ONLINE ISSN: 2148-7669
ISSN: 0304-596X






Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Baskıdaki Makaleler Online Makale Gönder

Acta Oncol Tur.: 51 (2)
Cilt: 51  Sayı: 2 - 2018
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTIRMA
1.
Mide kanserinde MMP-7 geni -181 A/G tek nükleotid polimorfizminin ve H. Pylori enfeksiyonu’ nun prognostik önemi
Prognostic value of MMP-7-181 A/G single nucleotid polymorphism and helicobacter pylori infection in gastric cancer
Erdinc Yolcun, Volkan Oter, Serdar Oter, Salim Demirci, Ali Ekrem Unal, Güvem Gümüş Akay, Ajlan Tukun
doi: 10.5505/aot.2018.87059  Sayfalar 118 - 124
GİRİŞ ve AMAÇ: Mide Kanseri halen yüksek morbidite ve mortaliteye neden olmaktadır. Bu sebepten araştırmacılar, prognozu etkileyen faktörleri araştırmaya yönelmişlerdir.
Çalışmamızda Mide Kanseri tanısı ile opere olan tümör ve normal doku örnekleri kullanılarak MMP-7 polimorfizminin ve H. Pylori enfeksiyonunun Mide Kanseri’nin prognozuna etkisi araştırılmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Ekim 2008 - Ekim 2010 tarihleri arasında Ankara üniversitesi tıp fakültesi hastanesi, Cerrahi Onkoloji Departmanı'ndan mide adenokarsinomu olan vakalar içinde 50 kişi rastgele seçildi ve sağlıklı kontrol grubu da 50 kişiden oluşturuldu. Çalışma grubu 31 erkek ve 19 kadın olmak üzere 50 kişiden oluşmaktadır. Mide Kanser’li 50 hastanın; 15’inin (%30) AA, 20’sinin (%40) AG, 15’inin (%30) GG genotipine sahip olduğu, sağlıklı gönüllülerde ise 25’ i AG, 9’ u GG and 16’sı AA genotipine sahip olduğu bulundu.
BULGULAR: G1+G2 ile G3 evreleri A/G polimorfizmine göre karşılaştırıldığında G3 evrede G Allel sıklığının %53.8 G1+G2 evrelerde %45.8 bulunmuştur. Bu sonuç da G Allel sıklığının fazla olmasının Grade’i arttırdığını düşündürmüştür. Hastalar H. Pylori taşımalarına göre Tümör Boyutu ile karşılaştırıldığında T1+T2 evreye sahip olanların %0 oranında H. Pylori (+) olduğu T3+T4 olanların %65.1 oranında H.Pylori(+) olduğu bulunmuştur (p=0.02). Bu durum, H. pylori'nin mide kanseri için negatif bir prognostik faktör olduğu yönündeki daha önce yapılmış çalışmaları desteklemiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma da, Türk toplumundaki sağlıklı gönüllülerin A alleli sıklığı =% 57, G alleli sıklğı =% 43 olarak saptandı. Bu durumun Avrupa'daki G allel frekansı ile paralellik gösterdiği bulundu. Ülkemizde ve Avrupa'da mide kanseri prognozu Japonya'dan daha kötüdür, çünkü G allel frekansı Japonya'dan daha fazladır.
INTRODUCTION: Gastric Cancer is still causes high morbidity and mortality. So the researchers directed to research the factors affecting prognosis.
In our present study, the effects of both MMP7 -181G>A promoter polymorphism and H. pylori infection on gastric cancer prognosis was investigated in gastric adenocarcinoma.

METHODS: All of the cases (n=50) and healthy controls (n=50) were unrelated individuals who were selected from the xxx hospital, Department of Surgical Oncology between October 2008 and October 2010. The study group consisted of 50 patients, including 31 males and 19 females, including 15=AA, 20=AG, 15=GG genotype. In the control group; 25=AG, 9=GG and 16=AA genotype was found.
RESULTS: G1+G2 and G3 phases were compared according to A/G polymorphism. G allele frequency of stage G3=53.8% of patients with G1+G2 phase was found 45.8%. According to this result; the frequency of G allele being considered to increase the G phase. Patients compared with H.Pylori and tumor size, in stage T1+T2 no patients had H pylori (+), in T3+T4, 65.1% of those with H pylori(+) was found (p= 0.02). This situation proved previously conducted studies that H. pylori is a negative prognostic factor for gastric cancer.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study healthy volunteers population was found the frequency of A allele=%57, frequency of allele G=43%, this condition is found to be parallel with the European's G allele frequency. In our country and in Europe stomach cancer prognosis is worse than Japan because frequency of G allele is more than Japan.

2.
Meme Kanseri Tanılı Hastalarda İmmunhistokimyasal Olarak P53 Ekspresyonunun Prognostik Önemi
Prognostic Significance of Immunohistochemical P53 Expression in Patients with Breast Cancer
Betül Bolat Küçükzeybek, Halil Taşkaynatan, Seyran Yiğit, Yaşar Yıldız, Ayşegül Akder Sarı, Utku Oflazoğlu, Demet Etit, Ayşe Yazıcı, Kemal Atahan, Ahmet Alacacıoğlu, Umut Varol, Yüksel Küçükzeybek
doi: 10.5505/aot.2018.55264  Sayfalar 125 - 131
GİRİŞ ve AMAÇ: Meme kanseri kadınlarda en sık görülen ve ölüme neden olan kanserler arasında ikinci sırada yer almaktadır. p53 hücre siklusunda santral rol oynayan önemli bir tümör supresördür ve meme kanserinde yaklaşık %20-30 oranında TP53 gen mutasyonu saptanmaktadır. TP53 gen mutasyonu ve immunhistokimyasal p53 ekspresyonu korelasyonu gösterilmiştir. Bu çalışmada meme kanseri hastalarında immunhistokimyasal p53 ekspresyonunun prognostik öneminin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya 2006-2012 yılları arasında İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Patoloji Bölümünde tanısı konulan ve Tıbbi Onkoloji kliniğinde izlemi bulunan opere meme kanserli hastalar dahil edildi. İmmunhistokimyasal olarak nükleer p53 ekspresyonunun patolojik ve klinik prognostik göstergelerle ilişkisi değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya 395 meme kanseri tanılı hasta dahil edildi. İkiyüzüç (%51,4) hastada p53 ekspresyonu saptandı. Moleküler alttiplere göre p53 boyanma yüzdeleri değerlendirildiğinde p53 ekspresyonu en düşük oranda luminal A ve Luminal B-Her2 negatif grupta saptandı. Luminal A ve Luminal B-Her2 negatif grupta saptanan p53 boyanma yüzdeleri diğer alttipler ile karşılaştırıldığında istatistiki anlamlı farklılık olduğu saptanmıştır (p<0,05). p53 ekspresyonuna göre hastalar iki gruba ayrıldığında, iki grup arasında sağkalımlar açısından fark saptanmadı (p>0,05). p53 ekspresyonu ile histolojik grad ve Ki-67 proliferasyonu arasında pozitif korelasyon, östrojen reseptör ekspresyonu ile negatif korelasyon saptandı (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda p53 ekspresyonunun kötü prognoz ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Mutant P53 proteinini hedefleyen tedaviler ile ilgili preklinik ve klinik çalışmaların artması, immunhistokimyasal olarak p53 ekspresyonunun prognostik ve prediktif önemini ortaya çıkaracaktır.
INTRODUCTION: Breast cancer is the second most common cancer in women and the second leading cause of cancer death. p53 is an important tumor suppressor that plays a central role in cell cycle and TP53 gene mutations are detected in about 20-30% of patients with breast cancer. The correlation between TP53 gene mutation and immunohistochemical p53 expression has been demonstrated. The present study aims to evaluate the prognostic significance of immunohistochemical p53 expression in breast cancer patients.
METHODS: The present study evaluated patients with breast cancer who were diagnosed at Izmir Katip Celebi University, Ataturk Training and Research Hospital, Department of Pathology from 2006 to 2012, and who were followed up at the Medical Oncology clinic. Immunohistochemical nuclear p53 expression was assessed in relation to pathological and clinical prognostic factors.
RESULTS: This study included 395 patients with breast cancer. p53 expression was detected in 203 (51.4%) patients. The p53 staining values were compared according to molecular subtypes; p53 expression was the lowest in luminal A and Luminal B-Her2 negative groups. The p53 staining percentages in luminal A and luminal B-Her2 negative groups were found to be statistically significantly different when compared to other subtypes (p<0.05). Patients were divided into two groups according to p53 expression and no difference in survivals was found between the two groups. p53 expression was positively correlated with both Ki-67 proliferation index and histological grade, and there was a negative correlation between p53 expression and estrogen receptor expression (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, it has been shown that p53 expression may be associated with poor prognosis. The increased preclinical and clinical studies on treatments targeting mutant p53 protein will reveal the prognostic and predictive importance of immunohistochemical p53 expression.

3.
Kanserde Erken Tanı ve Tarama Konularına Tıbbi Onkologların Yaklaşımları
The Perspectives of Medical Oncology Specialists in Screening Methods of Cancer
Ece Esin, Deniz Yüce, Beril Hüseyin, Saadettin Kılıçkap
doi: 10.5505/aot.2018.31644  Sayfalar 132 - 135
GİRİŞ ve AMAÇ: Kanserde mortalite ve morbiditenin azaltılmasının başlıca yolu tarama programları ile hastalık gelişiminin mümkün olduğunca erken tanı konularak yakalanması ve uygun müdahalelerin gerçekleştirilmesidir. Bu konuda topluma yol gösterici olması gereken kişilerin başında onkoloji alanında uzmanlaşmış hekimler gelmektedir. Bu çalışmanın amacı ülkemizdeki tıbbi onkologların erken tanı ve tarama konularındaki uygulama alışkanlıklarının değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tıbbi onkologların erken tanı ve tarama konularındaki uygulama alışkanlıkları 37 soruluk bir anket ile değerlendirildi.
BULGULAR: Anketi 94 medikal onkoloji uzmanı cevapladı. Cevaplayanların %60’ı üniversitede, %37’si devlet hastanesinde çalışıyordu. Katılımcıların %11’i profesör, %8’i doçent, %9’u yardımcı doçent, %42’si uzman ve %29’u yan dal araştırma görevlisi idi. Mesleki deneyimler incelendiğinde %48’i 3-10 yıl arasında, %37’si 1-3 yıl arasında, %12’si 10yıl üzerinde idi. Katılımcıların yaklaşık yarısı akciğer kanseri için tarama yapılması gerektiğini düşündüklerini bildirmişler, ancak %22’si rutin taramayı önermişlerdir. En az gaitada gizli kan incelemesinin faydalı olduğuna inanıldığı (%55,1) ve en az rektal muayenenin hasta ve sağlıklı bireylere önerildiği (%45,7) belirlenmiştir. Mamografinin ise faydalı olduğuna en çok inanılan (%96,7) ve önerilen (%98,9) yöntem olduğu görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Onkoloji ile ilgilenen sağlık profesyonellerinin kanserde erken tanı ve tarama yöntemleri hakkındaki algı ve uygulama alışkanlıklarının genelde benzer olduğu, ancak kanser taraması için yararlı olduklarını düşündükleri bu yöntemleri günlük pratikte hastalarına daha az önerdikleri dikkati çekmiştir. Bu konunun sağlık hizmetlerinin bir parçası olduğu unutulmamalıdır.
INTRODUCTION: One the main methods of reducing mortality and morbidity in cancer is screening programs and the early detection of disease and therefore increasing the awareness of appropriate interventions. In this regard, specialists in the field of oncology are at the forefront of those who should guide the population. The aim of this study is to evaluate the practice habits of medical oncologist in screening programs.
METHODS: The practice habits of medical oncologists regarding early diagnosis and screening of cancer was evaluated by a 37-item questionnaire.
RESULTS: Of the medical oncologist who were sent the survey, 94 of them replied. Sixty percent of the respondents were in college and 37% were working in state hospital. Eleven percent of the participants were professors, 8% were associate professors, 9% were assistant professors, 42% were experts and 29% were fellows. When the duration of expertise was examined, 48% have 3-10 years of experience, 37% between 1-3 years, 12% over 10 years. Nearly half of the participants reported that they should offer screening for lung cancer, but 22% recommended routine screening. It was determined that occult blood analysis was useful (55.1%) and at least rectal examination was recommended to patients and healthy subjects (45.7%). Mammography was the most believed (96.7%) and the recommended (98.9%) method.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It has been noticed that the health professionals who are interested in oncology generally have similar perception and practice habits about early diagnosis and screening methods of cancer. However, they offer these methods to patients in daily practice less than they think they are useful for cancer screening. It should not be forgotten that this is part of health services.

4.
Allojenik Hematopoetik Kök Hücre Nakli Sonrası Akut Böbrek Hastalığı Gelişimi
The Development of Acute Kidney Disease Following Allogeneic Hematopoietic Stem Cell Transplantation
Nergiz Erkut, Nilay Ermantas, Hasan Mucait Ozbas, Sule Yuzbasıoglu, Sertac Cankaya, Mehmet Sonmez
doi: 10.5505/aot.2018.62533  Sayfalar 136 - 144
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut böbrek hastalığı, allojenik hematopoetik kök hücre naklinin önemli komplikasyonlarından biridir. Bu çalışmada hematopoetik kök hücre naklinde akut böbrek hastalığı için major risk faktörlerini ve bunun hastaların yaşam süresi üzerine olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada kliniğimizde Ocak 2007 ile Ekim 2015 yılları arasında allojenik hematopoetik kök hücre nakli olan 77 hastayı retrospektif olarak değerlendirdik.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 77 hastanın 25’inde (%32.5) akut böbrek hastalığı gelişti. Transplantasyondan sonra akut böbrek hastalığının ortalama gelişme süresi 30 gündü. Univariate analizde bazal serum gamma-glutamil transpeptidaz düzeyi, amfoterisin B kullanımı ve özellikle siklosporin düzeyinin akut böbrek hastalığı gelişme riski ile ilişkili olduğu gösterildi. Lojistik regresyon multivariate analizde amfoterisin B kullanımı, sitomegalovirüs reaktivasyonu, hazırlama rejimi ve siklosporin düzeyinin akut böbrek hastalığı için bağımsız risk faktörleri olduğu tespit edildi. Mortalite ve non-relaps mortalite oranları akut böbrek hastalığı olan hastalarda, akut böbrek hastalığı olmayan hastalara göre daha yüksekti. Kaplan-Meier analizde, ortalama yaşam süresi akut böbrek hastalığı olmayan hastalarda 18.4 ay iken, akut böbrek hastalığı olan hastalarda 12.2 aydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Akut böbrek hastalığı, hematopoetik kök hücre naklinde kötü prognoza sahiptir ve hazırlama rejimi, sitomegalovirüs reaktivasyonu, amfoterisin B kullanımı ve özellikle siklosporin düzeyi hematopoetik kök hücre nakil alıcılarında akut böbrek hastalığı gelişmesi için bağımsız risk faktörü olarak göz önünde bulundurulmalıdır.
INTRODUCTION: Acute kidney disease is an important complication of allogeneic hematopoietic stem cell transplantation. The aim of this retrospective study was to identify major risk factors for acute kidney disease in hematopoietic stem cell transplantation and its effect on patients survival.
METHODS: This study was a retrospective review of 77 patients with allogeneic hematopoietic stem cell transplantation at our department from January 2007 to October 2015.
RESULTS: Acute kidney disease developed in 25 of 77 patients (32.5%). The median time to development of acute kidney disease after transplantation was 30 days. Univariate analysis showed that baseline serum gamma-glutamyl transpeptidase level, amphotericin B use and cyclosporine level were associated with the development of acute kidney disease. Logistic regression multivariate analysis showed that amphotericin B use, cytomegalovirus reactivation, conditioning regimen and cyclosporine level were an independent risk factor for acute kidney disease. Mortality and non-relapse mortality rates were higher in patients with acute kidney disease than in those without acute kidney disease. In Kaplan-Meier analysis, median survival was 18.4 months in patients without acute kidney disease and 12.2 months in patients with acute kidney disease.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Acute kidney disease has a poor prognosis in hematopoietic stem cell transplantation and conditioning regimen, cytomegalovirus reactivation, amphotericin B use and particularly cyclosporine level are independent risk factors in the development of acute kidney disease in hematopoietic stem cell transplantation recipients.

5.
Meme kitlelerinde ultrasonografi eşliğinde koaksiyel tru-cut biyopsi: Klinik tecrübemiz
Ultrasonography-guided coaxial trucut biopsy at breast masses: Our clinical experience
Cetin Imamoglu, Fatma Gül Imamoglu, Zehra Hılal Adıbelli, Ahmet Bayrak, Bilgin Kadri Arıbaş, Hatice Filiz Erdil
doi: 10.5505/aot.2018.79663  Sayfalar 145 - 150
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada girişimsel radyoloji ünitemizde US kılavuzluğunda yaptığımız koaksiyel meme TCB sonuçlarını ve tanısal değerini retrospektif olarak güncel literatür ışığında gözden geçirdik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza toplam 343 hasta dahil edildi. Lezyonlar breast imaging reporting and data system (BI-RADS) kullanılarak ultrasonografik olarak BI-RADS 3, BI-RADS 4 ve BI-RADS 5 olarak kategorize edildi. Tüm lezyonlardan 18 G tam otomatik TCB iğnesi ile multipl biyopsiler alındı. İstatistiksel analiz, SPSS version 18.0 ile yapıldı.
BULGULAR: Histopatolojik inceleme sonrası lezyonların 129 tanesi malign, 214 tanesi ise benign olarak tespit edildi. Kitlelerin en sık yerleşim yeri 162 lezyon ile meme üst dış kadranıydı. Retroareolar yerleşimli lezyonların benignide yönünden istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Radyolojik değerlendirmede lezyonların % 39,1 BIRADS 3, % 33,2 BIRADS 4 ve % 27,7 BIRADS 5 olarak sınıflandırıldı. BIRADS 3 lezyonlarda benignide için ultrasonografinin pozitif prediktif değeri % 100 olarak hesaplandı. BIRADS 4 lezyonlarda malignite için ultrasonografinin pozitif prediktif değeri % 29,8 olarak hesaplandı. BIRADS 5 lezyonlarda malignite için ultrasonografinin pozitif prediktif değeri %100 olarak değerlendirildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bizim çalışmamızda tanısal yetersiz TCB mevcut değildi. Ultrasonografik olarak 134 olgu BIRADS 3 tanısı almıştı ve hepsi benign olarak raporlandı. Bu bulgu BIRADS-3 lezyonları takip yönünden cesaretlendirmektedir. Çalışmamızda BIRADS 4 lezyonların % 29,8'i malign tanı aldı. Bununla birlikte bu grup lezyonların büyük kısmını benign lezyonlar oluşturmaktadır. Bu durum gereksiz biyopsileri beraberinde getirmekle birlikte BIRADS 4 lezyonlarda TCB endikasyonuna neden olmaktadır. BIRADS 5 olarak yorumlanan 95 olgunun tümü de malign tanı almıştır. Bu nedenle BIRADS 5 lezyonlara mutlaka TCB yapılmalıdır. Sonuç olarak meme lezyonlarının US ile sınıflandırılması ve ultrasonografi kılavuzluğunda yapılan koaksiyel TCB, hızlı uygulanan, hızlı sonuç alınan, hastaya fazla rahatsızlık vermeden daha güvenilir preoperatif planlamaya olanak sağlayan etkin bir yöntemdir.
INTRODUCTION: In this study, we retrospectively reviewed the results and diagnostic value of the US guided coaxial breast TCB with current literature.
METHODS: A total of 343 patients were included in the study. The lesions were categorized as BI-RADS 3, BI-RADS 4 and BI-RADS 5 by using breast imaging reporting and data system (BI-RADS). Multiple biopsies were obtained from all lesions with coaxial fully automated TCB needle. Statistical analysis was performed with SPSS version 18.0.
RESULTS: After histopathological examination, 129 lesions were malign and 214 lesions were benign. The most frequent site of the masses was the upper external quadrant of the breast with 162 lesions. Retroareolar lesions were found to be benign in terms of statistical significance. Radiologically, 39.1% of the lesions were classified as BIRADS 3, 33.2% as BIRADS 4, and 27.7% as BIRADS 5. For BIRADS 3 lesions, the positive predictive value of ultrasonography for benign is 100%. The positive predictive value of ultrasonography for malignancy in BIRADS 4 lesions was calculated to be 29.8%. For BIRADS 5 lesions, the positive predictive value of ultrasonography for malignancy was evaluated as 100%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, there was no non-diagnostic TCB. All of the 134 patients classifying BI RADS 3 were reported as benign. This finding encourages follow-up of BIRADS-3 lesions. Approximately 29,8% of BIRADS 4 lesions were diagnosed as malign in our study. However, most of these group lesions are benign lesions. This situation leads to the indication of TCB in BIRADS 4 lesions, while bringing in unnecessary biopsies. All 95 patients who were interpreted as BIRADS 5 were diagnosed as malignant. Therefore, BIRADS 5 lesions should be performed with biopsy. As a conclusion; Classification of breast lesions by US and ultrasonography guided coaxial TCB is an effective method which enables faster reliable preoperative planning without causing discomfort to the patient.

6.
Benign kemik tümörlerinin küretajı sonrası oluşan defektlerin rekonstrüksiyonunda kullanılan sentetik kemik greftleri ve allogreftlerin karşılaştırılması
A comparative study of artificial bone graft versus allograft in the reconstruction of defects after benign tumor curettage.
Fener Çelebi, Ahmet Fevzi Kekeç, Recep Öztürk
doi: 10.5505/aot.2018.26056  Sayfalar 151 - 158
GİRİŞ ve AMAÇ: Kemik vücudun iskeletini oluşturan, son derece karışık ve yüksek oranda özelleşmiş bir bağ dokusudur. Ancak bazen travma, enfeksiyon ve tümörler gibi nedenlerden ötürü oluşan kemik defektleri, kemik dokusu ile iyileşemeyebilir. Böyle durumlarda iyileşmeyi kolaylaştırmak veya başlatmak için kemik defektlerinin kemik greft materyalleri ile doldurulması gerekebilir. Biz bu çalışmada benign kemik tümörlerinde defekti doldurmak için sentetik kemik grefti kullanılan hastalar ile kansellöz allogreft kullanılan hastaların greftlerinin kaynama hızlarını değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada 2009 - 2013 tarihleri arasında Dr. A.Y. Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği’nde benign kemik tümörü tanısı alan ve cerrahi tedavi yapılan hastalarda kullanılan greftlerden sentetik kemik grefti (beta trikalsiyum fosfat) ile kansellöz allogreft arasındaki kaynama süreleri incelenmiştir. Vakalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir ve her iki grup için 26’ şar hasta çalışmaya dahil edilmiştir.
BULGULAR: Sentetik greft kullanılan hastalarda kaynama süresi ortalaması 149.26 gün ve kansellöz greft kullanılan hastalarda ise 103.35 gündür. 20 yaş altındaki hastalarda kaynama süresi ortalaması 125.38 gün ve 21 yaş ve üstündeki hastalarda 124.35 gündür. Çalışma sonuçlarına göre sentetik greft kullanılan hastalar ile kansellöz greft kullanılan hastalar arasında kaynama süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmaktadır (U=160,500 p< 0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Benign kemik tümörleri genellikle kavitenin küretajı, agresif tümörlerde adjuvan uygulanması ve oluşan defektin doldurulması ile tedavi edilir. Günümüzde defekti doldurmak için Polimetilmetakrilat (PMMA), sentetik kemik grefti, allogreft kemik ve otogreft kemik kullanılmaktadır. Allogreftlerin bulaşıcı hastalık, derin enfeksiyon ve riskleri mevcut olup biyolojik özellikleri hazırlandıktan sonra değişmektedir. Otogreftlerde donör saha morbiditesi mevcut olup miktarları sınırlıdır. Bazı yazarlar defektleri boş bırakmayı önermekte fakat bu da erken kırık ya da kollapsa sebep olabilmektedir. Bu kısıtlılıklardan kaçınmak için sentetik kemik greftlerinin kullanımı giderek popüler hale gelmiştir fakat bu çalışmadan çıkan sonuca göre sentetik allogreft olarak beta trikalsiyum fosfat kansellöz allogrefte göre daha geç kaynamaktadır.
INTRODUCTION: Bone is a complex and specialized connective tisssue. However, bone defects caused by trauma, infection and tumors sometimes may not heal with bone tissue. In such cases, bone defects may need to be filled with bone graft materials to facilitate or start healing. In this study, we aimed to evaluate the bone healing rates of grafted defects with synthetic bone grafts and cancellous allografts in benign bone tumors.
METHODS: The union rates between synthetic bone grafts (beta tricalcium phosphate) and cancellous allografts used in patients who were diagnosed benign bone tumor treated surgically in Dr.A.Y.Ankara Oncology Training and Research Hospita lOrthopedics and Traumatology Clinic between 2009 and 2013. The cases were evaluated retrospectively and 26 patients were included for both groups.
RESULTS: The mean duration of graft union was 149.26 days in patients using synthetic grafts and 103.35 days in patients using cancellous grafts. The mean duration of union was 125.38 days in patients under 20 years of age and 124.35 days in patients 21 years and older. There is a statistically significant difference in the duraton of graft union between the patients with synthetic grafts and those with cancellous allografts (p <0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Benign bone tumors are usually treated with curettage of the cavity, adjuvant application in aggressive tumors, and filling of resulting defect. Today, polymethylmethacrylate, synthetic bone grafts, allografts and autografts are used to fill the defect. Allografts have risk of infectious diseases,deep infection and usually change their biological properties after prepared. In autografts, donor site morbidity exists and sources are limited. Some authors suggest leaving the defects empty, but this can lead to premature fractures or collapse. To avoid these limitations, the use of synthetic bone grafts has become popular, but as a result of this study, beta-tricalcium phosphate as a synthetic allograft has been healed later than cancellous allografts.

7.
Kolorektal Kanser Hastalarında Annexin A1 Gen Ekspresyonu ve İnflamasyon İlişkisinin İncelenmesi
The Investigation of Relationship Between Annexin A1 Gene Expression and Inflammation in Colorectal Cancer Patients
Filiz Bakar Ateş, Dılşa Mızrak Kaya
doi: 10.5505/aot.2018.29591  Sayfalar 159 - 165
GİRİŞ ve AMAÇ: Annexin A1 (AnxA1) proteini, çok sayıda hücre ve dokuda eksprese olan ve inflamatuvar yanıtı bloke eden bir proteindir. Günümüzde oldukça yaygın görülen bir kanser türü olan kolorektal kansere inflamasyon gelişimi eşlik etmektedir. Bu çalışmada AnxA1 proteininin kolorektal kanserde inflamasyon gelişimi üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma 74 kolorektal kanser hastası ve 79 sağlıklı kontrol grubu ile gerçekleştirilmiştir. Gönüllülerden toplanan kan örneklerinden serum ve RNA izolasyonu yapılmıştır. Dolaşımdaki AnxA1 ve interlökin-6 (IL-6) düzeyleri ile sitozolik ve sekretuvar fosfolipaz A2 (cPLA2, sPLA2) aktiviteleri Elisa yöntemi ile saptanmıştır. AnxA1 ve PLA2 mRNA ekspresyon düzeyleri ise real-time PCR yöntemi ile ölçülmüştür.
BULGULAR: Hasta grubunda serum AnxA1 düzeyleri anlamlı olarak azalmış iken, IL-6 ve sPLA2 düzeylerinin arttığı saptanmıştır. AnxA1 mRNA ekspresyonu da kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalmıştır. AnxA1 düzeyindeki azalmanın, inflamasyon belirteçlerindeki artış ile korelasyon gösterdiği saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, kolorektal kanser hastalarında AnxA1 plazma protein düzeyleri ve mRNA ekspresyonu üzerindeki anlamlı değişiklikleri göstermiştir. Elde edilen sonuçlar, AnxA1 proteinin kolorektal kanserde görülen inflamasyon ile ilişkili olabileceğini göstermiştir. Annexin protein sistemindeki disregülasyon mekanizmasının aydınlatılabilmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
INTRODUCTION: Annexin A1 (AnxA1) is a protein that inhibits the inflammatory response and is expressed by various types of cells and tissues. Colorectal cancer, a very common type of cancer today, is accompanied by the development of inflammation. At present study, it has been aimed to evaluate the relationship between AnxA1 protein and the development of inflammation in colorectal cancer.
METHODS: The study was conducted with 74 colorectal cancer patients and 79 healthy patients as the control group. Serum and RNA were isolated from the blood samples collected from volunteers. AnxA1 and interleukin-6 (IL-6) levels in circulation as well as the activity of cytosolic and secretory phospholipase A2 (cPLA2, sPLA2) were determined using Elisa method. AnxA1 and PLA2 mRNA expression levels were measured by real-time PCR technique.
RESULTS: While serum AnxA1 levels were significantly decreased in patients group, IL-6 and sPLA2 levels were detected to be increased. AnxA1 mRNA expression was also significantly reduced compared to the control group. The decrease in AnxA1 level was found to correlate with the increase in inflammation markers.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The present study has shown significant changes on AnxA1 plasma protein levels and mRNA expression in colorectal cancer patients. The data have revealed that AnxA1 protein may be associated with inflammation in colorectal cancer. Further studies are needed to elucidate the mechanism of dysregulation in the Annexin protein system.

8.
Omuz Kuşağı Yerleşimli Malign Kas İskelet Sistemi Tümörlerin Dağılımı Ve Değerlendirilmesi
Distribution and Evaluation of Shoulder Girdle localized Malignant Musculoskeletal Tumors
Recep Öztürk, Şefik Murat Arıkan, Güray Toğral, Bedii Şafak Güngör
doi: 10.5505/aot.2018.30633  Sayfalar 166 - 170
GİRİŞ ve AMAÇ: Kliniğimizde omuz kuşağı yerleşimli malign kas iskelet sistemi tümörü tanısı ile tedavi edilen olguların tanısal dağılımı ve retrospektif incelenmesi amaçlandı
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2001 ile ağustos 2016 yılları arasında omuz çevresi malign tümörü tanısı ile takip ve tedavi edilen 187 vaka retrospektif olarak incelendi.Olgular yaş, cinsiyet, lokalizasyon, histopatolojik tanı ve özellikleri açısından değerlendirildi.
BULGULAR: 187 hastanın 79' u kadın (% 42.3), 108' i erkek (%57.7) idi. Hastaların cerrahi zamanındaki yaş ortalaması 47.9 ( 2 - 87 yaş arası) idi. Hastaların 95’i primer tümör, 10’u nüks, 82’si metastaz idi. En sık tumor yerleşim yeri proksimal humerus idi(108 vaka, %57). Primer tümörler içerisinde en sık tanı ewing’s sarkom idi(21 vaka, %22). Metastatik tümörler içerisinde en sık görüleni akciğer kanseri metastazı(19 vaka, %23) idi. İncelemeye alınan 187 hastanın, ortalama tümör boyutu 10.0 cm (3- 78 cm arası) idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Malign tümörlerde erken tanı hayati öneme sahiptir. Öykü ve fizik muayenede, lokalizasyona özel yaş, cinsiyet, kemik-yumuşak doku tutulumu, insidans gibi özelliklerin bilinmesi tanıda önemli bir yardımcıdır.
INTRODUCTION: We aimed to retrospectively examine diagnostic distribution of the patients treated with diagnosis of shoulder girdle localized malignant musculoskeletal system in our clinic.
METHODS: A total of 187 patients followed-up and treated shoulder girdle malignant tumor between January 2001 and August 2016 were retrospectively investigated. Patients were evaluated in terms of age, gender, localization, histopathological diagnosis and characteristics.
RESULTS: Out of 187 patients 79 were female (42.3%) and 108 were male (57.7%). The mean age of patients at the time of surgery was 47.9 (2-87) years. Of the patients 95 had primary tumor, 10 relaps and 82 metastasis. The most common tumor localization was proximal humerus (108 cases; 57%). Among the primary tumors, the most common diagnosis was Ewing’s sarcoma (21 cases, 22%). The most common metastatic tumor was lung cancer metastasis (19 cases, 23%). The mean tumor size in the 187 patients included was 10.0 cm (3-78 cm).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Early diagnosis is vital in malignant tumors. Knowledge of characteristics such as localization specific age, gender, bone-soft tissue involvement and incidence in medical history and physical examination is helpful in the diagnosis.

9.
Akciğer kanserlerinde DNA ploidinin prognostik önemi
Prognostic significance of DNA ploidy in lung cancer
Hüseyin Çakmak, Arif Osman Tokat, Nalan Açıkgöz Akgün, Hadi Akay, Olgun Arıbaş
doi: 10.5505/aot.2018.74755  Sayfalar 171 - 178
GİRİŞ ve AMAÇ: Akciğer kanserleri tüm dünyada oldukça yaygın olarak görülen ve mortalitesi yüksek olan neoplazmlardır. Akciğer kanserlerinde, önceden bilinen prognostik faktörlerin, tümörün klinik seyrindeki ve prognozundaki değişkenliği yansıtmada yetersiz kaldığı bilinmektedir. Çalışmamızda küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde opere edilen hastaların tümör DNA ploidi tipinin prognoza olan etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: : Küçük hücreli dışı akciğer kanserli 35 hasta opere edildi. Taze tümör dokusundan flow sitometrik inceleme yapılarak tümör DNA ploidi tipi ile proliferasyon aktivitesi(Sfazı) belirlendi. Bu veriler hastaların TNM evresi, histopatolojik tipi ve takip süresi içindeki son durumu ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: DNA ploidi analizi sonucunda 35 olgunun 16’sında(%45,8) anöploidi ve 19’unda da (%54,2) diploidi saptandı. Ploidi tipi ve S fazı ile histopatolojik tip, TNM evresi ve klinik son durum karşılaştırıldığında özellikle anöploid DNA’lı ve/veya S fazı yüksek olan olgularda nüks veya metastazlar gözlendi.(p<0,05)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde, tümör DNA ploidi tipi ile S fazı, tümörün biyolojik davranışını yansıtan ve prognoza etkili faktörler olarak değerlendirildi.
INTRODUCTION: Lung cancers widespread throughout the world. Previously known prognostic factors in lung cancers are inadequate in reflecting a change in prognosis and clinical course of the tumour. The aim of this study was to determine the effect on prognosis of tumour DNA ploidy type in are neoplasms with high mortality rates that are extremely patients operated on for non small cell lung cancer.
METHODS: A total of 35 patients were operated on because of non small cell lung cancer. Using flow cytometric examination of fresh tumour tissue, the proliferation activity (S phase) was determined together with tumour DNA ploidy type. These data were compared with the TNM grade, the histopathological type and the last status of patients within the follow-up period.
RESULTS: As a result of DNA ploidy analysis, aneuploidy was determined in 16 (45.8%) patients and diploidy in 19 (54.2%). When the ploidy type and S phase were compared with histopathological type, TNM grade and last clinical status, recurrence and metastasis were observed at a significantly higher rate in cases with anaploidy DNA and/or high S phase (p<0.05)
DISCUSSION AND CONCLUSION: Tumour DNA ploidy type and S phase can be evaluated as effective prognostic factors reflecting the biological behaviour of the tumour in non small cell lung cancers.

10.
Lenf Nodu Negatif pT1c Meme Kanserli Hastalarda Kemoterapinin Etkisi
The Effect of Chemotherapy in Patients with Node-Negative pT1c Breast Cancer
Utku Oflazoğlu, Halil Taşkaynatan, Ümit Olcun Ünal, Umut Varol, Ahmet Alacacıoğlu, Yüksel Kuçukzeybek, Tarık Salman, Yaşar Yıldız, Mustafa Oktay Tarhan
doi: 10.5505/aot.2018.77045  Sayfalar 179 - 187
GİRİŞ ve AMAÇ: PT1cN0M0 meme kanserili hastaların bazı alt grupları, yüksek bir relaps potansiyeli taşır ve bu nedenle adjuvan kemoterapi verilmesini gerektirebilir. Biz bu çalışmada, pT1cN0Mo meme kanserli hastalarda adjuvan kemoterapinin etkinliğini ve prognostik önemi olabilecek faktörleri tanımlamayı amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza iki merkezden 1990-2013 tarihleri arasında opere edilmiş pT1cN0M0 meme kanserli kadın hastalar alındı. Adjuvan kemoterapi kısmen standardize edildi. ( doksorubisin ve siklofosfamid kombinasyonuna ilabe taksan eklendi yada eklenmedi veya 5-florourasil, doksorubisin, siklofosfamid kombinasyonu uygulandı). Datanın analizinde Chi-Square ve Mann-Whitney U Testleri kullanıldı. İstatiksel anlamlılık p<0.05 olarak kabul edildi.
BULGULAR: Sadece T1cNoMo meme kanseri olan iki yüz on sekiz bayan hasta bu çalışma için alım kriterlerini karşıladı. Çalışmamızda düşük olay oranı olmasına rağmen tek değişkenli analizde adjuvan kemoterapinin etkili olduğu 2 grup belirledik. Bu gruplar Her2 negatif(p: 0.045) ve Grade 2(p: 0.033) gruplarıydı. Çok değişkenli analizde,Her2 durumu ve progesteron durumu bağımsız prognoz faktörlör olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımız, PR ve HER-2 durumlarının prognostik öneme sahip olduğunu ve adjuvan kemoterapinin bazı T1c tümör alt gruplarında hastalıksız sağkalım avantajı sağlayabileceğini göstermiştir. Tedaviyi daha iyi bireyselleştirmek ve sistemik tedaviyi sınırlamak için daha fazla yeni prognostik ve prediktif testlere ihtiyaç vardır.

INTRODUCTION: A subgroup of pT1cN0M0 breast cancer carries a high potential of relapse, and thus may require adjuvant chemotherapy. In this study, we aimed to identify the efficacy of adjuvant chemotherapy in patients with pT1cN0Mo breast cancer and the factors that may be prognostic prognostic factors

METHODS: Retrospective analysis of all patients with pT1c breast cancer, who underwent surgery from 1990 to 2013 at two centers. AC was partially standardized. (doxorubicin plus cyclophosphamide with or without taxan or 5-fluorouracil plus doxorubicin plus cyclophosphamide). Chi-square and Mann-Whitney U tests were used in the analysis of data. Statistical significance was accepted as p <0.05.

RESULTS: Two hundred and eighteen female patients only with T1cNoMo breast cancer met the eligibility criteria for this study. Despite the low incidence rate in our study, we identified 2 groups in which adjuvant chemotherapy was effective in univariate analysis. These groups were Her2 negative (p: 0.045) and Grade 2 (p: 0.033) groups. In multivariate analysis, HER-2 status and progesterone status were independent prognostic factors.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our findings imply that PR and HER-2 statuses had prognostic significance and adjuvant chemotherapy may offer adisease free survival advantage in some subgroups of T1c tumors. New prognostic and predictive tests are needed to better individualize the therapy and confine the systemic treatment.

11.
Pelvik Radyoterapi Uygulanılan Sıçanlarda Akut Gastointestinal Toksisite Üzerine Giardi İntestinalis Enfeksiyonunun Etkileri
The Effects of Concomitant Giardia intestinalis Infection on Acute Gastrointestinal Toxicity in Rats Undergoing Pelvic Irradiation
Zümrüt Doğan, Özlem Makbule Aycan-kaya, Ebru Elibol, Nigar Vardı, Haldun Şükrü Erkal
doi: 10.5505/aot.2018.58966  Sayfalar 188 - 198
GİRİŞ ve AMAÇ: Servikal, endometrial, mesane ve prostat gibi pelvik kanserin farklı türleri normalde ya sadece radikal radyoterapi ile yada cerrahi ve kemoterapi birlikte kombinasyon halinde tedavi edilebilir. Bu çalışmanın amacı, pelvik radyasyona maruz kalan sıçanlarda eşzamanlı Giardia intestinalis enfeksiyonunun akut gastrointestinal toksisite üzerine etkilerinin araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma grubu, 250 g ağırlığa sahip kırk adet 6 aylık dişi Wistar sıçandan oluşmaktadır. Sıçanlar, herbir grupta 10 adet sıçan olacak şekilde dört gruba ayrıldı. Çalışma grupları; Grup 1, Giardia intestinalis ile enfekte olmayan ve radyoterapi almayan sıçanlar, Grup 2, radyoterapi almamış, ancak Giardia intestinalis ile enfekte olan sıçanlar, Grup 3, Giardia intestinalis ile enfekte olmamış fakat radyoterapi almış sıçanlar, Grup 4'te hem Giardia intestinalis ile enfekte olan hemde radyoterapi alan sıçanlardan oluşmaktadır. Radyasyon bittikten sonraki gün, hayvan vücut ağırlıkları kayıtedildi ve dışkılama sıklığı hesaplandı. Ratlar perfore edilerek sakrifiye edildi, ince bağırsak dokuları histolojik inceleme için alındı.
BULGULAR: Işık mikroskopik incelemesinin sonucu olarak, grup 3 ve 4 ‘te villus kısalması, yüzeyel epitelinde atrofi, kriptalarda kayıp gibi mukozal hasarlar ve goblet sayısında azalma tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın bir sonucu olarak, Giardia intestinalis enfeksiyonu ile eşzamanlı olarak pelvik radyoterapi uygulanması sıçanlarda akut gastrointestinal toksisiteyi arttırmıştır.
INTRODUCTION: Different types of pelvic cancer, such as cervical, endometrial, bladder and prostate, are normally treated by radical radiotherapy, which can be used both alone or in combination with surgery and/or chemotherapy.The aim of this study is to assess the effects of concomitant Giardia intestinalis infection on acute gastrointestinal toxicity in rats that have undergone pelvic irradiation.
METHODS: The study group consisted of forty female 6-month-old Wistar rats with the weight of 250 g. The rats were divided into four groups containing ten rats in each group. The study groups are as follows: Group 1 contained rats not infected with Giardia intestinalis and not irradiated, Group 2 contained rats infected with Giardia intestinalis but not irradiated, Group 3 contained rats not infected with Giardia intestinalis but irradiated, Group 4 contained rats infected with Giardia intestinalis and radiated. For the day after the end of radiation, the number of stool pellets was counted, and the operation of weighing rats was performed, and they were sacrificed the following day. The intestinal tissues were taken for histological evaluation.
RESULTS: A mucosal damage, such as villus shortening, atrophy of surface epithelium, crypt loss, as well as a decrease in the number of goblet cells of the group 3 and 4, was detected as a result of the light microscopic examination.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result of the present study, the fact that concomitant Giardia intestinalis infection aggravates acute gastrointestinal toxicity in rats that have undergone pelvic irradiation has been verified

12.
Avokado yaprağı ekstresinin Larinks kanseri dokularında Adenozin Deaminaz (ADA) üzerine aktive edici etkisi
Avocado leaf extract activates Adenosine Deaminase (ADA) in Larynx cancer tissues
Ayça Ant, Aslıhan Avcı, Metin Genç, Erdoğan İnal, Ümit Tunçel, Ziya Şencan
doi: 10.5505/aot.2018.88319  Sayfalar 199 - 204
GİRİŞ ve AMAÇ: Adenozin deaminaz (ADA), pürin ve DNA metabolizmasına katılan ve serbest oksijen radikali (SOR) oluşumunun mekanizmasında yer alan anahtar bir enzimdir. Araştırmalar, avokadonun kanser önleyici özelliklerinden birinin ağırlıklı olarak SOR üretimi sonucu olduğunu göstermektedir. Bu çalışmada amacımız, Avokado yaprağı ektresinin, kanserli ve kanserli olmayan larinksdokularında ADA'nın aktivite seviyesine olası etkilerinin araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: On üç hastanın larinks karsinom dokusunun ADA aktiviteleri, Avokado yaprak ekstreli ve ekstresiz, tümörlü ve tümörsüz kontrol dokuları ile karşılaştırılarak, fark açısından değerlendirildi.
BULGULAR: ADA aktivitesi kanserli dokularda kanserli olmayan kontrol dokularına göre anlamlı olarak artmıştır (p <0.001). Avokado yaprak ekstresi, kanserli dokulardaki ADA aktivitelerini (r = 0.93, p <0.001) kanserli olmayan (r = 0.60, p = 0.029) dokudan daha fazla arttırmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: ADA enzim aktivitesinin yüksekliği, substratlarının (adenozin ve deoksiadenozin) toksik birikimine karşı telafi edici bir mekanizma şeklinde açıklanabilir. Bu durumda Avokado yaprağı ekstresi, kanserli dokularda larenks kanseri olmayan dokulara kıyasla daha yüksek ADA aktivitesine yol açarak bu toksik birikimi engelleyebilir.
INTRODUCTION: Adenosine deaminase (ADA) is a key enzyme that participate in purine and DNA metabolism and one of the central mechanism of free oxygen radical (FOR) formation. Studies have indicated that, one of the cancer-preventing properties of avocado occurs mainly by FOR production. Our aim in this study is to investigate possible potential effects of the aqueous extract of Avocado leaf on the activity level of ADA in cancerous and non-cancerous tissues of larynx for elucidation of the molecular mechanism.
METHODS: The ADA activities of the larynx carcinoma tissues of thirteen patients were compared with the adjacent tumor-free control tissues with and without Avocado leaf extract were evaluated in terms of difference.
RESULTS: The ADA activities were significantly increased in cancerous tissues compared with the noncancerous control tissues (p<0.001). The extract of avocado leaf increased the ADA activities in cancerous tissues (r=0.93, p <0.001) more than noncancerous (r=0.60, p=0.029) tissues significantly.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results can be explained as elevated ADA enzyme activity is a compensatory mechanism against toxic accumulation of its substrates (adenosine and deoxyadenosine) and Avocado activates ADA actitvity in cancerous tissues higher than non-cancerous tissues of larynx.


13.
Meme Kanserli Hastalarda Aksiller Evreleme Amaçlı İntraoperatif Sentinel Lenf Nosu Saptanmasında Radyokolloid Metilen Mavisi ve Kombine Yöntemlerin Karşılaştırılması
The Comparison of Radiocolloid, Methylene Blue and Combined Methods for Detecting Sentinel Lymph Node for Axillary Staging in Breast Cancer Patients
Muhammet Kadri Çolakoğlu, Yılmaz Özdemir, Gökhan Giray Akgül, Mehmet Ali Gülçelik
doi: 10.5505/aot.2018.67044  Sayfalar 205 - 212
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı sentinel lenf nodu saptanmasında radyonüklid ve metilen mevisi metotlarının başarı oranlarını karşılaştırmak ve meme kanseri bulunan hastalarda bu teknik veya teknik kombinasyonlarının başarı oranlarını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif çalışmada Şubat 2006 ve Mart 2010 tarihleri arasında Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran 287 meme kanseri hastası değerlendirilmiştir. Sadece metilen mavisi metodu uygulanan hastalara Grup I, sadece radyokolloid madde metodu uygulanan hastalara Grup II, hem metilen mavisi hem de radyokolloid madde uygulanan hastalara ise Grup II adı verildi. Hastalar gruplara rastgele olarak dağıtıldı. Her bir tekniğin başarı oranları ve toplam başarı oranları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Tüm gruplar ele alındığında sentinel lenf nodu saptanmasında toplam başarı oranı %83,3 olarak hesaplandı Gruplara ayrı ayrı bakıldığında Grup I (tek başına metilen mavisi) için başarı oranı %80, Grup II (tek başına radyokolloid madde) için %84,9 ve Grup III (kombine grup) için %90.6 başarı oranı hesaplandı. İstatistiksel olarak Grup I ve Grup II arasında fark görülmezken (p=0,425) Grup I ve Grup III arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Vital boyaların ve radyoaktif koloidal maddelerin tek başına kullanımında sentinel lenf nodu saptanması başarı oranları yüksektir ancak metotlar kombine edildiğinde bu başarı oranı anlamlı şekilde artmaktadır.
INTRODUCTION: The aim of this study to compare the success rates of radionuclide and methylene blue methods in detecting sentinel lymph nodes and evaluate the success rates of techniques or technique combinations in breast cancer patients.
METHODS: In this prospective study we evaluated 287 breast cancer patients referred to Ankara Oncology Training and Research Hospital between February 2006 and March 2010. Patients whom we performed methylene blue method alone was named as Group I, radiocolloid substance method alone as Group II and both methylene blue and radiocolloid method as Group III. Patients dispatched groups randomly. We calculated the overall success rate and success rates of each techniques seperately.
RESULTS: When considered for all groups overall sentinel lymph node detecting success rate was 83,3%. When considered for each group, success rate was 80% for group I (methylene blue alone group), 84,9% for group II (radiocolloid substance alone group) and 90,6% for group III (combined group). Statistically there was no difference between group I and group II (p=0,425) but there was a statistical difference between group I and group III (p<0,05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The usage of vital dyes and radioactive colloidal substances alone has high success rates but combined method increases the success rate obviously.

14.
Supin Pozisyonda Perkütan Nefrolitotomi: Tek merkez deneyimi
Percutaneous Nephrolithotomy in Supine Position: A Single Center Experience
Erdem Öztürk, Taha Numan Yıkılmaz
doi: 10.5505/aot.2018.61587  Sayfalar 213 - 217
GİRİŞ ve AMAÇ: Perkütan nefrolitotomi (PNL), böbrek taşlarının tedavisinde sık kullanılan bir tedavi yöntemidir. PNL genellikle pron pozisyonda yapılamasına rağmen pozisyonel bazı dezavantajlar göz önüne alınarak supin pozisyonda PNL geliştirilmiştir. Bu çalışmada kliniğimizde supin posizyonda yapılan PNL sonuçlarımızın sunulması amaçlanmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde Kasım 2016-Haziran 2018 tarihleri arasında böbrek taşı nedeniyle supin pozisyonda PNL yapılan 74 hastanın verileri retrospektif olarak tarandı. Hastaların yaş, cinsiyet, ortalama taş boyutu, operasyon süresi, floroskopi süresi, hospitalizasyon süresi, taşsızlık oranları ve cerrahi sonrası komplikayonlar kaydedildi.

BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 74 hastanın 46’sı erkek, 28’i kadındı. Hastaların ortalama yaşı 52±14.6 olarak hesaplandı. Ortalama taş boyutu 2.4±0.62 cm idi. Ortalama operasyon süresi 58.7±19.24 dk, floroskopi süresi 3.61±1.35 dk, ortalama hospitalizasyon süresi ise 2.9 (1-6) gün olarak saptandı. Hasta serimizdeki taşsızlık oranı %86.48 olarak hesaplandı. Takiplerde komplikasyon izlenme oranı ise %6.7 olarak bulundu.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Böbrek taşı tedavisinde supin PNL yüksek taşsızlık oranları ile etkin ve güvenilir bir tedavi seçeneğidir. Hasta ve cerrah konforu, işlem sırasında üretral girişim yapılabilmesi ve kabul edilebilir anestezik riskleri ile PNL cerrahilerinde supin posizyon tercih edilebilecek bir yaklaşımdır.

INTRODUCTION: Percutaneous nephrolithotomy (PNL) is a widely used treatment choice for renal stones. Usually, PNL has been performed in prone position but due to some disadvantages of this pozisiton supine PNL has been described. In this study, we aimed to present the outcomes of PNL applied in supine position in our clinic.

METHODS: Retrospective data was collected on 74 patients underwent PNL in supine position between November 2016 and June 2018. Patients’ demographics, stone size, operation time, fluoroscopy time, hospitalization time, stone free rates and complications were collected.

RESULTS: Fourty-six men, twenty-eight women underwent supine PNL with a mean stone size of 2.4±0.62 cm. The mean age of the patients were 52±14.6 years. The mean operation, fluoroscopy and hispitalization time were 58.7±19.24 min, 3.61±1.35 min and 2.9 (1-6) days, respectively. The stone free rates among 74 patients was 86.48%. During the follow-up period, the total complication rate was 6.7%.

DISCUSSION AND CONCLUSION: For treatment of kidney stone supine PNL is a safe and effective procedure with high stone free rates. Supine position can be preferred in terms of patient and surgeon comfort, allowing urethral Access during the surgery and acceptable anesthetic risks.


15.
Hemodiyaliz hastalarında kardiyovaskuler riskin belirlenmesinde volüm durumunun rolü
Assessment of volume status with cardiovascular risk factors in hemodialysis patients
Bahar Gürlek Demirci, Emre Tutal, Orhan Guliyev, Turan Çolak, Fatma Nurhan Ozdemir Acar, Siren Sezer
doi: 10.5505/aot.2018.89410  Sayfalar 218 - 222
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik sıvı yükü hemodiyalize giren hastalarda sık karşılaşılan bir sorundur. Bu çalışmada, hemodiyalize giren hastalarda biyoimpedans analizi (BİA) ile ölçülen sıvı yükü parametreleri ile sistolik, diyastolik kan basıncı, nabız dalga hızı (PWv) nabız basıncı, kardiyak indeks (CI) ve kardiyak output (CO) gibi hemodinamik parametreler arasındaki ilişkinin gösterilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: : Son dönem böbrek hastalığı tanısı ile en az üç aydır hemodiyalize giren ve medikal olarak stabil 100 hasta çalışmaya alındı. Biyoimpedans cihazı (BCM, Fresenius) ile yapılan vücut kompozisyon analizinde sistolik ve diyastolik kan basıncı, vücut kitle indeksi (VKİ), yağsız doku indeksi (LTI), ekstraselüler sıvı volumü (ECW), intraselüler sıvı volumü (ICW), yağsız doku kütlesi (LTM) düzeyleri belirlendi. PWv, nabız basıncı (PP), CI, CO, sistolik basınç artışı (AIx) ve total vasküler direnç (TVR) nabız dalga hızı cihazı ile ölçüldü (Mobil-O-Graph).
BULGULAR: Ortalama yaş 47.5 ± 16.2 idi. Ultrafiltrasyon volumü ve hipervolemi sıklığı sistolik kan basıncı, ECW, ICW, VKİ, (p<0.005); PWv, CO, TVR, CI ve AIx ile pozitif korele (p<0.001), LTI ile ters orantılı saptandı (p < 0.05). Hipervolemi, prediyaliz serum sodyum düzeyinden bağımsızdı. PP, CO, TVR, CI, AIx, Kt/V, E/I ve faz50 açısı PWV’nin belirleyicileri olarak saptandı (p<0.005). Sistolik kan basıncı, PP, CO, TVR, AIx, PWv, ECW, ICW ve E/I hipervoleminin belirleyicileri olarak saptandı (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda hipervoleminin nabız dalga hızı progresyonu, artmış sistolik kan basıncı, nabız basıncı ve vasküler direnç ile ilişkili olduğu gösterilmiştir.
INTRODUCTION: Chronic fluid overload is a common issue in patients undergoing hemodialysis. In present study, we aimed to investigate fluid volume parameters by bioimpedance analysis (BIA) and their relationship to hemodynamic parameters as systolic and diastolic blood pressure, pulse wave velocity (PWv), PP, cardiac index (CI) and cardiac output (CO) in patients ongoing hemodialysis.
METHODS: One hundred end stage renal disease patients who were medically stable and undergoing dialysis treatment for at least 3 months were enrolled to the study. Body compositions were analyzed with the BIA technique (BCM, Fresenius) that estimates systolic and diastolic blood pressure, body mass index (BMI) lean tissue index (LTI), extracellular volume (ECW), intracellular volume (ICW), lean tissue mass (LTM) and phase angle levels. PWv, pulse pressure, CI, CO, systolic pressure augmentation (AIx) and total vascular resistance (TVR) were evaluated with PWv analysis monitor (Mobil-O-Graph).
RESULTS: The mean age was 47.5 ± 16.2. Ultrafiltration volume and overhydration frequency were positively correlated with systolic blood pressure, ECW, ICW, BMI (p<0.05) and hemodynamic parameters as PWv, PP, CO, TVR, CI and AIx (p<0.001), and negatively correlated with LTI (p <0.05). PP, CO, TVR, CI, AIx, Kt/V, E/I and phi50 were the predictors of pulse wave velocity (p<0.05). Systolic blood pressure, PP, CO, TVR, CI, AIx, PWv, ECW, ICW and E/I were the predictors of overhydration (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Present study concluded that overhydration is associated with increased PWv, systolic blood pressure, PP and vascular resistance

16.
Prostat Kanseri Tanısında Multiparametrik Magnetik Rezonans Görüntülemenin Yeri
The Role of Multiparametric Magnetic Resonance Imaging in the Diagnosis of Prostate Cancer
Erdem Öztürk
doi: 10.5505/aot.2018.50023  Sayfalar 223 - 227
GİRİŞ ve AMAÇ: Prostat kanseri erkeklerde en sık görülen kanser olup, taramasında dijital rektal muayene (DRM) ve kan prostat spesifik antijen (PSA) seviyesi ölçümü kullanılmaktadır. Yakın geçmişte prostat kanseri açısından şüpheli hastaların tanısında multiparametrik magnetik rezonans görüntüleme (MpMRI) kullanımı giderek artmıştır.
Bu çalışmada kliniğimizde prostat kanseri şüphesi ile MpMRI yapılan hastaların Prostat Görüntüleme Raporlama ve Bilgi Sistemi (PI-RADS) skorları transrektal ultrasonografi (TRUS) kılavuzluğunda yapılan prostat biopsisi patolojileri ile karşılaştırılmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde Ağustos 2017-Ocak 2018 tarihleri arasında PSA değeri ≥4 ng/ml ve/veya DRM’de şüpheli bulgular nedeniyle prostat biyopsisi planlanan 40 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalar biyopsi öncesinde mpMRI ile değerlendirdi ve sonrasında TRUS eşliğinde kognitif biyopsi yapıldı. Olguların yaş, PSA düzeyi, DRM bulguları kaydedildi. Hastaların mpMRI’larındaki Pi-RADS skorları biyopsilerinde saptanan Gleason skorları ile karşılaştırıldı
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 64±9,4, ortalama PSA değeri 9,85±3,87 ng/ml, ortalama prostat boyutu ise 61±18 gr idi. Yapılan histopatolojik inceleme sonucunda 40 hastanın 24ünde prostat kanseri saptandı. MpMRI sonrası yapılan kognitif biyosinin prostat kanseri saptamadaki duyarlılığı %87.5 iken özgüllüğü %68.75 olarak bulundu. Prostat kanseri şüphesi olan hastalarda MpMRI görüntüleri sonucu raporlanan Pi-RADS skorunun pozitif prediktif değeri (PPV) %80.7 iken negatif prediktif değeri (NPV) ise %78 olarak hesaplandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mevcut bilgiler ışığından prostat kanseri açısından şüpheli hastalarda MpMRI yapılması ve Pi-RADS skoru yüksek odaklardan biyopsi yapılması önerilmektedir.
INTRODUCTION: Prostate cancer is the most common cancer among men population, and clinical suspicion of prostate cancer is typically based on digital rectal examination and/or the finding of elevated prostate spesific antigen (PSA). Nowadays MpMRI has an emerging role in diagnostic evaluation of prostate cancer.
In this study, we aimed to evaluate the Prostate Imaging Reporting and Data System (Pi-RADS) scores with the results of transrectal ultrasound (TRUS) guided targeted cognitif prostate biopsy.

METHODS: We evaluated the data of 40 patients who underwent MpMRI and TRUS cognitif biopsy due to suspicion of prostate cancer and/or ≥4 ng/ml PSA value and/or abnormal digital rectal examination at our clinic between August 2017 – January 2018. Patients age, PSA values and digital rectal examinations were recorded. A retrospectif review of Pi-RADS scores according to MpMRI and biopsi, Gleason scores were compared.
RESULTS: Overall, biopsies were positive in 24/40 patients. The mean age, the mean PSA value and the mean prostate volüme of patients were 64±9,4, 9,85±3,87 ng/ml and 61±18 g, respectively. Sensitivity, specificity, negative predictive value and pozitif predictive value of Pi-RADS scores according to MpMRI were 87.5%, 68.75%, 78% and 80.7%, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: MpMRI may be recommended for evaluation of prostate cancer suspicious cases and prostate biopsy will be performed according to Pi-RADS scores.

17.
Meme Manyetik Rezonans Görüntülemede Bölgesel Ve Çoklu Bölgesel Dağılım Gösteren Kitlesel Olmayan Kontrast Tutulum Lezyonlarının Değerlendirilmesi
Evaluation Of Breast Regional And Multiple Regions Non-Mass Like Enhancements
Hale Aydın
doi: 10.5505/aot.2018.36449  Sayfalar 228 - 234
GİRİŞ ve AMAÇ: American College of Radiology’nin Meme Görüntüleme Raporlama ve Veri Sistemi (BI-RADS) rehberinin 5. baskısına göre bugüne kadar az sayıda çalışmada, kitlesel olmayan kontrast tutulumu (non mass enhancement=NME) lezyonlarının özellikleri araştırılmıştır ve bu alana ilişkin yapılacak yeni çalışmaların gerekliliğinden söz edilmiştir. Bu çalışmada meme Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG)’de saptanan NME lezyonlarının özelliklerinin araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada 2015 ve 2017 yılları arasında Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde çekilen tüm meme MRG tetkikleri retrospektif taranarak değerlendirildi. Bu süre zarfında 23 hastada saptanan NME lezyonu çalışma grubunu oluşturdu. NME lezyonlarının dağılımı, paterni, dinamik eğri tipleri, difüzyon kısıtlaması olup olmadığı, kistik yapı olup olmadığı, fizik muayenede palpabl kitlenin bulunup bulunmadığı ve biyopsi sonuçları değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 43.86±6.95 (34-62) yıl idi. Biyopsi sonuçlarına göre 12’si (%52.2) benign, 5’i (%21.7) malign idi. NME lezyonlarının dağılım paterni incelendiğinde 10’u (%43.5) çoklu bölgesel, 13’ü (%56.5) bölgesel nitelikte idi. Malign karakterli lezyonların tamamının bölgesel patern gösterdiği izlendi. Dinamik eğrilerden en fazla saptanan persistan patern olan tip 1 (13, %56.5) eğri idi. Daha sonra plato patern olan tip 2 (9, %39.1) eğri görüldü. Lezyonlardan 4 (%17.4) tanesi palpabl idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmada çoklu bölgesel dağılım, bölgesel dağılımdan daha sık izlendi. Malign lezyonlarda benignlere göre bölgesel dağılım paterni anlamlı olarak daha yüksek görüldü. NME lezyonları ve dağılım paternleri ile internal kontrastlanma paternleri hakkında ileri çalışmalar özellikle çok merkezli çalışmalar yapılmalıdır.
INTRODUCTION: According to the 5th edition of Breast Imaging Reporting and Data System (BI-RADS) lexicon of the American College of Radiology (ACR), the features of non-mass enhancement (NME) lesions have been investigated in a small number of studies and the need for new studies on this area has been mentioned. In this study, we aimed to investigate the features of NME lesions of breast detected in Magnetic Resonance Imaging (MRI).
METHODS: All breast MRIs performed at the Ankara Oncology Training and Research Hospital between 2015 and 2017 were reviewed and evaluated retrospectively. During this period, 23 NME lesions were detected in the MRI and constituted the study group. Distribution and pattern of NME lesions, curve types, presence of diffusion restriction, and presence of cystic structure, presence of palpable mass on physical examination and biopsy results were evaluated.
RESULTS: The mean age of the patients was 43.86 ± 6.95 (34-62) years. According to the biopsy results, 12 lesions (52.2%) were benign and 5 (21.7%) were malignant. When the distribution pattern of NME lesions was examined, 10 (43.5%) were multiple regional and 13 (56.5%) were regional. It was observed that all of the malignant lesions showed a regional pattern. The most frequently detected dynamic curve type was perseverative pattern, type 1 (13, 56.5%) curve. Type 2 curve with plateau pattern was observed in 9 (39.1%) lesions. Four (17.4%) of the lesions were palpable.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Multiple regional distribution was more frequent distribution type than regional distribution in our study. Regional distribution pattern was significantly more frequent in malignant lesions compared to benign lesions. Further research, especially multi-center studies on distribution pattern and internal enhancement pattern of NME lesions should be performed.

18.
Total Mastektomi Yapılan Hastalarda Latissimus Dorsi Kas Deri Flebi ve İmplant ile Geç Dönem Meme Rekonstrüksiyonu
Delayed Breast Reconstruction with Latissimus Dorsi Myocutaneous Flap and Implant in Patients Undergoing Total Mastectomy
Yahya Baltu, Orhan Aydın
doi: 10.5505/aot.2018.82788  Sayfalar 235 - 239
GİRİŞ ve AMAÇ: u çalışmamızda total mastektomi uygulanan hastalarda latissimus dorsi kas deri flebi +implant ile geç dönem meme rekonstrüksiyonu yapılan hastalar incelenip estetik sonuçların ve komplikasyonların değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya latissimus dorsi kas-deri flebi ve implant ile geç dönem rekonstrüksiyon uygulanan total mastektomili hastalar dahil edildi.
BULGULAR: 2013-2018 yılları arasında toplam 24 hasta ve 25 total mastektomi uygulanmış memeye geç dönemde latissimus dorsi kas-deri flebi+ implant ile rekonstrüksiyon uygulandı. Tüm kadın hastaların yaş ortalaması 44.0 olarak hesaplandı. 12 sağ meme ve 13 sol memeye rekonstrüksiyon uygulandı. Ameliyat süresi 135 ile 220 dakika arasında not edildi. Post-operatif olarak hiçbir hastada kısmi ya da total flep nekrozu görülmedi. Enfeksiyon, implant protuzyonu veya rüptürü, hematom veya keloid hiçbir hastada görülmedi. 4 hastada 1 ay kadar süren ve aspirasyon ile düzelen seroma gelişti. 1 hastada 2. ayda meme dokusu üzerinde selülit benzeri bir görünüm mevcuttu. 1 hafta IV antibiyotik tedavisi ile düzelme sağlandı. Donör alanda sadece 3 hastada tatmin edici olmayan skar ile karşılaşıldı. Hiçbir hastada meme alanında kötü skar görülmedi. Rekonstrükte edilen memeler için ortalama 255 (175-300) cc yuvarlak silikon jel implant kullanıldı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Latismuss dorsi kas-deri flebi geç dönem meme rekonstrüksiyonu için son derece güvenli ve muteber bir seçenektir. Özellikle ameliyat sonrası komplikasyonlardan çekinen ve en kısa sürede normal hayatına dönmek isteyen hastalar için diğer rekonstrüktif yöntemlere göre basit ve komplikasyonları az bir yöntemdir.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to investigate the aesthetic outcomes and complications of delayed breast reconstruction with latissimus dorsi myocutaneous flap + implant among patients undergoing total mastectomy operation.
METHODS: This study included patients operated with latissimus dorsi myocutaneous flap+implant after total mastectomy operation.
RESULTS: We performed delayed reconstruction with Latissimus Dorsi myocuteneous flap+implant for 24 patients and 25 total mastectomized breasts between 2014 and 2018. The study population had a mean age of 44.0 years. Twelve right and 13 left breasts were reconstructed. Operative time ranged between 135 and 220 minutes. None of the patients suffered partial or total flap necrosis, infection, implant protrusion or rupture, or keloid formation. Four patients developed seroma lasting for up to 1 month, which improved upon aspiration. One patient developed a cellulitis-like appearance on the breast tissue at the second month, which improved after a 1-week course of IV antibiotics. Only three patients had a bad scar formation at the donor site. No patient had bad scar formation in the mammary region. The median volume of round implants was 250 (175-300) ml. None of the patients suffered cancer recurrence.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Latissimus dorsi myocutaneous flap + implant procedure is an extremely safe and reliable option for delayed breast reconstruction. It is a simple technique with less complications than other reconstructive techniques, particularly for patients who fear postoperative complications and who wish to return to normal life.

DAVETLI DERLEME
19.
Nanokorlar: Tanı ve Tedaviye Yönelik Antikor Fragmanları
Nanobodies: Diagnostic and Therapeutic Antibody Fragments
Nihal Karakaş, İrem Öztürk, Serkut Tosyalı, Sadık Bay
doi: 10.5505/aot.2018.28190  Sayfalar 240 - 250
Nanokorlar, bilinen en küçük ve fonksiyonel antikor fragmanlarıdır. Sadece iki ağır zincirden oluşan antikorların (heavy chain only antibodies; HcAb) antijen bağlama bölgesi “nanokor” (nanobody) olarak adlandırılmıştır. Böylelikle bütün bir antikor kadar fonksiyonel olan ve sadece ağır zincirden oluşan (variable domain of the heavy chain of HcAb; VHH) en küçük antikor fragmanı tanımlanmıştır. Nanokorlar, antikorların ulaşamadığı cep bölgelere dahi bağlanabilen en küçük fonksiyonel antikor fragmanları olmaları, immün tepkimelere yol açmamaları ve görüntülemede diğer antikorlara nazaran daha iyi sonuç vermeleri sebebiyle son yıllarda kanser, enfeksiyon, enflamasyon ve nörodejeneratif hastalıklar başta olmak üzere pek çok hastalığa yönelik tanı ve tedavi amaçlı araştırmalarda kullanılmaya başlanmıştır. Vücut sıvılarında bulunmasının yanında prokaryotik ve ökaryotik canlılarda kolayca üretilebildiği için nanokorlar, rekombinant proteinler olarak da elde edilebilmektedir. Bunun yanında, nanokorlara entegre edilerek terapötik moleküller geliştirilmekte ve bu çalışmalarla birlikte nanokorlar, hedefe yönelik tedavi yaklaşımları için yeni perspektifler sunmaktadır. Ayrıca nanokorlara özel görüntüleme ajanları bağlanarak, tanı amaçlı moleküller de oluşturulmaktadır. Nanokorların biyosensör olarak kullanılmasına ilişkin sürdürülen çalışmalar ise in vivo görüntüleme için yeni araçlar geliştirilmesine olanak sağlayacaktır.
Nanobodies are the smallest and functional antibody fragments ever known. Antigen-binding region of antibodies composed of two heavy chains only (heavy chain only antibodies; HcAb) is termed as “nanobody”. Thus, the smallest antibody fragment that is as functional as a whole antibody and comprises of only heavy chains has been identified. Recently, nanobodies have been used in the diagnosis and treatment of numerous diseases including especially cancer, infection, inflammation, and neurodegenerative diseases since they are the smallest functional antibody fragments, do not lead immunological reactions, have better imaging capacities than other antibodies. Beside residing in body fluids, nanobodies can be engineered as recombinant proteins since they can be easily produced in both prokaryotic and eukaryotic organisms. Furthermore, several therapeutic molecules integrated to nanobodies have been developed and in the light of these studies, nanobodies provide new perspectives to targeted therapy approaches. In addition to that, nanobodies can be served as diagnostic molecules upon modification with imaging agents. Ongoing research about the use of nanobodies in biosensor development is another promising area that allow the development of new tools for in vivo imaging.

OLGU SUNUMU
20.
Renal Rhabdoid Tumorde Radyoterapi: Vaka Sunumu ve Literatür Derlemesi
Radiotherapy for Renal Rhabdoid Tumor: A Case Report and a Review of Literature
Süheyla Aytaç Arslan, İpek Pınar Aral, Derya Özyörük, Suna Emir, Zeliha Güzelküçük, Arzu Yazol Erdem
doi: 10.5505/aot.2018.37132  Sayfalar 251 - 255
Renal rhabdoid tumor, çok nadir görülen ve kötü sağkalımla seyreden bir hastalıktır.Radyoterapi bu tumorlerde primer tumore veya cerrahi yatağa, hastalık kontrolü için sıklıkla uygulanmaktadır. Bu vaka takdiminde, 4 aylık renal kitlesi ve yaygın intraabdominal metastazı olan hasta sunulacaktır.Hastaya öncelikle maksimal debulking cerrahi ardından kemoradyoterapi uygulanmıştır.hastalık progresyon göstermiş ve hasta 3 ay içerisinde kaybedilmiştir.Hastalığı evresine ve hastanın yaşına göre değişik do ve fraksiyonasyonlar uygulanabilmektedir. Doz, fraksiyon ve alan hastaya göre belirlenmelidir.
Renal rhabdoid tumor (RTK)s are rare aggressive cancers with poor prognosis. Radiotherapy is a part of disease management and usually applied to the primary tumor or surgical bed. The our case is a 4- month-old female who has kidney tumor with multiple intraabdominal metastases. Maximal debulking surgery was performed and chemoradiotherapy were administered. The patient died in 3 months due to progressive disease after radiotherapy. Different doses are delivered according to age and stage. Appropriate dose, side and fractionation schedule should be determined for every patient.

21.
Oksaliplatin bazlı kemoterapi tedavisi sırasında gelişen Sinuzoidal Obstrüksiyon Sendromu
Sinusoidal Obstruction Syndrome during oxaliplatin based chemotherapy treatment.
Erdem Şen, İrem Öner, Özlem Ata
doi: 10.5505/aot.2018.63835  Sayfalar 256 - 258
Oksaliplatin onkolojide günlük pratiğimizde sık kullanılan kemoterapötik bir ajandır. Oksaliplatin tedavisi ile ilişkili yan etki olarak en sık nörotoksisite görülmektedir. Nadir olarak oksaliplatin tedavisi karaciğer sinuzoidlerinde venookluziv hastalığa yol açarak obstruksiyona, portal hipertansiyona sebep olabilmektedir. Hastalarda kilo artışı, sağ üst kadran ağrısı, karında asit, hepatik ensafolapti, karaciğer yetmezliği görülebilmektedir. Biz 3. evre kolon kanseri saptanan, adjuvan tedavi olarak kapesitabin ve oksaliplatin tedavisi alan hastamızda gelişen venookluziv hastalık bulgularını, klinik seyrini sunduk.
Oxaliplatin is a commonly used chemotherapeutic agent in our oncology daily practice.Neurotoxicity is the most common side effect associated with oxaliplatin therapy.Rarely, oxaliplatin therapy can cause veno-occlusive disease in the liver sinusoids, leading to obstruction and portal hypertension. Weight gain, right upper quadrant pain, ascites, hepatic insufficiency, liver failure can be seen in patients. We presented a clinical course of venoocclusive disease, which developed in third stage colonic cancer, treated with capecitabine and oxaliplatin as adjuvant treatment.

22.
Renal Hücreli Karsinomun İndüklediği Paraneoplastik Lökomoid Reaksiyona Sekonder Gelişen Malign Priapism: Bilinen İlk Olgu Sunumu
Malign Priapism Secondary to Renal Cell Carcinoma Provoked Paraneoplastic Leukemoid Reaction: Report of The First Case
Eşref Oğuz Güven, İsmail Selvi, Mete Kilciler, Halil Başar
doi: 10.5505/aot.2018.64426  Sayfalar 259 - 262
Malign priapism (MP), penis dokusunda tümöral invazyon veya metastaz sonucu oluşan priapism şeklidir. Paraneoplastik lökomoid reaksiyon (PLR)ise, çoğu solid tümörde gözlenebilen bir paraneoplastik sendrom tipi olup beyaz küre sayısının, lösemik tutulum olmaksızın 50x109/L üzerine çıktığı bir reaktif lökositoz tablosudur.Tüm priapism olgularının yaklaşık %3-8’i malignite nedeniyle gelişmektedir. Primer olarak renal hücreli karsinomun (RHK) tetiklediği ve takipte tanıdan 4 yıl sonra gelişen akciğer metastazlarının da indüklediği PLR zemininde gelişen bir MP olgusu sunduk. Bilgilerimize göre, bu vaka literatürde bildirilmiş ilk olgusudur. Korpus kavernozuma herhangi bir tümöral infiltrasyon veya metastaz olmadığı halde, PLR’nin oluşturduğu hiperviskositeye bağlı intrakavernozal obstrüksiyonun yarattığı vasküler stazın, korporal drenajı engellediğini düşünmekteyiz. Olgumuzda görüldüğü gibi, PLR priapism ataklarına neden olabilmekte ve malignite varlığında başvuruya yol açan ilk belirti olabilmektedir.
Malign priapism (MP) is described due to tumoral invasion or metastasis to the penil corporeal tissue. Paraneoplastic leukemoid reaction (PLR) is reported in nearly all solid tumor types as a paraneoplastic syndrome. It is a reactive leukocytosis where white blood cell(WBC) count exceeds 50x109/L without evidence of leukemia. 3-8% of all priapism cases are caused by malignancy.We present a case of MP, showed up secondary to a PLR which was provoked firstly by the primary renal malignancy and it was again induced four years after by its lung metastasis.To our knowledge, this is the first case in the literature. We’d like to emphesize that there were no evidents of invasion or metastasis to corpus cavernosum. PLR can also give rise to priapism attacks and this may be the first symptom of a malignant condition.

23.
Hidroseli Taklit Eden Dev Multiloküler Spermatosel: Olgu Sunumu
Giant Multıloculer Spermatocele Mımıckıng Hydrocele: A Case Report
Rıdvan Özbek, Eşref Oğuz Güven, Halil Çağrı Aybal, Murat Beyatlı, Mehmet Duvarcı, Halil Başar
doi: 10.5505/aot.2018.49389  Sayfalar 263 - 264
Spermatoseller genellikle asemptomatiktir ve sıklıkla fizik muayene sırasında insidental olarak saptanırlar. Burada hidroseli taklit eden dev multiloküler spermatosel olgusunu sunmayı amaçladık. 79 yaşında erkek hasta birkaç yıldır var olan sol skrotal şişlik, ara ara olan skrotal ağrı şikayetleriyle kliniğimize başvurdu. Palpasyonda sağ skrotumda yaklaşık 10-15 cm boyutlarında sert kitle tespit edildi. Yapılan skrotal renkli Doppler ultrasonografide sağ skrotumda içi sıvı dolu yaklaşık 123x78 mm boyutlarında kistik kitle tespit edildi. Sağ skrotal eksplorasyon yapıldı ve sağ skrotumdan yaklaşık 12x6 cm boyutlarında spermatosel çıkarıldı.
Spermatoceles are usually asymptomatic and often found incidentally during physical examination. We aimed to present a case of giant spermatocele that mimicked a hydrocele. 79-year-old male patient complaint with right scrotal swelling and intermittent scrotal pain for several years was admitted to our clinic. A hard mass was detected in the right scrotum about 10-15 cm in size with palpation. With the scrotal color Doppler ultrasonography, fluid-filled cystic mass was detected, approximately 123x78 mm in size, in the right scrotum. The right scrotal exploration was done and approximately 12x6 cm size spermatocele was extracted.



LookUs & Online Makale