ONLINE ISSN: 2148-7669
ISSN: 0304-596X






Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Baskıdaki Makaleler Online Makale Gönder

Acta Oncol Tur.: 51 (1)
Cilt: 51  Sayı: 1 - 2018
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTIRMA
1.
Fırsatçı Tarama Yapılan 40 yaş altı Populasyonda Meme Kanseri Tespiti
Breast Cancer Detection In Patients Younger Than 40 Years Old In an Opportunistic Screening Population
Oğuz Uğur Aydın, Aydan Ercan
doi: 10.5505/aot.2018.62681  Sayfalar 1 - 5
GİRİŞ ve AMAÇ: Meme kanseri; Türkiye’de kadın kanserleri arasında en sık görülen tiptir. Bu çalışmada nonspesifik şikayetleri olan ve fırsatçı tarama yapılan 40 yaş altı kadınlarda meme kanseri oranlarını tespit etmeye çalıştık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kasım 2011 ile Nisan 2015 arasında Ankara Güven Hastanesi Meme merkezine başvuran 4112 hastaya öncelikli görüntüleme yöntemi olarak meme ultrasonografisi yapıldı. Geriye kalan 3403 (%82,8) olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Bu kadınların rutin olarak klinik muayeneleri yapılmış; daha sonra USG ile değerlendirilmişler ve gerekli görülen durumlarda başka görüntüleme tekniklerine de başvurulmuştur. Biyopsilerin hepsi meme merkezinde USG eşliğinde yapılmış ve olguların hepsinde kalın iğne biyopsisi tercih edilmiştir.
BULGULAR: Ultrasonografide şüpheli lezyon tespit edilen 292 (%8,6) hastaya ileri inceleme yapılmıştır. Rutin meme muayenesi ve öncelikli görüntüleme yöntemi olarak ultrasonografi tercih edilmiştir. Radyolojik inceleme sonrası 62 hastaya (%1,8) kor biyopsi yapılmış ve bunların 14’ünde (%0,4) meme kanseri tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bizim çalışmamızda 40 yaş altında herhangi bir şikâyeti olmayan ya da meme kanseri korkusu olan hastalarda meme kanserinin tespiti için ultrasonografi öncelikli görüntüleme yöntemi olarak kullanılmıştır. Genç popülasyonun ve meme kanseri oranının yüksek olduğu Türkiye’de meme kanserini erken evrede tespit edebilmek için ultrasonografinin öncelikli olarak kullanılması gerektiğini düşünüyoruz.
INTRODUCTION: Breast cancer is the most common type of cancer in women in Turkey. In this study, we aimed to calculate the breast cancer detection rate in patients who have nonspecific complaints and younger than 40 years old in an opportunistic screening population.
METHODS: A total of 4112 breast ultrasonographies were performed as an initial imaging modality in women between 18 to 39 years old who applied to Ankara Güven Hospital Breast Unit during November 2011 and April 2015. 3403 (82.8%) cases were included for further examination. Routine breast examinations of these women were done and ultrasonography was performed as the initial imaging procedure. Patients who have lesions that need biopsy had mammography and some of them magnetic resonance ımagıng before the biopsy procedure and than core needle biopsy with ultrasonography guidance was performed in all of the cases.
RESULTS: Ultrasonography demonstrated 292 (8.6%) suspicious lesions for further evaluation. After the radiological evaluation was done, core needle biopsy was performed in 62 (1.8%) of these cases and breast cancer was diagnosed in 14 of them (0.4%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, the ultrasonography was used first for breast cancer diagnosis in women under the age of 40 who did not have any complaint or applied for control due to breast cancer fear. İn Turkey, which has a high young population and therefore faced with breast cancers under the age of 40, the breast ultarsonography has a great role primarily for catching breast cancers in this age group at an early stage.

2.
Metastatik Pankreas Kanserinde Gemsitabin-Sisplatin Kombine Kemoterapisi Etkinliğinin Yalnızca Gemsitabin Kemoterapisi ile Karşılaştırılması
The efficacy of gemcitabine alone versus gemcitabine plus cisplatin in the treatment of metastatic pancreatic cancer
Gökmen Umut Erdem, Mutlu Doğan, Zeynep Tuğba Güven, Nebi Serkan Demirci, Yakup Bozkaya, Nurullah Zengin
doi: 10.5505/aot.2018.20092  Sayfalar 6 - 12
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı metastatik pankreas kanserinin tedavisinde gemsitabin-sisplatin (GP) kombine kemoterapisine (KT) karşı gemsitabin (G) kemoterapisinin etkinliğini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Nisan 2005 ile Kasım 2015 tarihleri arasında merkezimizde histopatolojik olarak adenokarsinom tanısı almış metastatik pankreas kanserli hastalarda progresyonsuz sağkalıma (PS) ve genel sağkalıma (GS) etki eden faktörler (klinikopatolojik özellikler, tedaviler, bazal tümör markırları, serum albümin, kreatinin ve bilirubin düzeyleri) retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Üç kür ve üzerinde KT alan toplam 99 hastanın (74 hasta GP, 25 hasta G) yanıt değerlendirmesi yapıldı. Gruplar demografik özellikleri açısından karşılaştırıldığında kombine KT alan hastalar daha genç, daha iyi ECOG performans skoruna ve daha az komorbid hastalığa sahipti. Hastaların %41.4’ü progresyondan sonra ikinci basamak KT almış olup, bu G grubunda %28.0, GP grubunda ise %45.9’du. GP ve G grupları arasında GS farkı saptanmadı (sırasıyla; 8.3 aya karşı 6.0 ay, P=0.13). Ortanca PS GP alan hastalarda G alan hastalara kıyasla daha uzundu (sırasıyla; 5.1 ay ve 3.9 ay, P=0.01) ve bu fark çok değişkenli analizle de doğrulandı. ECOG performans skoru daha iyi (8.3 aya karşı 6.3 ay) ve ikinci basmak KT alan hastalar (12.1 aya karşı 5.9 ay ) daha uzun GS ile ilişkili saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Gemsitabin-sisplatin tedavisi ile daha iyi PS elde edilirken GS farkı istatiksel olarak anlamlı değildi. Tanı anında ECOG performans durumunu daha iyi ve ikinci basamak KT alabilen hastalar daha iyi genel sağ kalıma sahiptir.
INTRODUCTION: The purpose of this trial was to evaluate the efficacy of gemcitabine (G) alone versus gemcitabine plus cisplatin (GP) in the treatment of metastatic pancreatic cancer. METHODS: In ninety-nine patients with a histopathologically confirmed diagnosis of metastatic pancreatic cancer from April 2005 to December 2015, factors affecting progression-free (PFS) and overall survival (OS) (clinicopathological features, treatments, basal tumor markers, serum albumin, creatinine and bilirubin levels) were retrospectively evaluated.
METHODS: In ninety-nine patients with a histopathologically confirmed diagnosis of metastatic pancreatic cancer from April 2005 to December 2015, factors affecting progression-free (PFS) and overall survival (OS) (clinicopathological features, treatments, basal tumor markers, serum albumin, creatinine and bilirubin levels) were retrospectively evaluated.
RESULTS: Response evaluations were performed in 99 patients (74 patients for GP group, 25 patients for G group) who received three cycles and more chemotherapy (CT). When the groups were compared in terms of their demographic characteristics, the patients in the group receiving GP were younger with a better performance status and had less comorbid disease. About 41.4% of the patients received second line CT after progression (28.0% in the G group, 45.9% in the GP group). The median OS was 8.3 months in the GP group and 6.0 months in the G group (P=0.13). The median PFS was 5.1 months in the GP group and 3.9 months in the G group (P=0.01). In multivariate analysis, combination CT was associated with longer PFS (5.1 vs. 3.9 months). Patients with a good performance status (8.3 vs. 6.3 months), and those who received second-line CT (12.1 vs. 5.9 months ) were associated with longer OS.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Compared with G, GP significantly improved PFS without any significant difference in OS. Patients with a good performance status and those receiving second-line CT had longer median OS.

3.
Göz Kapağı Tümörlerinde Histopatolojik Sonuçlarımız
Histopathological Results of the Eyelid Tumors
Reşat Duman, Zübeyir Yozgat, Mustafa Doğan, Sibel İnan, Serkan Özcan, Betül Demirciler Yavaş, Çiğdem Özdemir
doi: 10.5505/aot.2018.28290  Sayfalar 13 - 16
GİRİŞ ve AMAÇ: Göz Hastalıkları polikliniğine göz kapağında kitle nedeniyle başvuran ve ameliyat edilen olguların retrospektif olarak klinik ve histopatolojik sonuçlarını değerlendirmek amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Göz Hastalıkları polikliniğine Mart 2012- Mart 2016 yılları arasında göz kapağında kitle nedeniyle başvuran ve ameliyat edilen 50 olgunun klinik ve histopatolojik sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların yaşı ve cinsiyeti, kitlenin lokalizasyonu ve histopatolojik tanıları kaydedildi
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 50 olgunun 28’ i (%56) kadın, 22’ si (%44) erkek idi. Olguların yaş ortalaması 54,3 (9- 89) yıl idi. Eksize edilen göz kapağı tümörlerinin histopatolojik sonuçları değerlendirildiğinde; 13 olgu (%26) malign, 37 olgu (%74) benign olduğu görüldü. Malign olanlardan 10 olgu (%76.9) bazal hücreli karsinom (BHK), 2 olgu (%15.3) skuamoz hücreli karsinom (SHK), bir olgu ise malign epitelyal (%7.6) tümördü. Benign tümörlerde ise; 13 olgu (%35.1) skuamoz papillom, 5 olgu (%13) nevüs, 4 olgu (%10.8) seboreik keratoz, 3 olgu %(8.1) verruka vulgaris, 2 olgu (%5.4) hemanjiom, 2 olgu (%5.4) epidermal kist, 1 olgu (%2.7) pilomatrikoma, 1 olgu (%2.7) ksantolezma, 1 olgu (%2.7) dermoid kist, 1 olgu (%2.7) moll gland kist, 1 olgu (%2.7) epidermal nodul, 1 olgu (%2.7) fibroepitelyal polip, 1 olgu (%2.7) sebaseöz adenom, 1 olgu (%2.7) duktal kist idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastanemize başvuran göz kapağı kitllerinin büyük çoğunluğu benign karakterde idi. Malign göz kapağı türmörleri içerisinde bazal hücreli karsinom, benign göz kapağı tümörlerinden ise skuamöz papillom en yaygın alt tanıyı oluşturmaktaydı.
INTRODUCTION: To evaluate the clinical and histopathologic results of the patients who were admitted to theOphthalmology clinic due to a mass on the eyelids retrospectively.
METHODS: Clinical and histopathologic results of 50 patients who were admitted to ophthalmology polyclinic between March 2012 and March 2016 were evaluated retrospectively. The age and sex of the cases, localization of the mass, and histopathological diagnosis were recorded.
RESULTS: Twenty - eight (56%) women and 22 (44%) men were included in the study. The mean age of the cases was 54.3 (9-89) years. When the histopathological results of excised eyelid tumors are evaluated; 13 cases (26%) were malignant and 37 cases (74%) were benign. Malignant tumors were basal cell carcinoma (BHK) in 10 cases (76.9%), squamous cell carcinoma (SHC) in 2 cases (15.3%) and malignant epithelial tumor (7.6%) in one case. Benign tumors were squamous papilloma in 13 cases (35.1%), nevus in 5 cases (10.8%), seborrheic keratosis in 3 cases (8.1%), verruca vulgaris in 2 cases (5.4% (2.7%) epidermal nodule, 1 (2.7%) epidermal nodule, 1 case (2.7%) xanthole, 1 case (2.7%) dermoid cyst, 1 case (2.7%) fibroepithelial polyp, 1 case (2.7%) sebaceous adenoma and 1 case (2.7%) ductal cyst.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The majority of eyelid masses who applied to our hospital were benign. Basal cell carcinoma in malignant eyelid tumors and squamous papilloma in benign eyelid tumors were the most common subtypes.

4.
Akut apandisit ön tanısı ile opere edilen olgularda insidental apendiks nöroendokrin tümörü ve güncel tedavi yaklaşımı
Incidental appendix neuroendocrine tumor and current treatment approach in patients with acute appendicitis
Gökhan Demiral, Muhammet Kadri Çolakoğlu, Süleyman Kalcan, Ali Özdemir, Ali Demir, Ahmet Pergel
doi: 10.5505/aot.2018.30092  Sayfalar 17 - 20
GİRİŞ ve AMAÇ: Apendiks, eskiden karsinoid tümör olarak adlandırılan nöroendokrin tümörlerin (NET) en sık görüldüğü yerlerden biridir. Çoğunlukla semptomsuz olup apendektomi veya diğer abdominal ameliyatlar sonrasında insidental olarak saptanır. Bu çalışmada akut apandisit ön tanısı ile apendektomi uygulanan hastaların patoloji sonuçları incelenerek NET saptanan hastalar değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2015 - Aralık 2016 tarihleri arasında hastanemizde akut apandisit ön tanısı ile opere edilen 586 hastanın dosyası ve apendektomi piyeslerine ait patoloji sonuçları retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet ve histopatolojik tanıları ile apendiks NET olarak rapor edilen olguların makroskopik tümör bulgu durumu, tümör yeri, tümör boyutu, cerrahi sınır, Ki 67 indeksi, mitotik indeks ve sonraki tedavileri değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların 365' i erkek 228' i kadın olup, yaş ortalaması 28.2 (1- 88) idi. Üç hastada (% 0.5) iyi diferansiye NET saptandı. Bu üç hastaya ait spesmenlerde akut apandisit tespit edilmedi. Hastaların yaşları 15, 35 ve 48 idi. Tümör boyutları 0.4, 0.6 ve 1.2 cm idi. Tüm olgularda tümör distal yerleşimli idi. Cerrahi sınır iki hastada negatif bir hastada pozitif idi. Her üç hastada Ki 67 proliferasyon indeksi % 2' den az ve mitotik indeks <2/10 Hpf idi. Cerrahi sınır pozitif olan hastaya ameliyat sonrası 1. ay sağ hemikolektomi yapıldı. Diğer iki hasta takip önerilerek taburcu edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Apendiks NET’ lere histopatoloji öncesinde tanı koymak oldukca zordur. Yaşam beklentisi iyi olmakla birlikte senkron veya metakron kolorektal malignite gelişme olasılığı unutulmamalıdır.
INTRODUCTION: The appendix is one of the common sites of neuroendocrine tumor (NET) which was formerly called as carcinoid tumor. It is mostly asymptomatic and incidentally detected after appendectomy or other abdominal operations. In this study, pathology results of patients which underwent operation for acute appendicitis and diagnosed as NET were evaluated.
METHODS: The files and pathology results of 586 patients which were operated for acute apandicitis in Recep Tayyip Erdoğan University Educational and Research Hospital between January 2015 and December 2016 were evalıuated retrospectively. The age, gender, histopathological diagnosis of the patients and the macroscopic tumor findings, tumor site, tumor size, surgical margin, Ki 67 index, mitotic index and subsequent treatments of the cases that was reported as appendicitis were evaluated.
RESULTS: 365 of the patients were male and 228 female. The mean age was 28.2 (1-88). Well differentiated NET was detected in three patients (0.5%). Acute appendicitis was not detected in the specimens of these three patients. The ages of the patients were 15, 35 and 48 years. Tumor sizes were 0.4, 0.6 and 1.2 cm. In all cases, the tumor was on distal site. The surgical margin was negative in two patients and positive in one patient. Ki 67 proliferation index was < 2% and mitotic index <2/10 Hpf in all three patients. Right hemicolectomy was performed in the first month after surgery in the patient with positive surgical margin. Two other patients were offered follow-up and discharged.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is difficult to diagnose appendix NET before histopathological examination. Life expectancy is well in these patients. However the possibility of development of synchronous or metachronous colorectal malignancies should not be forgotten.

5.
Hematoloji Yatan Hasta Servisinde Hipokalemi Sıklığı ve Yüksek Kreatinin Düzeyi Sıklığı Hakkında Tek Merkezli Bir Çalışma
A Unicenter Study About The Frequency of Hypokalemia and The Frequency of High Creatinine Levels In Hematology Inpatient Unit
Alparslan Merdin, Jale Yıldız, Mehmet Sinan Dal, Dicle İskender, Merih Kızıl Çakar, Ali Hakan Kaya, Hikmetullah Batgi, Tuğçe Nur Yiğenoğlu, Bahar Uncu Ulu, Ali İrfan Emre Tekgündüz, Fevzi Altuntaş
doi: 10.5505/aot.2018.63497  Sayfalar 21 - 25
GİRİŞ ve AMAÇ: Hematoloji yatan hasta servisi hastaları çeşitli kemoterapötikler, antibiyotikler ve diğer ilaçlarla tedavi edilebilirler. Hematoloji yatan hasta servisi hastaları tümör lizis önlenmesi, kemoterapötik toksisitesi önlenmesi gibi nedenlerle bazen intravenöz olarak hidrate de edilmelidirler.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, Dr. Abdurrahman Yurtaslan Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hematoloji Yatan Hasta Servisi’nde hematoloji yatan hasta servisinde 01/01/2017 (Ay / gün / yıl) ve 01/15/2017 tarihleri arasında herhangi bir zamanda (01/01/2017 ve 01/15 / 2017 tarihleri dahil) takip edilmiş 49 hastayı içerdi. Hastaların potasyum düzeyleri, kreatinin düzeyleri ve hastalık türleri elektronik hasta dosyası sisteminden geriye dönük olarak kaydedildi.
BULGULAR: 49 hastanın 22(≈45%) 'si yatan hasta servisindeki takiplerinde hipokalemi yaşadı. Tüm hastaların 4(≈8%)’ü yatan hasta servisindeki takipte 3 mmol/l seviyesi altında (< 3 mmol/l) hipokalemi yaşadı. Tüm hastaların 9(≈18 %)'u kreatinin seviyesi 1,2 mg/dL üzerini (> 1,2 mg/dL) yaşadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hematoloji yatan hasta servisinde hipokalemi nadir olmayabilir. Hastalar böylece yatan hasta servisindeki takip sürecinde potasyum düzeyleri ve böbrek fonksiyon testleri açısından da kontrol edilmelidirler.
INTRODUCTION: Hematology inpatient unit patients could be treated with various types of chemotherapeutics, antibiotics, and other drugs. Hematology inpatient unit patients should be also sometimes intravenously hydrated for the reasons such as tumor lysis syndrome prevention and chemotherapeutic toxicity prevention. Hereby, we aimed to search about the frequency of potassium and creatinine level disorders in an hematology inpatient unit.
METHODS: All the data included 49 patients who were followed in the Dr. Abdurrahman Yurtaslan Ankara Oncology Training and Research Hospital Hematology Inpatient Unit at anytime between 01/01/2017(Month/day/year) and 01/15/2017(the dates 01/01/2017 and 01/15/2017 included). The potassium levels, creatinine levels and disease types of the patients were recorded retrospectively from the electronical patient file system.
RESULTS: Of the 49 patients, 22(≈45%) had experienced hypokalemia during their follow-up in the inpatient unit. 4 (≈8%) of the all patients had experienced hypokalemia below the level of 3 mmol/l (< 3 mmol/l) during the follow-up in the inpatient unit. 9 (≈18 %) of the all patients had experienced creatinine level over 1,2 mg/dL (> 1,2 mg/dL).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Hypokalemia may not be rare in hematology inpatient unit. So that, patients should also be checked for the potassium levels and renal function tests during the follow-up in the inpatient unit.

6.
Diffüz Büyük Hücreli LenfomadaFcγRIIa ile FcγRIIIa Gen Polimorfizminin Tedaviye Cevabı ve Toplam Ömür Süresi Üzerine Etkisi
Effect of FcγRIIa and FcγRIIIa Gene Polymorphism on Treatment Response and Overall Survival in Diffuse Large B Cell Lymphoma
Oktay Bilgir, Sabri Batun
doi: 10.5505/aot.2018.65882  Sayfalar 26 - 30
GİRİŞ ve AMAÇ: FcγRIIaile FcγRIIIa gen polimorfizmi bulunan diffüz büyük B hücreli lenfomalı olguların R-CHOP tedavisine yanıtını araştırmak amacıyla çalışma planlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: CD20+ diffüz büyük B hücreli lenfoma tanılı 90 hastanın (47 Kadın,43 Erkek) FcγRIIa ve FcγRIIIa gen polimorfizmi qPCR ile bakıldı. Hastalara 6 kez R-CHOP tedavisi verildikten sonra tedaviye yanıt ve toplam ömür süreleri değerlendirildi.
BULGULAR: FcγRIIa ile FcγRIIIa gen polimorfizmi bulunan olgularda tedaviye yanıt ve toplam ömür süresinin diğerlerinden istatistiksel olarak farklı olmadığı saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Diffüz büyük B hücreli lenfomalı hastalarımızda FcγRIIa ile FcγRIIIa gen polimorfizminin tedaviye yanıt ve toplam ömür süreleri üzerine etkisi olmadığı görülmüştür. Malign filloid tümörler veya epitelyal tümör içeren filloid tümörler, onkoplastik cerrahi teknikleri ile negatif cerrahi sınırla rezeke edilebilir. Böylece, filloid tümörlerde onkolojik ve kozmetik olarak başarılı sonuçlar elde etmek mümkündür.
INTRODUCTION: A study was planned to investigate the response of diffuse large B-cell lymphomas with FcγRIIa and FcγRIIIa, gene polymorphism to R-CHOP therapy.
METHODS: Total 90 patients (47 female and 43 male) with CD20 + diffuse large B-cell lymphoma diagnosed with FcγRIIa and FcγRIIIa gene polymorphism by qPCR technique. The response was assessed by treatment with six cycles of R-CHOP treatment and the overall survival of cases diagnosed with polymorphism was calculated.
RESULTS: There was no statistically significant difference in response to treatment between FcγRIIa and FcγRIIIa gene polymorphism and other cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Diffuse large B-cell lymphoma with FcγRIIa and FcγRIIIa gene polymorphism has no effect on to overall survival as a result of treatment response.

7.
Kaynakçılarda El ve El Bileği Şikayetleri ve Ganglion Yaygınlığının Değerlendirilmesi
Evaluation of the Prevalence of Hand and Wrist Complaints and ganglions in Welders
Güray Toğral, Cenk Şahap Altun, Nazan Küçükşahin Öztürk, Engin Tutkun
doi: 10.5505/aot.2017.85570  Sayfalar 31 - 35
GİRİŞ ve AMAÇ: Tekrarlayıcı el postür ve hareketleri el ve el bileğinde bazı kas iskelet sistemi hastalıklarına yol açabilir. Kaynakçılar yaptıkları işin doğası nedeniyle bu hastalıklar için risk taşırlar. Kaynakçılarda Karpal Tünel Sendromu(KTS), Dupuytren Kontraktürü(DK), Tetik parmak(TP) ve DeQuervein Tendiniti(DQT) ve ganglion sıklığının araştırılması planlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemize başvuran 20 kaynakçının yaş, çalışma süresi, çalışırken dominant kullandıkları elleri kaydedildi. Kaynakçılar KTS, DK, TP, DQT semptomları ve bu semptomların şiddeti açısından sorgulandı. Tüm hastalar bir ortopedi uzmanı tarafından muayene edildi. Fizik muayene bulgusu olan hastalar elektromiyografi(EMG) ile nörofizyolojik olarak da değerlendirildi.
BULGULAR: Yaşları 30-54 arasında değişen, tümü erkek, 20 kaynakçı çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 45,7±6.5, kaynakçı olarak ortalama çalışma süresi ise 24.7± 8.3 yıl idi. On altı hasta(%80) başvuru da subjektif el ve el bileği şikayeti belirtirken, 4(%20) hastanın şikayeti yoktu. Ortalama şikayet süresi 2.3±1(1-5) yıldı. 8 hasta şikayetlerinin kaynak yaparken arttığını belirtiyordu. Ortopedik muayenede aynı hastada bir ya da daha fazla bulgu olmak üzere 5 hastada tenar atrofi, 10 hastada Tinel, 5 hastada Phalen Testi pozitiflikleri saptandı. 1 hastada TP,1 hastada DK ve 2 hastada DQT ve 3 hastada ganglion kisti saptandı. EMG ile değerlendirilen 16 hastanın 3’ünde hafif, 2'inde orta, 1 hastada şiddetli tek taraflı KTS bulguları, bilateral şikayeti olan bir hastada aktif olan elde orta diğer elde hafif KTS bulgusu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: KTS kaynakçılarda önemli bir işgücü kaybı nedenidir, bu meslek grubunda hastalığın belirtileri hakkında bilinç düzeyinin arttırılması yoluyla hastalığın erken tanı ve tedavisinin sağlanması hastalığın neden olduğu işgücü kaybını azaltacaktır.
INTRODUCTION: Repetitive hand postures and movements can lead to some musculoskeletal system diseases in the hand and wrist. Welders carry risks for these diseases because of the nature of the work they are doing. It is planned to investigate the frequency of Carpal Tunnel Syndrome (CTS), Dupuytren Contracture (DK), Trigger finger (TP), DeQuervin Tendinitis (DQT) and 3 as ganglions in the welders.
METHODS: Twenty welders who applied to my hospital were recorded as age, duration of study, use of dominant in working.They were questioned for the symptoms of CTS, DK, TP, DQT and the severity of these symptoms. All patients were examined by an orthopedist. Patients with pathological physical examination findings were assessed neurophysiologically by electromyography (EMG)
RESULTS: A total of 20 welders, aged 30-54, all male, were included in the study. The mean age of the patients was 45.7 ± 6.5 years and the average duration of the working as welder was 24.7 ± 8.3 years. Sixteen patients (80%) had subjective hand and wrist complaints while 4 (20%) patients had no complaints. The mean duration of complaints was 2.3 ± 1 (1-5) years. 8 patients stated that their complaints increased when they were welding. Orthopedic examination revealed tenor atrophy in 5 patients, tinel positivity in 10 patients, phalen test positivity in 5 patients. Two patients were diagnosed as DQT, 1 as TP, 1as DD and 3 as Ganglions. Sixteen patients evaluated by EMG; unilateral mild CTS was detected in 3, unilateral moderate in 2, severe unilateral CTS findings in 1 patient, moderate in dominant, mild CTS in non-dominant hand of a patient who had bilateral complaints.
DISCUSSION AND CONCLUSION: CTS is a major cause of labor loss in welders, providing early diagnosis and treatment of the disease through increased awareness of the disease's symptoms in this occupational group will reduce labor force loss caused by the disease

8.
Malign plevral efüzyonlarda perkutan 8 f kateter ve 28 f göğüs tüpü ile uygulanan kimyasal plörodezin karşılaştırılması
A comparison of chemical pleurodesis using 8 f percutaneous catheter and 28 f chest tube thoracostomy in malignant pleural effusions
Arif Osman Tokat, Hüseyin Çakmak, Sezgin Karasu, Şengül Özmert, Mustafa Kotanoğlu
doi: 10.5505/aot.2017.32448  Sayfalar 36 - 41
GİRİŞ ve AMAÇ: 6 yıldan fazla süren bu çalışmada, malign plevral efüzyonlarda farklı kateterler ile uygulanan kimyasal plörodezin etkinliği karşılaştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bir gruba 28 F göğüs tüpü, diğer gruba da 8 F kateter konularak tetrasiklin ile kimyasal plörodez uygulandı. Daha sonra bu gruplar belli bir zaman içinde tedavi başarısı açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Toplam 80 hasta değerlendirildi. 28 F göğüs tüpü takılan hastalarda göğüs boşluğuna ilk ve ikinci kez sklerozan ajan verilmesiyle elde edilen başarı %90 ve %100 iken aynı oranlar 8 F kateter takılan hastalarda %60 ve %100 olarak elde edildi. 8 F kateter takılan hastalarda %15 rekürrens görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: 28 F göğüs tüpü ile uygulanan plörodez, 8 F kateter ile uygulananlar ile karşılaştırıldığında daha kısa sürede uygulanma ve daha yüksek başarı oranına sahiptir. Bu başarı, plevral efüzyonun daha geniş çaplı kateter ile daha kolay ve çabuk drenajına ve plevral zarlara daha çabuk ulaşım ile daha geniş yüzeyine etki etmesine bağlanabilir.
INTRODUCTION: In this study over a 6-year period, a comparison was made of the efficacy of chemical pleurodesis applied with different catheters to patients with malignant pleural effusion.
METHODS: Thoracostomy was applied with a 28F catheter to one group and with an 8F catheter to the other and chemical pleurodesis was performed with tetracycline. The groups were compared in respect of the duration and success of the treatment.
RESULTS: A total of 80 patients were evaluated. In the patients applied with 28F catheter, success in the first adminstration of sclerosing agent to the thoracic cavity was obtained in 90% and in 100% in the second adminstration. For the group applied with 8F catheter these rates were calculated as 60% and 100%. Recurrence was seen at the rate of 15% in the 8F catheter group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pleurodesis was obtained in a shorter time and with a higher success rate with applications made with a 28F catheter compared to the 8F catheter. This success can be considered due to the provision of easier drainage with the larger diameter catheter and an earlier and wider area of contact of the pleural membranes.

9.
Jinekomasti Tedavisinde Konvansiyonel Liposuction Sonrası Glandüler Eksizyon İhtiyacı
The Need of Glandular Excision After Convantional Liposuction in Gynecomastia
Yahya Baltu, Orhan Aydın
doi: 10.5505/aot.2018.48278  Sayfalar 42 - 46
GİRİŞ ve AMAÇ: Jinekomasti, glandüler, duktal veya adipozal bileşenlerin artması sonucu erkek meme dokusunun iyi huylu büyümesidir. Bu çalışmada, jinekomasti tedavisinde cerrahın intraoperatif değerlendirmesine bağlı olarak konvansiyonel liposuctiondan yapıldıktan sonra glandüler eksizyon gereksinimini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2013 ve 2017 yılları arasında jinekomasti nedeniyle ameliyat edilen erkek hastaların tibbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Tüm jinekomastili erkek memeleri liposuction yöntemi ile ameliyat edildikten sonra cerrahların intraoperatif değerlendirmesine bağlı olarak ihtiyaç duyulan memelere glandüler eksizyon da uygulandı.
BULGULAR: 52 erkekte (ortalama 25.61 yıl, ortalama takip: 21.5 ay) toplam 99 meme (5 tek taraflı, 47 bilateral) ameliyat edildi. Toplam 71 (% 71.7) memeye sadece liposuction uygulandı. Geriye kalan 28 (% 28.2) meme, liposuction ve ardından glandüler eksizyon ile ameliyat edildi. Tek başına liposuction uygulanan 8 (% 11.2) memede, takiplerde revizyon ihtiyacı olduğu görüldü ve 6 ay sonra glandüer eksizyon uygulandı. Duktal eksizyon ile ameliyat edilen 8 meme eklendiğinde, 99 memenin 36'sına (% 36.3) liposuction + rezeksiyon uygulanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Retrospektif olarak yapılan bu çalışmada görülmüştür ki jinekomasti nedeniyle ameliyata alınan memelerin yaklaşık olarak üçte ikisinde liposuction tek başına yeterli bir cerrahi sağlarken üçte birinde liposuction ile beraber glandüler eksizyon gerekmektedir. İntraoperative olarak liposuction sonrası fizik muayene ile bariz glanduler doku kalmış hastalarda glandüler eksizyon uygulamasından kaçınılmamalıdır.
INTRODUCTION: Gynecomastia refers to benign enlargement of male mammary tissue as a result of an increase of glandular, ductal, or adiposal components. In this study, we aimed to investigate the need of glandular excision after conventional liposuction in gynecomastia based on the intraoperative evaluation of surgeons.
METHODS: We reviewed the medical records of males who were operated for gynecomastia between 2013 and 2017. Although all breasts were operated with the liposuction, a glandular excision was also applied to the breasts that were needed depending on the surgeon’s intraoperative evaluation.
RESULTS: A total of 99 breasts (5 unilateral, 47 bilateral) were operated in 52 males (mean age 25.61 years, mean follow-up: 21.5 months). A total of 71 (71.7%) breasts were operated with liposuction alone. The remaining 28 (28.2%) breasts were operated with liposuction followed by glandular excision. Only 8 (11.2%) breasts that underwent liposuction alone needed a revision with glandular re-excision 6 months later. When 8 breasts operated with ductal excision were added, 36 (36.3%) of 99 breasts were operated with liposuction+resection.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This retrospective study showed that liposuction alone provided satisfactory results in about two thirds of breasts with gynecomastia whereas glandular re-excision becomes necessary in addition to liposuction in a third of patients. Glandular excision should not be avoided when an obvious glandular tissue remained in intraoperative physical examination following liposuction.

10.
Eritrosit dağılım aralığı üründeki daha yüksek CD34+ hücre sayısını öngördüren yeni bir parametre olabilir mi?
Can red cell distribution width be a new parameter for predicting higher CD34+ cell count in the harvest?
Eren Gündüz, Tuba Bulduk, Hava Üsküdar Teke, Ahmet Musmul, Neslihan Andıç
doi: 10.5505/aot.2018.88942  Sayfalar 47 - 52
GİRİŞ ve AMAÇ: Eritrosit dağılım aralığı (RDW) anemi ayırıcı tanısında kullanılan basit ve ucuz bir parametredir fakat diğer hastalıklarla ilişkisi giderek artan oranda bildirilmektedir. Transplantasyon pratiğinde en sık kullanılan hematopoietik kök hücre kaynağı periferik kandır ve kök hücre mobilizasyonunu etkileyen birçok faktör tanımlanmıştır. Çalışmamızda RDW ile üründeki CD34+ hücre sayısı araşında bir ilişki bulmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 50 hasta dahil edildi. Tanılar multipl miyelom (n=32), non Hodgkin lenfoma (n=9), Hodgkin lenfoma (n=6), primer amiloidoz (n=1), Waldenström makroglobulinemisi (n=1) ve germ hücreli testis tümörü (n=1) idi. Mobilizasyon rejimleri siklofosfamid+granülosit koloni stimule edici faktör (G-CSF), tek başına G-CSF, etoposid+G-CSF ve kurtarma tedavisi+G-CSF şeklindeydi. RDW’nin üründeki CD34+ kök hücre sayısına etkisini değerlendirmek için 16 eşik değer alınarak hastalar 2 gruba ayrıldı.
BULGULAR: Periferik kan ve üründeki CD34+ hücre sayısı açısından 2 grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklı bulunmamasına rağmen RDW’si yüksek olan grupta sayılar daha düşüktü. RDW ile periferik kan ve üründeki CD34+ hücre sayısı arasında korelasyon saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bildiğimiz kadarıyla çalışmamız kanser hastalarında RDW ile kök hücre mobilizasyonu arasındaki ilişkiyi değerlendiren ilk çalışmadır. Sonuçlarımız kök hücre mobilizasyonunun RDW’nin anemi dışı kullanım alanlarından biri olabileceğini düşündürmüştür.
INTRODUCTION: The red cell distribution width (RDW) is a simple and unexpensive parameter for differential diagnosis of anemias. However, the number of articles mentioning about the relationship between RDW and human disorders is increasing. In transplantation practice, peripheral blood is the most common source of hematopoietic stem cells and many factors affect the success of mobilization. In this study, we tried to find a relationship between increased RDW and CD34+ cell count in the harvest.
METHODS: Fifty patients were included in the study. Diagnosis were multiple myeloma (n=32), non Hodgkin lymphoma (n=9), Hodgkin lymphoma (n=6), primary amyloidosis (n=1), Waldenstrom’s macroglobulinemia (n=1) and testicular carcinoma (n=1). Mobilization regimens were cyclophosphamide plus granulocyte colony stimulatig factor (G-CSF), G-CSF alone, etoposide plus G-CSF and salvage chemotherapy plus G-CSF. RDW was not correlated with peripheral blood CD34+ cell count and CD34+ cell count in the harvest. Above 16% was set as a cut-off for increased RDW and patients were divided into 2 groups.
RESULTS: Although peripheral blood CD34+ cell count and CD34+ cell count in the harvest were not different statistically between 2 groups, the numbers were lower in the increased RDW group. RDW was not correlated with peripheral blood CD34+ cell count and CD34+ cell count in the harvest in both groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: To our knowledge, this is the first study evaluating the relationship between RDW and stem cell mobilization in cancer patients. It seems reasonable to use RDW far beyond the differential diagnosis of anemias and stem cell mobilization can be a potential candidate.

11.
Artroskopik Omuz Cerrahisinde Genel Anesteziye Ek Olarak Yapılan Ultrason Eşliğindeİinterskalen Brakial Pleksus Bloğunun Postoperatif Ağrı Üzerine Etkisi
The Effect of Ultrasound-Guided Interscalen Brachial Plexus Block Plus General Anesthesia for Postoperative Pain in Arthroscopıc Shoulder Surgery
Faruk Çiçekci, Ahmet Yıldırım, İbrahim Özkan Önal, Mehmet Ali Acar, Jale Bengi Çelik, İnci Kara
doi: 10.5505/aot.2018.89801  Sayfalar 53 - 60
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırmanın amacı, artroskopik omuz cerrahisi uygulanan hastalarda ultrason eşliğinde interskalen brakiyal pleksus blok (İSBPB) ve genel anestezi (GA) sonrası postoperatif intravenöz hasta kontrollü analjezi (HKA) uygulamalarının postoperatif erken dönemde (24 saat) görsel analog skorlarını (VAS) karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif bir çalışmadır. Çalışmaya, Ağustos 2016 ile Ağustos 2017 tarihleri arasında elektif artroskopik omuz cerrahisi için İSBPB + GA (Grup İSBPB) ve GA (Grup GA) uygulanan 98 hasta dahil edildi. Postoperatif 30 dk, 2., 6., 12. ve 24. saatlerde dinlenme ve aktivite sırasındaki görsel analog skalası (VAS) ile ağrı skorları, tüketilen toplam morfin miktarı ve ilk analjezi gereksinimi zamanı hasta kontrollü analjezi cihazı ile değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların demografik özellikleri benzerdi (p>0.05). Dinlenme ve aktif VAS skorları açısından zaman açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p <0.001). VAS skorları İSBPB grubunda ilk 12 saatte GA grubuna göre daha düşüktü (p <0.001). Toplam tüketilen morfin miktarı daha düşüktü ve analjezi gereksinimi zamanı İSBPB grubunda GA grubuna göre çok daha fazla idi (p <0.001). Ancak iki grup arasındaki komplikasyonlarda anlamlı fark yoktu (p <0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Artroskopik omuz ameliyatı sonrası ağrı düzeyi, İSBPB'nin ağrı kesici ilaç tedavisinde GA'ye üstün etkisi olduğunu, ancak İSBPB'nin postoperatif komplikasyonlar açısından GA'ye benzer olduğunu gösterilmiştir.
INTRODUCTION: The aim of this research was to compare postoperative early stage (24 hours) visual analogue scores (VAS) following ultrasound-guided interscalen brachial plexus block (ISBPB) and postoperative intraveunos patient controlled analgesia (PCA) after general anesthesia (GA) in patients undergoing arthroscopic shoulder surgery.
METHODS: This was a retrospective study. The subjects included 98 patients who underwent ISBPB+ GA (Group ISBPB) and GA + iv PCA (Group GA) for elective arthroscopıc shoulder surgery between August 2016 and August 2017. Postoperative visual analogue scale (VAS) pain scores at rest and during activity at 30th min, 2, 6, 12 and 24th hours, the total amount of morphine consumed, the first analgesia requirement time were evaluated by postoperative patient controlled analgesia (PCA) devices.
RESULTS: The demographic characteristics of the patients were similar (p>0.05). There was a statistically significant difference between the two groups in terms of resting and active VAS scores according to time (p<0.001). The VAS scores were lower in the ISBPB group in the first 12 hours than in the PCA group (p<0.001). Total amount of consumed morphine were lower, and the first analgesia requirement time were much more in the ISBPB group than in the PCA group (p<0.001). However, there was no significant difference in complications between the two groups (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pain levels after arthroscopıc shoulder surgery showed that ISBPB had a superior effect to GA in providing pain relief, but ISBPB was similar to GA in terms of postoperative complications.

12.
Gastrointestinal Malign Melanomlarda BRAF V600E Mutasyon Analizi
Analysis of BRAF V600E Mutation in Gastrointestinal Malignant Melanomas
Hayriye Tatlı Doğan, Merve Meryem Kıran
doi: 10.5505/aot.2018.95967  Sayfalar 61 - 67
GİRİŞ ve AMAÇ: Gastrointestinal mukozal malign melanomlarda BRAFV600E mutasyon varlığı ve olguların klinik özelliklerini incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Patoloji bölümünde 2006-2015 yılları arasında tanı almış malign melanomlar retrospektif olarak taranarak mukozal melanomlar ve bunlar içerisinden gastrointestinal malign melanom olguları elde edilmiş ve arşiv bloklarından hazırlanan kesitlerde gerçek zamanlı PCR yöntemi ile BRAFV600E mutasyonu araştırılmıştır. Aynı zamanda bu olguların klinik özellikler gözden geçirilmiştir.
BULGULAR: Mukozal Malign Melanom tanısı alan 14 olgunun 6’sı gastrointestinal yerleşimli idi. Bu olgular 54-84 yaş aralığında olup tümör 4’ü rektum, 2’si ince barsak lokalizasyona sahipti. Olguların tamamında PCR yöntemi ile çalışılan BRAF-V600E mutasyonu yalnızca ince barsak yerleşimli ve omentum metastazı olan 1 olguda izlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: BRAF-V600E mutasyonu var olan tek olguda tümör multi odaklar halinde gelişim göstermiş olup bu nedenle mukozal metastaz düşünülmüştür. Primer kutanöz ve oküler melanomlar gastrointestinal sisteme sık olarak metastaz yapabilmektedir. Ancak primer odağı saptamak her zaman mümkün olmayabilir. Primer gastrointestinal melanomlar da çok nadir olup genetik açıdan da kutanöz melanomlardan farklı özellikler içerebilir.
INTRODUCTION: We aimed to investigate BRAF V600E mutation in gastrointestinal mucosal melanomas and patients’ clinical outcomes.
METHODS: The melanomas which were diagnosed at Ankara Yıldırım Beyazıt University/ Atatürk Education and Research Hospital between 2006 and 2015 were retrospectively screened for mucosal melanomas. Gastrointestinal malignant melanomas were obtained from these cases. BRAF V600E mutation analysis is performed to a total of 6 gastrointestinal melanoma cases by real time PCR method. In addition clinical characteristics of these cases have beeen reviewed.
RESULTS: Six of the 14 patients with mucosal melanoma were gastrointestinal. There were cases of rectum and 2 cases of small bowel, and patients were between 54- 84 years. BRAF V600E mutation was detected in one of the small bowel localized case with omentum metastasis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The only case with BRAF V600E mutation was multifocal therefore mucosal metastatis is considered in this case. Primary cutaneous and ocular melanomas can frequently metastasize to the gastrointestinal tract. However, it may not always be possible to identify the primary tumor. Primary gastrointestinal melanomas are very rare and genetically different from cutanous melanomas.

13.
Perkütan nefrolitotomi cerrahisinde supine ve prone pozisyon: İki farklı üroloji kliniğin deneyimlerinin karşılaştırılması
Supine and prone positions for percutaneous nephrolithotomy surgery: Comparison of experience of two different urology clinics
Nurullah Hamidi, Erdem Öztürk, Taha Numan Yıkılmaz, Ali Fuat Atmaca, Halil Başar
doi: 10.5505/aot.2018.95867  Sayfalar 68 - 74
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada iki farklı yüksek vaka sayılı üroloji kliniğinde iki farklı yöntemle yapılan perkütan nefrolitotomi(PNL) sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kasım 2016- Kasım 2017 tarihleri arasında Ankara Dr. Abdurrahman Yurtaslan Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi supine pozisyonda yapılan 45 PNL olgusu ile Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Kliniklerinde prone pozisyonda PNL yapılan 45 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya vücut dışı şok dalgası ile taş kırma tedavisi ve retrogradeintrarenal cerrahiye uygun olmayan taş boyutu 1.5cm’den büyük taş nedeniyle PNL yapılan hastalar çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: Her iki grup yaş, cinsiyet dağılımı, taşın olduğu taraf, taş lokalizasyonu, taş boyutu, taş volümü, parankim kalınlığı, taş dansitesi, giriş lokalizasyonu, fluroskopi süresi, kanama miktarı, nefrostomi kalış süresi ve hastanede kalış süresi özellikleri açısından istatistiksel olarak benzer idi. Nefrostomi takılma oranı supine PNL grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek idi (%88,8’e karşı %71,1, p=0,035). Buna karşılık double J stent takılma oranı prone PNL grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek idi (%42,2’ye karşı %22,2, p=0,042). Toplam cerrahi süresi supine PNL grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha kısa idi (p=0,01). Perioperatif komplikasyon oranları karşılaştırıldığında komplikasyon izlenmeme oranı prone PNL grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek idi (%82,2’ye karşı %68,9, p=0,007).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Böbrek taşlarının tedavisinde supine ve prone pozisyonlar benzer taşsızlık oranı, hastanede kalış süresi ve kanama oranlarına sahiptir. Prone pozisyonda yapılan PNL’ye göre supine pozisyonda yapılan PNL cerrahisi yaklaşık 15 dakika daha kısa sürmektedir. Ancak supine pozisyonda komplikasyon oranı nispeten daha fazladır.
INTRODUCTION: Introduction: In this study, we aimed to compare outcomes of two different percutaneous nephrolitotomy methods in two different high volume urology clinics.
METHODS: Data of 45 patients who underwent supine PNL in Ankara Dr. Abdurrahman Yurtaslan Oncology Training and Research hospital and 45 patients who underwent prone PNL in Ankara Atatürk Training and Research hospital were evaluated retrospectively. Patients who underwent PNL for>1.5 cm renal stone and who unfit for extracorporeal shock wave lithotripsy and retrograde intrarenal surgery enrolled to this study.
RESULTS: Both groups are statistically similar in terms of age, gender, stone lateralization, stone localization, stone diameter, stone volume, renal parenchyme thickness, stone density, access localization, fluoroscopy time, bleeding, nephrostomy removal time and hospitalization time. Nephrostomy placement rate was statistically significant higher in supine PNL group (88.8% vs. 71.1%, p=0.035). Incontrast, double j stent placement rate was statistically significant higher in prone PNL group (42.2% vs. 22.2%, p=0.042). Total surgery time was shorter in supine PNL group (p=0.01). When perioperative complication rates compared, the rate of no complication was statistically higher in prone PNL group (82.2% vs. 68.9%, p=0.007).
DISCUSSION AND CONCLUSION: For treatment of kidney stones, supine and prone positions have similar stone free rates, hospitalization and bledding rates. According to prone position PNL, in supine position PNL surgery takes about 15 minutes shorter. However, complication rate is relatively higher in supine position.

DAVETLI DERLEME
14.
İntraoperatif radyoterapi uygulamalarında anestezi deneyimlerimiz
Our experience in intraoperative radiotherapy applications
Güldeniz Argun
doi: 10.5505/aot.2018.04796  Sayfalar 75 - 80
İntraoperatif radyoterapi (IORT), kanser tedavisi için yeni bir modalitedir. IORT, tümörün direk görülmesi ve bu alana radyoterapi tedavisi esasına dayanmaktadır. Bir seferde, yüksek doz radyasyon, tümör yatağına, rezidü tümör dokusuna ya da sınırlı bölgesel lenf noduna uygulanmaktadır. IORT; cerrah, anesteziyolog, radyoterapist, radyolog, patolog ve cerrahi destek ekibi tarafından multidisipliner bir yaklaşım gerektirir.
Hastanemizde Kasım 2012’den itibaren mobil Mobetron (intraoperatif incorporated SantaClara CA ) cihazı ile IORT tedavisi uygulanmaktadır. Bu hastalar IORT uygulanabilme kriterlerine göre seçilmektedir ve önceden toplanan IORT konseyinde multidisipliner olarak değerlendirilmektedir. Anesteziyolog da bu konseyin bir üyesidir ve karar aşamasından başlayarak IORT tedavisinin her aşamasında yer almaktadır. Ameliyathane ortamında yüksek doz ışın tedavisi alacak olan hastanın preoperatif hazırlığı, izolasyonu, ışınlama sırasında pozisyonu, monitörizasyonu önem taşır. Anesteziyologlar IORT hastalarının optimal şartlarda operasyona alınmasını sağlamalıdır. Operasyon sırasında damar yollarının, kabloların, solunum devrelerinin hastanın pozisyon değişikliklerinde sabit kalmasını sağlayacak önlemler alınır. Işınlama sırasında ventilasyonun durdurulduğu zamanlarda, hastaların solunum parametrelerinin korunması önem taşımaktadır. Bu işlemler sırasında anesrezi altındaki hastalar operasyon odasında izole olduğundan, kontrol odasından monitörizasyonun dikkatli bir şekilde takip edilmesi önemlidir. IORT uygulamaları için izole bırakılmak zorunda olan hastanın güvenliğinden anesteziyolog sorumludur ve güvenli bir anestezi sağlamak için; hastanın hazırlanmasından, rahat bir postoperatif dönem geçirmesine kadar her aşamada görev yapar. Yazımızda Kasım 2012’den günümüze kadar IORT uygulanmış 111 kanser hastasındaki anestezi deneyimlerimizi paylaşmayı amaçladık.
Intraoperative radiotherapy (IORT) is a new modality for cancer treatment. IORT depends on direct visualisation of the tumour and administration radiotherapy to the involved area. Single high dose radiation is applied to tumour bed, residual tumour tissue or limited regional lymph node. IORT treatment requires a multidisciplinary approach by the surgeon, anesthesiologist, radiotherapist, radiologist, pathologist and surgical support team.
Since November 2012, IORT treatment with mobile Mobetron (intraoperatively incorporated Santa Clara) is performed in our hospital. These patients are selected according to the IORT application criteria and previously are evaluated as multidisciplinary in the collected IORT council. The anesthesiologist is the member of this council and takes place from the decision process to all stage of the IORT treatment. The preoperative preparation, isolation, position during irradiation and monitorization of the patient who will receive high doses of radiation therapy in the operating room are crucial for the anesthesia. Anesthesiologists should ensure that IORT patients are operated under optimal conditions. During the operation, precautions is taken to ensure that vessel routes, cables, and respiratory circuits remain constant during patient position changes. When ventilation is stopped during irradiation, patients' respiratory parameters are protected. Since patients are isolated under anesthesia in operating room, it is important to follow the monitor carefully from the control room. The anesthesiologist is responsible for safety of the patient who has to be isolated for IORT applications and to ensure safe anesthesia; from the preparation of the patient until comfortable postoperative period. In this review we aimed our experinces of anesthesia in 111 cancer patients who were given IORT theraphy since november 2012 until today.

15.
Rekküren Epitelyal Over Kanserlerinde Sekonder, Tersiyer ve Kuarterner Sitoredüktif Cerrahisi
Secondary, Tertiary and Quaternary Cytoreductive Surgery In Recurrent Epithelial Ovarian Cancer
Hanifi Şahin, İbrahim Yalçın, Mustafa Erkan Sari, Burak Sezgin, Bülent Aksel
doi: 10.5505/aot.2018.43255  Sayfalar 81 - 86
Over kanseri tedavisinde nüks hastalığın yönetimi son derece önemlidir. Çünkü rekürrens paterni over kanserinin ayrılmaz bir parçasıdır. Günümüzde nükslerin yönetiminde tekrarlayan cerrahiler ve çeşitli kemoterapi basamakları kullanılmaktadır. Sekonder, Tersiyer ve Kuarterner cerrahi girişimler nüks epitelyal over kanserlerinin ayrılmaz parçalarıdır. Günümüzde bu konuları ele alan prospektif çalışma bulunmamaktadır. Sekonder sitoredüksiyonla ilgili retrospektif çalışmalar belirli bir düzeyi yakalamıştır. Sekonder sitoredüksiyonun etkinliğinde rezidü tümör dokusu, hastalıksız sağkalım süresi ve rekürrens lokalizasyonları hasta seçiminde ve sağkalımda önemli parametreler gibi görülmektedir. Tersiyer ve kaurterner sitoredüksiyon cerrahisinin etkinliği ile ilgili yeterli çalışma yoktur. Mevcut az sayıdaki çalışmalarda rezidü tümör miktarını 0 veya <1cm’ in altına indirecek etkin bir cerrahinin yapılmasının temel nokta olduğu eğilimi vardır. Fakat her üç cerrahi yaklaşım içinde sunulan veriler son derece heterojendir. Hasta sayıları, tümörün evresi ve histolojik dağılımları, rekürrens dağılımları, sitoredüksiyon tanımları ve takip süreleri farklıdır. Bu heterojenite içinde bias kaçınılmazdır. Sonuçta cerrahlar kendince ameliyat yapabilecekleri hastaları opere etmekte ve bu hastalar salvage kemoterapisine göre iyi yaşamaktadır. Tüm çalışmalarda maksimum sitoredüksiyonun prognostik rolü vurgulansa da bu maksimalite biyolojik olarak daha iyi huylu tümörlerde elde edilmiş olabilir. Ayrıca tüm çalışmalarda ne kadar hastanın çalışma dışı bırakıldığı yazılmamaktadır. Mevcut seriler uzun zamanda toplanmakta zamanla değişen cerrahi tecrübe, teknik altyapı ve kemoterapi protokollerini içermemektedir. Çalışmaların çoğunda pre ve postoperatif dönemde hangi kemoterapi protokollerinin verildiği bilgisi üzerinde durulmamaktadır. Bir diğer dezavantaj ise yaşam kalitesi ile ilgili çalışmaların olmamasıdır. Radikal cerrahi sonrası tüm çalışmalar yaşam oranlarına odaklanmıştır. Bu derlemenin amacı rekürren epitelyal over kanserinde sekonder, tersiyer ve kuarterner sitoredüksiyon cerrahi ile ilgili yapılmış sınırlı sayıdaki çalışmayı değerlendirmek, çelışmaların eksik yönlerini ortaya koymak ve bunlar ışığında ilerdeki çalışmalara ışık tutmaktır.
Management of recurrent disease is extremely important in ovarian cancer treatment. Today, recurrent surgeries and various chemotherapy steps are used in the management of recurrences. Secondary, tertiary and quaternary surgeries are integral parts of recurrent epithelial ovarian cancers. Currently, there are no prospective studies addressing these issues. Retrospective studies about secondary cytoreduction have reached a certain level. It seems like residual tumor tissue, duration of disease-free survival and recurrence locations in the efficacy of secondary cytoreduction are important parameters in patient selection and survival. There is insufficient study about the efficiacy of tertiary and quarternary cytoreduction surgery. In the few studies available, the main point is tendency to perform an effective surgery that reduce the amount of residual tumor below 0 or 1 cm. But the data presented in all three surgical approaches is highly heterogeneous. Patient numbers, tumor stage and histologic distribution, recurrence distributions, definition of cytoreduction and follow-up time are different. Bias is inevitable within this heterogeneity. As a result, surgeons operate patients with their own capabilities and these patients survive better than patients treated with salvage chemoterapy. Although the prognostic role of maximal cytoreduction is emphasized in all studies, this maximality may have been obtained from biologically more benign tumors. In addition, it does not mention how many patients are left out of work in all studies. Current series do not include surgical experience that change over time, technical infrastructure and chemotherapy protocols. Most of the studies do not focus on which chemotherapy protocols are given in the pre- and postoperative period. Also there are no studies on quality of life. All studies after radical surgery focus on survival rates.Our aim is to evaluate studies on secondary, tertiary, and quarternary cytoreductive surgery, to reveal missing aspects of studies and to contribute future studies.

OLGU SUNUMU
16.
Uzun süre Erlotinib kullanımı ile gelişen Alopesi: Bir olgu sunumu
Alopecia with long term use of erlotinib: A case report
Erdem Şen, İrem Öner, Özlem Ata
doi: 10.5505/aot.2018.97658  Sayfalar 87 - 90
Akciğer kanseri dünya genelinde erkek ve kadınlarda ikinci sıklıkta görülen, her iki cinsiyette en sık ölüme yol açan kanser türüdür. Epidermal büyüme faktörü reseptörü (EGFR) hücre dışında ligand bağlanma ve hücre içi tirozin kinaz bölümleri olan transmembran glikoproteinlerdir. Erlotinib, Gefitinib, Afatinib, Lapatinib gibi ajanlar EGFR’nin hücre içi tirozin kinaz bölümü aktivasyonunu inhibe etmektedir. Bu ajanlar genellikle iyi tolere edilirler. Tedavi sırasında cilt toksisitesi olarak en sık cilt düküntüsü görülmektedir. Erlotinib tedavisi ile ilişkili alopesi görülebilen bir durumdur. İleri yaş, bayan hastalarda uzun süreli tedavi ile karşımıza çıkabilir. Skatrisyel ve skatrisyel olmayan alopesi şeklinde görülebilmektedir. Biz bu çalışmamızda erlotinib kullanımı ile ilişkili alopesi gelişen olgumuzu sunduk.
Lung cancer is the second most common cancer type in men and women worldwide, and the most frequent type of cancer that causes death in both sexes. Epidermal growth factor receptor (EGFR) is a transmembrane glycoprotein that has extracellular ligand binding and intracellular tyrosine kinase segments. Agents such as Erlotinib, Gefitinib, Afatinib, Lapatinib inhibit the activation of the intracellular tyrosine kinase domain of EGFR. These agents are usually well tolerated. Skin rash is the most common skin toxicity during treatment. Alopecia related to erlotinib therapy is a condition that can be seen.. Elderly and female patients may be confronted with long-term treatment. It can be seen as a cicatricial and non-cicatricial alopecia. In this study, we tried to present our case that developing alopecia related to the use of erlotinib.

17.
Panitumumab İlişkili Trikomegali: Olgu Sunumu
Trichomegaly associated with panitumumab: Case report
Yakup Ergün, Mutlu Doğan, Öznur Bal, Ozan Yazıcı, Gökhan Uçar, Nurullah Zengin
doi: 10.5505/aot.2018.83097  Sayfalar 91 - 93
Epidermal büyüme faktörü reseptörü (EGFR) inhibitörleri, malign epitelyal tümörlerin tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu ajanların kullanımında en sık gözlenen yan etki cilt toksitesi iken trikomegali nadir görülen bir yan etkidir. Burada, metastatik kolon karsinomu nedeniyle panitumumab kullanan ve trikomegali gelişen 48 yaşındaki kadın olgu literatür eşliğinde sunulmuştur.
Epidermal growth factor receptor (EGFR) inhibitors are widely used in the treatment of malignant epithelial tumors. Trichomegaly is a rare side effect while skin toxicity is the most common side effect of using these agents. In here, a 48-year-old female with trichomegaly using panitumumab due to metastatic colon carcinoma was presented in the literature.

18.
Benign filloid tümörden gelişen duktal karsinoma in situ, bir vaka sunumu
Ductal carcinoma in situ arising within a benign phyllodes tumor: A case report
Ali İmran Küçük, Havva Belma Koçer, Şahin Erdem, Ali Bal, Güner Çakmak, Adem Şentürk
doi: 10.5505/aot.2018.08769  Sayfalar 94 - 97
Filloid tümör (FT), tüm meme tümörlerinin %1'inden azını oluşturan nadir bir fibroepitelyal neoplazmdır ve fibroepitelyal neoplazmların % 2-3'ünü oluşturur. FT'ün malign transformasyonu genellikle stromal komponentin de gerçekleşir ve epitelyal komponentde malign transformasyon nadiren görülür. DCIS, LCIS veya invaziv tümörler nadiren de olsa epitelyal komponent kaynaklı olabilir. Biz benign bir FT'de ortaya çıkan duktal karsinoma in situ (DCIS) olgusunu sunuyoruz. 38 yaşında multipar kadın hasta, sol meme üst dış kadranda sınırları belirsiz, düzensiz şekilli, sert, palpabl bir kitle şikayetiyle başvurmuş. Bu kitleden poliklinik koşullarında, ultrason eşliğinde kor biyopsi yapıldı ve biyopsi sonucu DCIS komponenti içeren benign FT olarak geldi. Hastaya segmental mastektomi uygulandı. Patoloji sonucu, duktal karsinoma in situ (DCIS) ile birliktelik gösteren benign filloids tümör şeklinde geldi. DCIS, epitelyal komponentin geniş bir alanı (epitelyal komponentin % 70'i) içinde gözlendi. Cerrahi sınır tümörden 1 mm uzaktaydı. Hastaya re-eksizyon uygulandı, ancak cerrahi sınır yakın geldi, bu nedenle hastaya implant rekonstrüksiyonu ile subkutan mastektomi uygulandı. Büyük boy filloid tümörler, Malign filloid tümörler veya epitelyal tümör içeren filloid tümörler, onkoplastik cerrahi teknikleri ile negatif cerrahi sınırla rezeke edilebilir. Böylece, filloid tümörlerde onkolojik ve kozmetik olarak başarılı sonuçlar elde etmek mümkündür.
Phyllodes tumor (PT) is a rare type of biphasic fibroepithelial neoplasm that accounts for <1% of all breast tumours and represents 2-3% of fibroepithelial neoplasms. Malignant transformation of PT usually occurs in the stromal component, and is rare in the epithelial component. DCIS, LCIS or invasive tumors might be due to epithelial component. We report a case of ductal carcinoma in situ (DCIS) occurring with in a benign PT. A 38-year-old multipar woman applied to an other medical center with compliants of a firm, palpable, irregularly-shaped lump with an ill-defined margin in the outer upper quadrant of the left breast. An ultrasound-guided core biopsy of this lump was done on an outpatient basis and the biopsy findings were benign PT with a DCIS component. The patients has undervent segmental mastectomy. The patology results were benign phyllodes tumor with Ductal Carcinoma In situ (DCIS). DCIS was also observed in a wide area of epithelial component (70% of epithelial component). The surgical margin were 1 mm away from the tumor. The patients had re-excision operation, however the surgical margin was still closed the margin so the patient had subcutaneous mastectomy with implant reconstruction. Large sized phyllodes tumors, malign phyllodes or epithelial tumors within phyllodes tumor can be resected with negative surgical margin with oncoplastic surgery techniques. Thus, it is possible to obtain successful results both in oncologic and cosmetically in phyllodes tumors.

19.
Akut batının nadir bir sebebi: gastrik duplikasyon kisti
An uncommon cause of acute abdomen: gastric duplication cyst
Gökhan Demiral, Berat Dilek Demirel
doi: 10.5505/aot.2018.82621  Sayfalar 98 - 101
Gastrik duplikasyon kistleri gastrointestinal sistemin nadir konjenital anomalilerindendir. Hastaların çoğu kusma, iştahsızlık ve beslenme bozukluğu ile başvurur. Olguların yarısı ilk yaş içerisinde tanı alır. Bu çalışmada akut batın sebebi ile başvuran ve gastrik duplikasyon kisti saptadığımız on yaşında ki bir olgu sunulmuştur. Çocuklarda nadir görülen gastrik duplikasyon kistlerinin akut batın nedeni olarak karşımıza çıkabileceği akılda tutulmalıdır.
Gastric duplication cyst is a rare congenital anomaly of the gastrointestinal system. Patients are mostly presented with vomiting, anorexia and malnutrition. Half of the cases are diagnosed in the first year of life. In this study, we report a 10 year old girl with gastric duplication cyst that was presented as acute abdomen.

20.
Memede intravasküler fasiit
Intravascular fasciitis of the breast
Ömer Eronat, Mehmet Doğan, Niyazi Karaman, Olcay Kandemir
doi: 10.5505/aot.2018.54366  Sayfalar 102 - 105
İntravasküler fasiit küçük ve orta çaplı damarların duvar ve lümenlerini tutan, reaktif myofibroblastik hücre proliferasyonudur. Nodüler fasiitin daha nadir görülen bir varyantıdır. Benign bir lezyon olmasına rağmen sıklıkla malign tümörler ile karışabilmektedir. Bu olgu sunumunda 54 yaşında bir bayan hastanın sağ memesinden eksize edilen lumpektomi spesimeninde intravasküler fasiit olgusu sunulmuştur.
Intravascular fasciitis is a reactive myofibroblastic proliferation that involves wall and lumen of small to medium-sized vessels. It is a rare variant of nodular fasciitis. Although its benign nature, it can be often confound with malignant tumors. In this report we present a case of intravascular fasciitis from a 54 year old female patients lumpectomy removed from the right breast.

21.
Retroperitoneal Kanamaya Neden Olan Dev Renal Anjiomyolipoma Olgusu
Giant Renal Angiomyolipoma with Spontaneous Retroperitoneal Hemorrhage: A Case Report
Rıdvan Özbek, Erdem Öztürk, Taha Numan Yıkılmaz, Onur Kekilli, Halil Başar
doi: 10.5505/aot.2018.88609  Sayfalar 106 - 109
Anjiomyolipoma renal tümörlerin yaklaşık %5’ini oluşturur. Benign karekterde olduklarından, tanı konmadan önce büyük boyutlara ulaşabilirler. Kitle boyutu 4 cm’den küçük lezyonlar çoğunlukla asemptomatiktir. Boyutu 4 cm’den büyük lezyonlarda intratümöral ya da perinefritik hemoraji riski artar ve lezyon semptomatik hale gelebilir. Tedavi yaklaşımları, tümörün boyutuna ve komplikasyonlarına bağlı değişir. Ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi, kitlenin boyutu, iç yapısı ve komplikasyonlarının değerlendirilmesinde, böylelikle böbrek koruyucu cerrahi yaklaşımlara yön vermesinde değerlidir. Biz olgumuzda spontan retroperitoneal kanamaya neden olmuş 13 cm boyutundaki renal anjıomyolıpomayı sunmayı amaçladık
Angiomyolipomas form approximately 5% of renal tumors. Because of their benign character, they may reach extensive sizes before the diagnosis. They are usually asymptomatic if the tumor size is less than 4 cm. İn angiomyolipomas greater than 4 cm, there is an increased risk of intratumoral or perinephritic hemorrage and patients may be come symptomatic. Therapeutic approach, differs with respect to size of the tumor and complications. Ultrasonography (US) and computed tomography (CT) are important in evaluating the tumor size, internal structure of tumor and complications. İn that way, nephron sparing surgery can be planned. We aimed to present a case of spontaneous retroperitoneal hemorrhage, in a patient with 13 cm renal anjiomyolipoma.

22.
Gastrointestinal stromal tümörlerde tümör yanıtı değerlendirilmesinde boyut ve sayı herşey demek değildir
The size and number is not everything to evaluate the tumor response in gastrointestinal stromal tumors
Erdem Şen, İrem Öner, Farise Yılmaz, Özlem Ata
doi: 10.5505/aot.2018.53244  Sayfalar 110 - 117
Gastrointestinal stromal tümörler gastrointestinal sistemin en yaygın görülen mezenkimal tümörleridir. Kontrastlı bilgisayarlı tomografi, tedaviye yanıtı değerlendirmede en yaygın kullanılan yöntemdir. Hedefli tedaviler tümör yapısında bazı değişikliklere neden olabilir. Lezyon vaskülaritesinde azalma, kavitasyon ve intratümöral kanama, imatinib tedavisi sonrası hastalarda herhangi bir boyut azalması olmadan bile görülebilen bazı değişikliklerdir. Çelişkili olarak, kistik değişiklik ve intratümöral kanama nedeniyle bazı durumlarda geçici bir boyut artışı görülebilir. Gastrointestinal stromal tümörlerde Choi ve arkadaşları tarafından alternatif tümör yanıt kriterleri geliştirilmiştir. Choi ve arkadaşları Yanıtın değerlendirilmesinde sadece tümör boyutunun değil tümör yoğunluğunun da önemli olduğunu gösterdiler. Bu çalışmada biz gastrointestinal stromal tümör tanısı alan, imatinib ile tedavi edilen 67 yaşında erkek hastayı sunduk. 3 aylık imatinib tedavisinden sonra, yanıt değerlendirilmesinde karaciğer lezyonları progresyon olarak rapor edilmişti.
Gastrointestinal stromal tumors are the most common mesenchymal tumors of the gastrointestinal tract. Contrast-enhanced computed tomography is the most commonly used for evaluating response to treatment. Targeted therapies may cause some changes in tumor structure. Reduced lesion vascularity, cavitations, and intratumoral hemorrhage are some changes in patients after imatinib therapy, even without any size reduction. Paradoxically, a transient increase in size may be seen in some cases due to cystic change and intratumoral hemorrhage. Alternative tumor response criteria were developed by Choi et al. in gastrointestinal stromal tumor. Choi et al. showed that not only the tumor size but also the tumor density are important in evaluating the response. In this study, we presented a 67-year-old male patient treated with imatinib receiving a gastrointestinal stromal tumor diagnosis. After 3 months of imatinib treatment, liver lesions were reported as progression in response assessment.



LookUs & Online Makale