rhus coriaria L., Anacardiaceae) is traditionally used edible-plant in the Anatolia. Although, it has been preferred in alternative therapeutic approaches due to the presence of many bioactive phytochemicals, the literature survey demonstrated limited works have been undertaken for analyzing the anticancer and antiproliferative activities of the extracts.
METHODS: Therefore, the current research was aimed to evaluate totally anticancer potentials of extracts from R. coriaria L. fruits for contribution to medicinal and traditional uses of sumac. In this respect, anticancer and antiproliferative potentials, lysosomal and lactate dehydrogenase inhibitory effects were determined against A549, H1299 and H460 human lung cancer cell lines.
RESULTS: The results revealed almost all the extracts of sumac exhibited powerful anticancer and cytotoxic activities in a time and dose dependent manner. Among the extracts, aqueous and methanolic extracts were found to be highly cytotoxic with IC50 values in range of 5,08 – 6,49 µg/mL against all tested human lung cancer cells. It was observed that cell growth and cell viability in cancer cell lines were inhibited by the extracts. Additionally, increasing extracts exposure time and dose resulted in increasing the lysosomal functions and membrane permeability in the cell lines.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Consequently, these findings suggest that sumac has potential uses in cancer therapy as an alternative herbal therapeutic agent as well as their uses as food and spice.

24.
Baş Boyun Kanserlerinde Radyoterapi Sonrasında Tedavi Etkinliğinin Pozitron Emisyon Tomografi/Bilgisayarlı Tomografi İle Değerlendirilmesi
Evaluation of the Response to Radiotherapy With Positron Emission Tomography/Computer Tomography in Head and Neck Carcinoma
Esra Kekilli, CANDAŞ TUNALI
doi: 10.5505/aot.2019.47568  Sayfalar 169 - 176
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı baş boyun kanserli hastalarda radyoterapi ya da eşzamanlı kemoradyoterapi sonrası tedavi cevabının Pozitron EmisyonTomografi/Bilgisayarlı Tomografi ile değerlendirilmesidir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Nisan 2009 ile Nisan 2011 tarihleri arasında, kliniğimizde tedavi edilmiş baş boyun kanserli 36 hasta prospektif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastalara tedavi öncesinde ve sonrasında Pozitron Emisyon Tomografi/Bilgisayarlı Tomografi görüntüleme yapılmıştır ve bu görüntülemede elde edilen maksimum standart tutulum değerleri incelenerek tedaviye yanıt değerlendirilmiştir. Hastalık evrelemesi yapılırken primer tümörden alınan biyopsilerin histopatolojik incelenmesi ve Pozitron Emisyon Tomografi/Bilgisayarlı Tomografi esas alınmıştır. Tümörlerin evrelemesi American Joint Committee on Cancer 6. baskıya göre yapılmıştır.

BULGULAR: Çalışmaya alınan 36 hastanın 32’si erkek (% 88,9), 4’ü kadın (% 11,1)’dır. Yaş ortalaması ise 57,5 (35-77) olarak saptanmıştır. Olgularımızın ortalama takip süresi 13,5 aydır. Hastaların tedavi öncesi Pozitron Emisyon Tomografi/Bilgisayarlı Tomografi ile ölçülen maksimum standart tutulum değerlerinin ortalaması 11 (3,5-23)’dir. Maksimum standart tutulum değeri 11’den büyük hastaların
tedavi yanıtları küçük olan hastalara göre daha kötü bulunmuştur. Evrenin artışıyla standart tutulum değerinin arttığı ve standart tutulum değerinin tedavi sonunda erken evre hastalarda (p=0,002), ileri evre hastalara kıyasla çok daha fazla gerilediği saptanmıştır (p<0,001).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada tedavi öncesi maksimum standart tutulum değeri yüksek hastaların tedavi yanıtlarının daha kötü olduğu ayrıca tedavi öncesi standart tutulum değerleri ve standart tutulum fark değerleri ile tedavi yanıtı arasında güçlü bir ilişkinin olduğu gösterilmiştir.

INTRODUCTION: The aim of this study is to assessment of therapy response to radiotherapy or concurrent chemoradiotherapy in patients with head and neck carcinoma using with Positron Emission Tomography/Computer Tomography.

METHODS: 36 head and neck cancer patients who were treated in our clinic between April 2009 and April 2011 were prospectively included this study. All patients were scanned with Positron Emission Tomography/Computer Tomography imaging before and after treatment and therapy response was evaluated by using standard uptake value max. Positron Emission Tomography/Computer Tomography results and biopsy that was taken from primary tumor as histopatologic assessing used for patients staging. This staging is based on American Joint Committee on Cancer 6.th edition.

RESULTS: Patients who were accepted this study were 32 male (88,9 %) and 4 female (11,1 %). The mean age of the patients was 57,5 (35-77) years. Mean follow up time was 13,5 months. Pretreatment mean of standard uptake value max was 11. High standard uptake values max (>11) predicted significantly worse treatment response as compared with low standard uptake value max (<11). Standard uptake value max was increased as the stage increased. At the end of the treatment standard uptake value max in early stage patients (0,002) was much more regressed than advanced stage patients (<0,001).

DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study demonstrated that the patients with pretreatment high standard uptake value max had poorer treatment response. This study showed that pretreatment and the difference standard uptake values max are strong related with therapy response.


25.
Orta riskli kas invaze olmayan mesane kanserinde, alt grup analizi rekürrens gelişimini öngörmede önemli midir?
Is subgroup analysis of intermediate-risk non-muscle invasive bladder cancer important in predicting recurrence?
İsmail Selvi, Erdem Öztürk
doi: 10.5505/aot.2019.06078  Sayfalar 177 - 183
GİRİŞ ve AMAÇ: Oldukça heterojen bir grup sayılan orta riskli kas invaze olmayan mesane kanserlerinde (KİOMK), tümör büyüklüğü, sayısı ve önceki rekürrens durumu açısından alt gruplar oluşturarak, hangi etkenin rekürrensi öngörmede daha önemli olduğunu değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde Ocak 2009-Aralık 2015 arasında, orta riskli KİOMK tanısıyla tedavi ve takip edilen 99 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Primer, tek sayıda, Ta evre, düşük dereceli, >3 cm olan tümörler Grup I; Primer, Ta evre, düşük dereceli, <3 cm, multipl sayıda olan tümörler Grup II; daha önce düşük risk grubunda olan ve takiplerinde tek sayıda, <3 cm, düşük dereceli tümür rekürrensi olanlar Grup III olarak sınıflandırıldı. Üç grup klinik, patolojik bulgular ve takipte rekürrens gelişimi açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 65.73±12.21 olup, ortanca 48 (15-84) aylık takipte toplamda 41 (%41.4) hastada rekürrens görülmüştür. Grup III’te gözlenen rekürrens oranı (%58.8), Grup I (%29.6) ve Grup II’den (%34.2) anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0.039). Grup III’teki hastaların öngörülen rekürrenssiz sağkalım süresi (36.1 ay), Grup I (54.8 ay) ve Grup II’deki hastalardan (61.2 ay) anlamlı olarak daha düşük izlendi (sırasıyla p=0.01 ve p=0.003). Tek değişkenli analizde önceki rekürrens varlığı, tümör boyutu, sayısı ve CUETO skoru rekürrensi öngören bağımsız prediktif faktörler olarak belirtilirken; çok değişkenli analizde sadece önceki rekürrens varlığının daha önemli olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Orta riskli KİOMK olgularının alt gruplara ayrılarak daha benzer özellikte olanların sınıflandırılması, tümör tedavisi ve takibini belirlemede yol gösterici olabilmektedir. Önceden rekürrens öyküsü olan orta riskli hastalarda, yeni tümör rekürrenslerinin daha fazla olabileceğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: We aimed to create subgroups in terms of tumor size, number and previous recurrence status in intermediate-risk non-muscle invasive bladder cancer (NMIBC) and evaluate the predictive roles of these parameters in determining recurrence.
METHODS: 99 patients who were treated and followed up between January 2009 and December 2015 with the diagnosis of intermediate-risk NMIBC were retrospectively analyzed. Group I consisted of primary, single, Ta grade, low grade, > 3 cm tumors; Group II consisted of primary, Ta grade, low grade, <3 cm, multiple tumors and Group III consisted of recurrence of previous low-risk tumors. Three groups were compared in terms of clinical, pathological findings and recurrence in follow-up.
RESULTS: Mean age of patients was 65.73±12.21. Among them, 41 (41.4%) patients had recurrence in median 48 (15-84) monthly follow-up. Recurrence rate in Group III (58.8%) was significantly higher than Group I (29.6%) and Group II (34.2%) (p = 0.039). The predicted recurrence-free survival (36.1 months) in Group III was significantly lower than Group I (54.8 months) and Group II (61.2 months) (p=0.01 and p=0.003, respectively). In univariate analysis, the presence of previous recurrence, tumor size, number and CUETO score were reported as independent predictive factors for recurrence. In multivariate analysis, only the presence of previous recurrence was found to be significant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The subgroup analysis of intermediate-risk NMIBC may be helpful in determining tumor treatment and follow-up protocols.We state that new tumor recurrences may be higher in intermediate-risk NMIBC with previous recurrence history.

26.
Erken Evre Meme Kanserinin Lokal Anestezi Altında Cerrahi Tedavisi
Surgical Treatment of Early Breast Cancer Under Local Anesthesia
Kemal Beksaç, Bahadır Çetin
doi: 10.5505/aot.2019.37232  Sayfalar 184 - 188
GİRİŞ ve AMAÇ: Meme koruyucu cerrahinin lokal anestezi altında yapılabileceğini göstermek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ardışık 60 meme kanseri hastasına lokal anestezi altında meme koruyucu cerrahi uygulandı. Bütün hastalara lumpektomi ve sentinel lenf nodu biyopsisi uygulandı. Palpe edilemeyen lezyonlar tel ile işartelendi. Yapılan işlem detaylı bir şekilde açıklandı.
BULGULAR: Eksizyonel biyopsi ve sentinel lenf nodu biyopsisi arası ortalama süre 27,1±3 gündü. 24 (%40) hastada telle işaretli biyopsi gerekli oldu. 51 (%85) hastada cerrahi lokal anestezi altında tamamlandı. 9 (%15) hastada sentinel lenf nodu biyopsisi tümör-pozitifti. Bu hastalara genel anestezi altında aksilla diseksiyonu yapıldı. Hiçbir hastanın lokal anesteziye intoleransı olmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Lokal anestezi altında bariz bir şekilde hasta konforu sağladı. Bu sayede hastalar günübirlik cerrahide tedavi oldular ve genel anestezinin yan etkilerinden ve ekstra maliyetten kaçınılmış olundu. Bizim sonuçlarımız tekniğin yapılabilirliğinin güzel bir göstergesidir.
INTRODUCTION: To show the viability of breast-conserving surgery under local anesthesia.
METHODS: 60 consecutive breast cancer patients treated with breast-conserving surgery under local anesthesia are reported in this study. Wide excisional biopsy and sentinel lymph node biopsy were performed in all patients. Wire-guided biopsy method was used in non-palpable lesions. Techniques used are described in detail.
RESULTS: Average time between excisional biopsy and sentinel lymph node biopsy was 27.1±3 days. Wire-guided excisional biopsy was the method of choice in 24 (40%) patients. In 51 of 60 (85%) patients, surgery was completed under local anesthesia. 9 (15%) patients’ sentinel lymph node biopsy result was tumour-positive. These patients required axillary dissection under general anesthesia. None of the patients showed intolerance to surgery under local anesthesia.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Surgery under local anesthesia provides significantly better patient comfort as the patients can be handled in the outpatient clinic. Local anesthesia is free of side effects and extra costs of general anesthesia are avoided. Our report is a good addition to the literature supporting the viability of the technique.

OLGU SUNUMU
27.
Cerrahi Rezeksiyonun Mümkün Olmadığı Mezenterik Desmoid Tümörlü Üç Olgu
Three Case Reports with Inoperable Mesenteric Desmoid Tumors
Umut Varol, Nagihan Akkaş, Utku Oflazoğlu, Tarık Salman, Yaşar Yıldız, Ahmet Alacacıoğlu, Halil Taşkaynatan, Yüksel Küçükzeybek, Mustafa Oktay Tarhan
doi: 10.5505/aot.2019.07078  Sayfalar 189 - 193
Desmoid tümörler yavaş büyüyen ve lokal olarak agresif fibroblastik tümörlerdir. Primer tedaviyi oluşturan cerrahi rezeksiyon sonrası bile lokal rekürrens eğilimi gösterirler. Bu tümörlerin komşu hayati organları invazyonu ciddi morbiditeye neden olabilir ve özellikle ailevi adenomatöz polipozisi olan hastalarda intraabdominal desmoidlerin ortaya çıkması ölümcül sonuçlar doğurabilir. Rezeke edilemeyen, kabul edilemez morbidite olmadan rezeksiyonun mümkün olmadığı ve yeterli lokal terapiye rağmen birçok kez lokal yineleme gösteren hastalarda sistemik tedavi endikedir. Sistemik tedavi seçenekleri sitotoksik kemoterapi, hormonal terapi, nonsteroidal anti-inflamatuar ilaçlar ve hedefleyici ilaçlardır. Tedavinin seçimi, klinik durumun aciliyetine bağlıdır. Bu makalemizde farklı klinik seyir gösteren mezenterik desmoid tümör tanılı üç olgumuzu sunmayı amaçladık.
Desmoid tumors are slowly progressing and locally aggressive fibroblastic tumors. Even after primary surgical resection the probability of local recurrence is high. The invasion of these tumors to near vital organs and tissues may produce serious morbidity and especially occurrence of intra-abdominal desmoids tumors in familial adenomatous polyposis may cause mortality. Systemic treatment is necessary if the tumor is inoperable or morbidity is inevitable after radical resection of tumor and there are many local recurrences even after adequate local treatments. Systemic treatment options are cytotoxic chemotherapy, hormonal therapy, nonsteroidal anti-inflammatory drugs and targeted treatments. The choice of treatment depends on the symptoms of disease. In this case report we aimed to present three mesenteric desmoid tumor patients with different clinical progress.

28.
Mesanenin nefrojenik adenomu: olgu sunumu
Nephrogenic adenoma of the bladder: a case report
Samet Şenel, Cevdet Serkan Gökkaya, Serra Kayaçetin, Süleyman Bulut
doi: 10.5505/aot.2019.66487  Sayfalar 194 - 197
Nefrojenik adenom, üreteryal mukozanın nadir benign bir lezyonudur. Bizim olgumuz mesanede insidental olarak saptanan, bilateral hidronefrozun eşlik ettiği nefrojenik adenom olgusudur. 59 yaşında kadın hasta. Sistoskopide mesane karşı duvarda 1 cm boyutunda şüpheli papiller lezyon izlendi ve transüretral rezeksiyon uygulandı. Patoloji sonucu nefrojenik adenom (nefrojenik metaplazi) olarak raporlandı.
Nefrojenik adenom %68.6 ile en çok mesanede görülürken üretra(%13.3), üreter(%8.2), renal pelvis(%8.2) ve nadiren de prostatta(%2) görülebilmektedir. Nefrojenik adenomlar, kronik iritasyon veya idrar yolunun inflamasyonu ile güçlü bir şekilde ilişkilidir. İmmünohistokimyasal olarak diğer malign lezyonlardan ayrımı yapılmalıdır. Eşlik edebileceği malign lezyonlardan ve rekürrens açısından takip edilmelidir.
Nephrogenic adenoma is a rare benign lesion of urothelial mucosa. Our case is an incidentally detected nephrogenic adenoma accompanied by bilateral hydronephrosis. A 59-year-old female. At cystoscopy, suspicious papillary lesion measuring 1 cm was observed on anteior wall of the bladder and transurethral resection was performed.Pathologically, the result was reported as nephrogenic adenoma (nephrogenic metaplasia). The urinary bladder is the most common location of nephrogenic adenom (68.6 %)and it is followed by the urethra (13.5 %),ureter (8.2%), renal pelvis (8.2%) and prostate (2%). Nephrogenic adenomas are strongly associated with chronic irritation or inflammation of the urinary tract. Other malign lesions should be distinguished immunohistochemically and histopathologically. It should be followed for concomitant malignant lesions and frequent local recurrences.

29.
Üst Ekstremitede Sarkom Görünümünü Taklit Eden Dev Spiradenom
Giant Spiradenoma Mimicking Soft Tissue Sarcoma in Upper Extremity
Galip Gencay Üstün, Melike Oruc, Oğuz Atan, Muzaffer Çaydere, Koray Gürsoy, Uğur Koçer
doi: 10.5505/aot.2019.49469  Sayfalar 198 - 200
Ekrin spiradenoma ter bezlerinden köken alan benign bir yumuşak doku tümörüdür. Ekstremitede oldukça nadir görülmektedir. Yayında sol proksimal ön kol bölgesinde dev kitle ile başvuran bir vakanın olgu sunumu yapılmıştır. İnsizyonel biyopsi esnasında ciddi kanaması olan ve biyopsi sonucu tanı konulamayan hastaya, 2 cm sağlam cerrahi sınırla eksizyon ve frozen inceleme planlandı. Hastaya nihai inceleme sonucunda ekrin spiradenom tanısı kondu. Ekrin spiradenom benign kabul edilmesine rağmen, üst ektremite kitlelerinde bu olası ve oldukça nadir tanının varlığından haberdar olmak hastaya ve cerraha zaman kazandırmaktadır. Klinik deneyimimize göre, insizyonel biyopsinin yetersiz olması durumunda, eksizyonel biyopsi ve eş zamanlı frozen inceleme tedavi şemasını oluşturmaktadır. İncelemede olası malign transformasyonun akılda tutulması gerekmektedir.
Eccrine spiradenoma is a benign soft tissue tumor arising from sweat glands. Their occurence in extremities is quite rare. Patient presented with a mass lesion is his left proximal forearm. Significant bleeding from the mass occured in incisional biopsy and results were inconclusive so excision of the mass with 2 cm borders and frozen sampling was planned. Patient was diagnosed with an eccrine spiradenoma. Even though eccrine spiradenoma is a benign condition, awareness of the entity is beneficial and time saving during differentials. According to our experience when incisional biopsy is inconclusive, preparation for total excision and frozen sectioning is the standard of care. Malignant transition must be kept in mind during pathological examination.

EDITÖRE MEKTUP
30.
Asimetrik tonsil hipertrofisi Burkitt lenfomanın bir bulgusu olabilir
Asymmetric tonsil hypertrophy may be a sign of Burkitt’s lymphoma
Sedat Aydın, Eren Boldaz
doi: 10.5505/aot.2019.47550  Sayfalar 201 - 202
Makale Özeti | Tam Metin PDF



LookUs & Online Makale