ONLINE ISSN: 2148-7669
ISSN: 0304-596X






Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Baskıdaki Makaleler Online Makale Gönder






Acta Oncol Tur.: 50 (2)
Cilt: 50  Sayı: 2 - 2017
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA
1.
Büyük renal kitlelerde radikal nefrektomi: T2a ve T2b renal tümörlerde perioperatif ve onkolojik sonuçların değerlendirilmesi
Radical nephrectomy for large renal tumors: evaluate perioperative and oncological outcomes of stage T2a and T2b
Taha Numan Yıkılmaz, Erdem Öztürk, Halil Başar
doi: 10.5505/aot.2017.21932  Sayfalar 94 - 98
GİRİŞ ve AMAÇ: Yedi cm ve üzerindeki renal malignitelerde açık radikal nefrektominin perioperatif ve onkolojik sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran 2010 ile Ocak 2015 tarihleri arasında T2 klinik evre (>7 cm) ile açık radikal nefrektomi yapılan 36 olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Operasyon sonrası nihai patolojileri onkositom, anjiyomyolipom ve ksantogranülamatöz piyelonefrit gelen 5 olgu çalışma dışı bırakıldı. Olgular klinik evrelerine göre 2 gruba ayrıldı: T2a (7-10 cm) ve T2b (<10 cm). Olguların demografik özellikleri, tümörün karakteristik özellikleri, perioperatif ve onkolojik sonuçlar kayıt edilerek karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 31 olgunun 23 tanesinin (%71) klinik evresi T2a, 8’inin ise (%29) T2b. Tümör boyutu 10 cm altında bulunan 23 olgunun 8 tanesinde (%34), T2b tümörlerde ise 4 olguda (%50) patolojik evre artmıştır. Olguların %61’inde klinik ve patolojik evre korele bulunmuştur. Toplam 9 olguda (%29) rekürrens gelişmiş bunların 5 tanesi (%16) lokal nüks, 4 tanesi ise (%13) uzak metastaz şeklindedir. Uzak metastazların 2 tanesi akciğere birer tanesi ise kemik ve beyine olmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Rekürrens ile papiller histolojik varyantın, yüksek Fuhrman derecesinin, vasküler tutulumun ve perinefritik yayılımın ilişkili olduğu gözlenmiştir. Klinik T2b varlığının rekürrens ihtimalini artırdığı ancak tek başına rekürrensle ilişkisi olmadığı gösterilmiştir.
INTRODUCTION: We aimed analyzing the perioperative and oncological outcomes of >7 cm renal tumors treated with open radical nephrectomy.
METHODS: We retrospectively reviewed records of 36 cases undergoing open radical nephrectomy due to T2 clinical stage (>7 cm) between June 2010 and October 2015. Five cases were excluded which have pathology with oncocytoma, angiomyolipoma and ksanthagranulamatousis pyelonephritis. The cases were divided into 2 groups: T2a (7-10 cm) and T2b (<10 cm). The cases demographics, tumor characteristics, perioperative and oncological outcomes were compared.
RESULTS: Of the 31 cases, 23 (71%) had tumors stage T2a and 8 (29%) had tumors clinical stage T2b. The tumor stage was more often upstaged 8 cases (34%) in 23 patients at <10 cm, 4 cases (50%) in 8 patients at >10 cm. The clinical stage correlated with the pathologic size in 61% of the patients. A total of 9 cases (29%) developed recurrence, including 5 (16%) with local and 4 (13%) with distant recurrence. The sites of distant recurrence included lung in 2, brain in1 and bone in 1 case.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The significant predictors of recurrence were papillar histological variant, high Fuhrman grade, renal vein invasion and perinephric extension. Stage T2b increased recurrence risk but not alone.

2.
Hematopoetik olmayan solid tümörlerde 18FDG-PET ile kemik iliği infiltrasyonunun değerlendirilmesi
The assessment of bone marrow infiltration with 18FDG-PET in non-haematopoietic solid tumors
Ayşe Ocak Duran, Mevlude Inanc, Oktay Bozkurt, Ersin Ozaslan, Mahmut Uçar, Metin Ozkan
doi: 10.5505/aot.2017.92486  Sayfalar 99 - 103
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın amacı, solid tümörlere bağlı kemik iliği metastazı (KİM) düşünülen ve kemik iliği biyopsisi (KİB) yapılmış hastalarda 18F-Fluorodeoxyglucose kullanılarak yapılan positron emission bilgisayarlı tomografisinin (18FDG-PET/CT) tanısal değerini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Solid tümör nedeniyle KİM olduğu düşünülen ve hem 18FDG-PET/CT hem de KİB yapılmış 53 hasta geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: 53 hasta içinde, 18FDG-PET/CT ile 36 hastada, KİB ile 33 hastada KİM metastazı tespit edildi. 9/53 hastada (16,9%) her iki yöntem de KİM olmadığını gösterdi. 25/53 hastada (47.2%) her iki yöntem de KİM olduğunu gösterdi. 18FDG-PET/CT (+) olan 36 hastadan, KİB’ne göre 25 hastada KİM mevcut idi (yanlış pozitif, 11/36, %30.5). 18FDG-PET/CT (-) olan 17/53 hastadan, KİB’ne göre 8 hastada KİM mevcut değildi (yanlış negatif, 8/17, %47.5). KİB’ne göre KİM olan hastalarda, olmayanlara göre SUVmax değeri önemli derecede yüksek idi [7.1 (2.5-22.2) vs 3.3 (2.2 – 16.0, p = 0.79), p=0.024].
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu ön sonuçlar, kemik iliğinin değerlendirilmesinde 18FDG-PET/CT’nin KİB’den daha üstün olmadığını önermektedir. Bununla birlikte KİM değerlendirilmesi için SUVmax değeri dikkate alınmalıdır.
INTRODUCTION: We aimed to investigate the diagnostic value of positron emission computed tomography using 18F-Fluorodeoxyglucose (18FDG-PET/CT) in bone marrow metastasis (BMM) due to solid tumors in patients who undervent bone marrow biopsy (BMB).
METHODS: 53 patients who suspected BMM from solid tumors and underwent both 18FDG-PET/CT scans and BMB were evaluated retrospectively. We also looked at the predictive value of the maximum standardized uptake value (SUVmax) to detection of metastases from solid tumors.

RESULTS: Among 53 patients, BMM was detected in 36 patients via 18FDG-PET/CT and 33 patients via BMB. In 9/53 cases (16,9%) both techniques showed no BMM. In 25/53 cases (47.2%) both techniques unclosed BMM. Among these 36 18FDG-PET/CT (+) patients, 25 patients had BMM accoding to the BMB (false positive, 11/36 patients, 30,5%). Among 17/53 18FDG-PET/CT (-) patients, 8 patients had BMM according to the BMB (false negative, 8/17 patients, 47.5%). SUVmax in patients with BMM was significantly higher than in patients without BMM according to the BMB [7.1 (2.5-22.2) vs 3.3 (2.2 – 16.0, p = 0.79), p=0.024].
DISCUSSION AND CONCLUSION: These preliminary results suggest that 18FDG-PET/CT could not be superior to BMB for bone marrow assessment. However, SUVmax value should be considered for the assessment of BMM.

3.
Laparoskopik distal pankreatektomi operasyon sonuçları: 3.basamak merkez deneyimlerimiz
Operative details after laparoscopic distal pancreatectomy: our experiences in a tertiary center
Hacı Murat Çaycı, Umut Eren Erdoğdu, Evren Dilektaşlı, Hasan Çantay, Muhammed Dogangün, Hüseyin Ayhan Kayaoğlu
doi: 10.5505/aot.2017.98250  Sayfalar 104 - 109
GİRİŞ ve AMAÇ: Minimal invaziv cerrahi pankreas cerrahisinde giderek artan sıklıkta kullanılmaktadır. Çalışmamızda laparoskopik distal pankreatektomi operasyon deneyimi ve erken dönem sonuçlarımızın sunulması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Pankreas gövde ve kuyruk yerleşimli tümoral lezyonlar nedeniyle laparoskopik distal pankreatektomi yapılan 15 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik verileri, comorbidite, lezyon özellikleri, cerrahi sonuçlar ve uzun dönem takip sonuçları kaydedildi.
BULGULAR: Laparoskopik distal pankreatektomi yapılan olguların 7’si erkek (%46.6), 8’i kadın (%53,3) idi. Olguların yaş ortalaması 60,4 ± 9,82 idi. Tümor çapı median 40,4 (30-70) mm saptandı. Ortalama çıkarılan lenf nodu 6 (2-12) saptandı. Konversiyon laparatomi 6 (%40) hastada vasküler invazyon veya hemoraji sonrasında uygulandı. Postoperatif dönemde 2 (%13,3) hastada Grade A pankreas fistülü gelişti ve takip süresince spontan kapandı. Ortalama takip süresi 22 aydı (12-36 ay). Takip döneminde duktal adenokarsinomu olan 1 (%9,09) hasta 14.ayda uzak metastaz nedeniyle eks oldu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pankreas gövde ve kuyruk yerleşimli bening ve malign lezyonu olan hastalarda laparoskopik distal pankreatektomi klasik cerrahi girişimlere alternatif olabilir.
INTRODUCTION: Minimal invasive surgery is being increasingly used in pancreas surgery. In this study, we aimed to present our laparoscopic distal pancreatectomy experience.
METHODS: Data from 15 patients who underwent laparoscopic distal pancreatectomy (LDP) due to tumoral lesions of the pancreas, located in the body and tail were retrospectively evaluated. Demographic data, comorbidity, lesion characteristics, surgical outcome and long term follow-up results were recorded.
RESULTS: There were 7 males (46.6%) and 8 females (53.3%) with the mean age of 60.4± 9.82 in the study. Mean tumor diameter was 40.4 (30-70) mm and mean derived lymph nodes was 6 (2-12). Conversion laparotomy was necessary in 6 (40%) patients due to invasion of the adjacent vascular structures or hemorrhage. During the postoperative period, 2 patients (13.3%) developed grade A pancreas fistula and spontaneously closed during follow-up. Mean follow-up period was 22 months (12-36). Operation related mortality wasn’t seen. During the follow-up period, one (6.6%) patient with ductal adenocarcinoma died due to distant metastasis at post-operative 14th month.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Laparoscopic distal pancreatectomy seems a safe alternative to open surgery in patients with benign and malignant lesions of the pancreas body and tail.

4.
Pankreasın solid psödopapiller tümörlü hastaların klinikopatolojik özellikleri
The clinicopathological characteristies of the patients with solid pseudopapillary tumor of the pancreas
Yakup Bozkaya, Nuriye Yıldırım Özdemir, Mutlu Doğan, Efnan Algın, Ozan Yazıcı, Öznur Bal, Nurullah Zengin
doi: 10.5505/aot.2017.53824  Sayfalar 110 - 114
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada kliniğimizdeki pankreas solid psödopapiller tümörlü (SPT) hastaların klinik verileri eşliğinde tedavi ve takip uygulamaları ile bunların sonuçları tartışılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Eylül 2005- Ocak 2016 yılları arasında kliniğimizde SPT tanısı alan 12 hastanın klinik ve patolojik parametreler, aldıkları tedaviler ve uzun süreli takip sonuçları açısından değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların 2/3’ü kadın ve median yaş 39.5 (aralık 19-71) idi. Primer tümörün en sık yerleşim yeri (58.3%) pankreas kuyruk kesimi idi. Cerrahi tedavi olarak 7 hastaya distal pankreotektomi, 4 hastaya Whipple, 1 hastaya ise total pankreatektomi uygulanmıştı. Ortalama tümör boyutu 8.4 cm (4-15) olarak saptandı. 3 hastada perinöral invazyon (PNI) ve 2 hastada lenfovasküler invazyon (LVI) saptandı. Üç hasta malign SPT olarak duşunuldu ve bu hastalardan birine adjuvan kapesitabin kemoterapisi sonrası adjuvan radyoterapi verildi. Geriye kalan iki hastaya ise adjuvan gemsitabin kemoterapisi verildi. Medyan genel ve hastalıksız sağkalıma ulaşılamadı. Medyan takip süresi 25.1 ay (1.9-84.1 ay) idi ve takiplerde 3 (25%) hastada nüks meydana geldi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pankreasın SPT'inde lenf nodu tutulumu, LVI, PNI, ileri yaş ve erkek cinsiyet kötü prognostik faktörler olabilir. Bu hastalarda kemoterapi ve/veya radyoterapi düşünülebilir. Ancak SPT'de kötü risk faktörlerinin belirlenmesi ve kötü risk grubundaki hastalarda adjuvan tedavinin yerini belirleyebilmek için prospektif klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: In this study we aimed to evaluate the follow up and treatment modalities along with the results of the patients with pancreatic pseudopapillary tumors (SPT)
METHODS: We evaluated the clinical and pathological parameters, treatments and long-term follow-up results of 12 patients diagnosed with SPT between 2005 and 2016 in our clinic.
RESULTS: Two thirds of patients were female and median age was 39.5 years (range 19-71). Pancreatic tail (%53.8) was the most common site for tumor localization. Distal pancreatectomy (n=7), Whipple surgery (n=4) and total pancreatectomy (n=1) were the surgical procedures. Mean tumor diameter was 8.4 cm (range= 4-15 cm). We identified perineural invasion (PNI) in 3 patients and lymphovascular invasion (LVI) in 2 patients. Three patients received adjuvant radiotherapy following 6 cycles of adjuvant chemotherapy since they were considered as malign SPT. Two of them received 6 cycles of gemcitabine whereas the other one was 6 cycles of capecitabine as adjuvant chemotherapy. Median overall and disease-free survival were not reached. Only 3 (25%) patients relapsed at a median follow-up of 25.1 months (range= 1.9-84.1).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We consider that nodal involvement, LVI, PNI, advanced age and male gender might be poor prognostic factors in SPT. Ajuvant chemotherapy and/or radiotherapy might be considered for these patients. However, we need prospective clinical trials to determine poor risk factors and the treatment modalities for the patients with poor prognistic factors.

5.
Türk Toplumunda kanserli hastalar ve yakınları arasındaki depresyon ve depresyonla ilişkili faktörler
The depression and related factors among cancer patients and their family caregivers in Turkish Population
Başak Bala Öven Ustaalioğlu, Ezgi Acar
doi: 10.5505/aot.2017.81994  Sayfalar 115 - 123
GİRİŞ ve AMAÇ: Kanserli hastalar arasında depresyon oranı %29 olarak bildirilmiştir. Depresyon varlığı, hem hastayı, hem de hastaya bakmakla yükümlü aile üyelerini olumsuz yönde etkiler. Bu çalışmada, kemoterapi alan hastalar ve onlara bakmakla yükümlü yakınlarında depresyon varlığını, sosyo-demografik faktörler ve günlük aktivitelerin depresyonla ilişkisini değerlendirdik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Toplam 302 kanser hastası ve 302 yakınını inceledik. Depresyonu Beck Depresyon Envanteri (BDE) ile değerlendirdik. Depresyon için sınır değeri 17 olarak kabul ettik ve depresyonla ilişkili sosyo-demografik özellikleri analiz ettik.
BULGULAR: Depresyon skorları hasta grupta yakınlarına göre daha yüksekti(12,5 ile 8). Hastalığı yeterince bilmeme, günlük sosyal aktivitelerde kısıtlılık, hem hasta hem yakınlarında depresyon varlığı ile ilişkiliydi.Korrelasyon analizi ile hasta yakınlarında, eğitim seviyesi, iş durumu, aylık gelir depresyonla ters orantılı iken, hastanın hastalığını bilme, depresyonla ilişkiliydi. Hastalar için ise, semptom varlığı, aile ziyaretleri, depresyonu predikte eden faktörlerdi. Bununla beraber, hasta yakınları için aile ziyaretleri ve aylık gelir depresyonu predikte eden bağımsız faktörler olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hem hasta, hem de yakınlarında kültürel farklılıklar bazında depresyonu predikte eden faktörleri tesbit etmek, tedaviye yardımcı olacağı gibi hayat kalitelerinin de artmasına yardımcı olacaktır.
INTRODUCTION: Depression has been reported as 29% in frequency among cancer patients. The presence of depression negatively effect both the patients and their family member who provide the care the patients. In the present study we evaluated the presence of depression in cancer patients receiving chemotherapy and their caregivers and the relatioship between socio-demographical factors and daily social activities with depression.
METHODS: Totally,302 cancer patients and 302 family caregiver of them were evaluated. Depression was analyzed with Beck Depression Invantery(BDI). The cut-off value for depression was 17 and the socio-demograpfical factors related with depression were analyzed.
RESULTS: Depression scores was higher in patients then their caregivers(12.5vs8). Insufficent information about disease and rare social activities were related with depression for both cancer patients and their caregivers.By correlation analysis, educational level, occupational status and income were inversely related with depression but the knowing the the diagnosis of the patients by caregiver was positively related with depression. The presence of symptom and family visit were independent predicting factor for depression of patients.On the other hand family visit and income were important independent factors for caregiver depression.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Findings of the predicting factor of depression for both patients and their caregiver according to culturel diversity may help treatment management and improve the quality of the life.

6.
H1N1 İnfeksiyonu Geçiren Kanserli Hastalarda Akciğer Bulgulari
Pulmonary Findings Of H1N1 Infection In Children With Malign Disease
Aysenur Bahadır, Erol Erduran, Osman Bahadır
doi: 10.5505/aot.2017.38257  Sayfalar 124 - 129
GİRİŞ ve AMAÇ: H1N1 influenza virusu, malign hastalıklarda ve kronik hastalıklarda immunsupresyona bağlı öldürücü olabilmektedir. Hastalar gripal enfeksiyon semptomları, yüksek ateş, ishal şikayeti ile daha çok başvurmakta, klinik tablo solunum yetmezliğine kadar gidebilmektedir. Bu çalışmada kanser tanısı ile izlenen H1N1 enfeksiyonu geçiren hastaların radyolojik bulgularının değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2010- Ocak 2016 yılları arasında hematoloji-onkoloji kliniğinde kanser tanısı ile takip Ocak 2010- Ocak 2016 yılları arasında hematoloji-onkoloji kliniğinde kanser tanısı ile takip edilen 94 vakadan, H1N1 PCR’ı pozitif olan 10 vaka çalışmaya dahil edildi. Vakalar absolü nötrofil sayısına gore; ≥500 /µL üstü absolü nötrofil sayısı olanlar ve <500 µL altı absolü nötrofil olanlar olmak üzere ikiye ayırıldı. Hastaların akciğer grafileri ve toraks bilgisayarlı tomografi sonuçları değerlendirildi.
BULGULAR: 10 hastadan 8’ i aktif kemoterapi alıyordu. Başlangıçta tüm hastaların akciğer grafisi normaldi. Takibinde en sık akciğer alt zonlarında tutulma izlendi. En belirgin akciğer grafi bulgusu yama şeklinde konsalidasyondu. Toraks bilgisayarlı tomografide buzlu cam alanları ve konsalidasyon sık olarak gözlendi. Vakaların dördü (ciddi nötropenisi olan üç vaka) solunum yetmezliğinden kaybedildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: H1N1 influenza virus enfeksiyonu geçiren hastalarda hastanın klinik bulgusu olmasına rağmen erken dönemde akciğer grafi bulguları sıklıkla normal olabilmektedir. Klinik tablo ilerledikçe radyolojik bulgu belirginleşmektedir. Bu nedenle yüksek doz kemoterapi tedavisi alan yada tedaviye dirençli malign hastalarda gripal enfeksiyon semptomları saptandığında akla H1N1 influenza virus enfeksiyonu gelmeli ve tedaviye hemen başlanmalıdır. Erken tedaviye başlanması bu hastalarda hayat kurtarıcı olabilmektedir.
INTRODUCTION: H1N1 influenza virus may be fatal due to immunosuppression in malignant diseases and chronic diseases. Patients frequently present with influenza-like symptoms, high fever, and diarrhea, and the clinical course may be aggressive, possibly ending in respiratory failure. The purpose of this study was to examine the radiological findings of patients who were diagnosed with cancer and had H1N1 infection.
METHODS: Ten cases with a positive H1N1 PCR among 94 patients who were followed-up with a diagnosis of cancer at the hematology and oncology clinic between January 2010 and January 2016 were included in the study. Cases were divided into two groups according to the absolute neutrophil count, having a neutrophil count ≥500 /µL and neutrophil count <500 µL. Chest x-ray and thoracic computed tomography of the patients were evaluated.
RESULTS: Eight of ten patients received active chemotherapy. Chest x-rays of all patients were initially within normal ranges. During follow-up, the most frequently encountered finding was involvement at the lower zones of the lungs. The most prominent lung finding was a wedge-shaped consolidation. A ground glass appearance and consolidation were seen frequently in the thoracic computed tomography. Four patients (three with severe neutropenia) died due to respiratory failure.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Early chest x-ray findings might frequently be normal in patients who have H1N1 influenza virus infection at the moment, although they have clinical signs. Radiological findings become more significant with the advancement of the clinical picture. Therefore, H1N1 influenza virus infection should be considered when symptoms of influenza infection are encountered in patients who are receiving high dose chemotherapy or who have a malignant disease resistant to therapy, and treatment should be started immediately. The immediate initiation of treatment may be lifesaving in this group of patients.

7.
Meme Kanserli Hastalarda Yaşam Analizi: Frailty Modeli
Survival Analysis in Breast Cancer Patients: Frailty Models
İsa Dede, Şirin Çetin
doi: 10.5505/aot.2017.54254  Sayfalar 130 - 138
GİRİŞ ve AMAÇ: Meme kanseri hastalarına ait heterojen yaşam verilerinin modellenmesi ve sağkalım süresini etkileyen faktörlerin belirlenmesi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 181 meme kanseri hastasından retrospektif olarak elde edilen yaşam verilerinin zayıflık modeli ile analizi yapıldı.
BULGULAR: Analize alınan 181 meme kanserli hastanın ortanca genel sağkalımı 74 ay (%95 güven aralığı; 61.88-86.78) olarak bulundu. Tümör boyutu, lenf nodu sayısı, hormon reseptörünün negatifliği başarısızlığı etkileyen önemli bir faktör olarak bulundu (p<0.05). Ayrıca cerrahi işlem ile kemoterapi başlama tarihi arasındaki sürenin uzatılması yaşam süresini etkileyen bir faktör olarak bulundu (p=0.002). Herhangi bir meme kanseri hastasının belirlenen bir zamanda, tüm hastalar için belirlenen riskten yaklaşık 3 kat daha fazla risk taşıyabileceği bulundu (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yapılan analiz sonucunda meme kanseri hastalarının yaşam süresini etkileyen tümör boyutu, lenf nodu büyüklüğü, hormon reseptörünün negatifliği ve cerrahi müdahale ile kemoterapi başlama tarihi arasında geçen zamanın uzatılması gibi faktörlerin yanı sıra yaşam süresini etkileyen çevresel ya da genetik gizli faktörlerin olduğu söylenebilir. Bu gizli faktör ya da faktörlerin herhangi bir meme kanseri hastasında 3 kat daha fazla risk olasılığı taşıdığını ifade edebiliriz.
INTRODUCTION: Modelling of heterogeneous survival data of breast cancer patients and the determination of the factors affecting the time of survival.
METHODS: Retrospectively obtained survival data of 181 breast cancer patients were analyzed by means of the model of frailty models.
RESULTS: The median of survival time of 181 breast cancer patients analyzed was determined as 74 months (95 % CI, 61.88 to 86.78). Size of the tumor, number of Iymph nodes and the negativity of hormone receptor (p<0.05) were found as important factors influencing the failure. In addition, the time between the chemotherapy and surgical operations influence the failure directly (p=0.002). It is found that a breast cancer patient is under 3 times more risk than any other patients (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The analysis findings have put forward that there may also be some latent genetic or environmental factors influencing the survival time of the breast cancer patients in addition to factors such as the size of the tumor, size of the lymph node, the negativity of hormone receptor and the time between the chemotherapy and surgical operations and these latent factors may increase the risk level three fold.

8.
Ağız kanserinin önlenmesi ve erken teşhisi konusunda Ankara’daki diş hekimlerinin farkındalığı
Oral cancer prevention and early detection awareness of Ankara dentists
Güzin Neda Hasanoğlu Erbaşar, Cansu Alpaslan
doi: 10.5505/aot.2017.44977  Sayfalar 139 - 147
GİRİŞ ve AMAÇ: Tüm dünyada diş hekimlerinin ağız kanserine ilişkin farkındalığına ve tutumlarına yönelik çeşitli anket çalışmalarının yürütülmüş olmasına rağmen, Türkiye’de günümüze kadar bu konuyla ilgili herhangi bir araştırma yapılmamıştır. Bu anket çalışmasında Ankara’daki diş hekimliği fakültelerinde eğitim gören stajyer diş hekimlerinin, araştırma görevlilerinin ve serbest diş hekimlerinin ağız kanserinin önlenmesi ve erken teşhisi konusundaki bilgilerinin ve farkındalıklarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada katılımcılara Horowitz ve arkadaşları tarafından geliştirilen anket formu Türkçeye çevrilerek uygulanmıştır. Anket formu, katılımcıların ağız kanseri muayenesine ilişkin uygulamalarına ve hastalardaki risk faktörlerinin değerlendirilmesine ve ağız kanseri konusundaki eğitim seviyelerine dair düşüncelerine yönelik sorulardan oluşmuştur. Elde edilen veriler, lisanslı SPSS 11,5 istatistiksel veri analiz programına aktarılarak değerlendirilmiştir. İstatistiksel anlamlılık için p değeri <0.05 olarak kabul edilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya 118’i stajyer diş hekimi, 145’i araştırma görevlisi, 74’ü serbest diş hekimi toplam 337 katılımcı dahil edilmiştir. Çalışmadan elde edilen veriler incelendiğinde Ankara’daki diş hekimlerinin 40 yaş üzerindeki hastalara ağız kanseri muayenesi yapma oranının oldukça düşük olduğu; hastaların tıbbi anamnezini alırken ağız kanseri için risk oluşturan faktörleri değerlendirdikleri ancak risk oluşturmayan faktörler konusunda bilgi yetersizlikleri bulunduğu görülmüştür. Ayrıca diş hekimlerinin yaklaşık yarısı ağız kanseri konusunda aldıkları üniversite eğitimini de zayıf bulmaktadır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Diş hekimleri ağız kanseri muayenesi yapmaları için teşvik edilmeli ve hekimlerin konuyla ilgili eksikliklerini gidermek için demonstrasyon şeklinde eğitim etkinlikleri hazırlanmalıdır. Ayrıca hem lisans düzeyinde hem de sürekli eğitim etkinlikleri çerçevesinde ağız kanseri risk faktörlerini belirleme ve ortadan kaldırma konusunda diş hekimlerinin hastalarına hizmet sunabilecek eğitimi almaları için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
INTRODUCTION: Several surveys have been cunducted all over the world to evaluate dentists’ awareness and behaviors towards oral cancer, but there is no study that assesses the Turkish dentists' awareness related to oral cancers. The aim of this survey was to investigate the knowledge and awareness of trainee dentists, research assistants and general dental practitioners in Ankara regarding prevention and early detection of oral cancer.
METHODS: Turkish translation of the questionnaire that developed by Horowitz and colleagues was used in this study. This questionnaire was designated to evaluate dentists’ practices about oral cancer, the screening for risk factors in patients and opinions about their education in oral cancer. Statistical analysis of obtained data was carried out with the use of the SPSS 11.5 for Windows. The significance level was determined as p<0.05.
RESULTS: A total of 337 participants included to the survey; 118 of those were trainee dentists, 145 were research assistants, and 74 were general dental practitioners. When the data were examined; the frequency of oral cancer examination in age of 40 and above was found very low by Ankara dentists, it was also identified that they were proficient in assessing the risk factors for oral cancer when taking a medical history of their patient but their knowledge about non-risk factors showed deficiencies. Besides approximately half of the participants rated their undergraduate training as poor.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Dentists should be encouraged to perform oral cancer examination and demonstration based courses should be arranged to overcome their deficiencies related to oral cancer. Moreover, necessary regulations as a part of both undergraduate training and continuing education programs about detection and prevention of the oral cancer risk factors should be carried out in order to dentists can provide these services to their patients.

DAVETLI DERLEME
9.
Kaposi Sarkoma Epidemiyolojisi, Risk Faktörleri, Evrelemesi ve Tedavi Seçenekleri: DERLEME.
Kaposi’s Sarcoma Epidemiology, Risk Factors, Staging and Treatment: AN OVERVIEW.
Yusuf Karakas, Sercan Aksoy, H. Ibrahim Gullu
doi: 10.5505/aot.2017.59023  Sayfalar 148 - 159
Kaposi sarkomu immun disfonksiyon ve muhtemel viral etiyolojiye bağlı oluşan anjioproliferatif bir hastalıktır. Kaposi sarkomu etiyolojilerine göre 4 alt tipe ayrılır. Hastalığın tedavi seçenekleri ve klinik seyri açısından alt tipler bizlere fikir verir. Ülkemizde ve dünyada nadir görülen bir hastalık olması nedeniyle şu an için randomize kontrollü çalışmaları bulunmamaktadır. Kaposi sarkomundaki bilgilerimiz genelde retrospektif ve faz II çalışmalara dayanmaktadır. Bu derlememiz kaposi sarkomunun epidemiyolojisi, risk faktörleri ve son tedavi stratejileriini içermektedir.
Kaposi’s sarcoma (KS) is an angioproliferative disease, with a viral etiology and a multifactorial pathogenesis that depends on an immune dysfunction. It is divided into four types according to the aetiology. There was no randomized controlled trials due to very rare disease. Thus clinical guidelines has not been established properly. This review summarized epidemiology, risk factor, and recent treatment strategies in Kaposi sarcoma patients.

OLGU SUNUMU
10.
Sistitis sistika ve glandularisi takiben gelişen mesane invaziv değişici hücreli karsinomu; sistitis sistika ve glandularis prekanseröz bir lezyon mudur?
Badder invasive transitional cell carsinoma, which improves from cystitis cystica and glandularis; ıs cystitis cystica and glandularis is a precancerous lesion ?
Eşref Oğuz Güven, İsmail Selvi, Erdem Öztürk, Erman Damar, Füsun Ardıç Yükrük, Fatih Hızlı, Halil Başar
doi: 10.5505/aot.2017.81300  Sayfalar 160 - 164
Sistitis sistika ve glandularis, mesane epitelyumunun kronik inflamasyon veya obstruksiyonuna sekonder olarak oluşan benign proliferatif bir lezyonudur. Sıklıkla asemptomatik olarak seyretmekle beraber nadiren rekürren gross hematüri, irritatif veya obstruktif üriner semptomlara da yol açabilmektedir. İntestinal metaplazi ve mesane karsinomu ile ilişkisi, prekanseröz bir lezyon olup olmadığı halen tartışmalı olmakla beraber, pek çok araştırmada mesanede karsinom ile eş zamanlı birlikteliği tespit edilmiştir. Bu vakada daha önceden T1 evre mesane ürotelyel karsinomu olduğu bilinen bir hastada, takip eden süre içerisinde sistitis sistika ve glandularis gelişen ve bunun zemininde kas invaze mesane ürotelyum karsinomu oluşan bir olgu sunulmuştur. Her ne kadar literatürde, kısa dönemli takiplerde karsinoma progresyon gösterdiğine dair kanıtlar olmasa da bu olguda 3 ay gibi kısa bir dönemde karsinom gelişmiş, ancak bunun bir progresyon mu yoksa senkron bir birliktelik mi olduğu kesin olarak bilinmemektedir.
Cystitis cystica and glandularis is a bening proliferative lesion, which improves after chronic inflamation of bladder epitelium or obstruction. Although it usually asemptomatic, it induces gross hematuria, irritative and obstructive symptoms. Although it is still unclear that is precancerous or not, relation with intestinal metaplasia and bladder cancer; it is detected concurrent with bladder cancer in many investigations. In this case we presented a patient that is known T1 grade bladder cancer before, improved muscle invasive bladder cancer from cystitis cystica and glandularis in follow up. Although there is not any evidence about progressing carcinoma in shot term follow up, it is progressed in a short time like 3 months but it is still unknown that is a progression or sencron disease.

11.
Beta talasemi intermedia tanılı bir hastada ekstramedüller eritropoeze ikincil intratorasik paravertabral kitlelerin başvuru bulgusu olarak hemoptizi
Hemoptysis as a presentational finding of intrathoracic paravertebral mass of extramedullary erythropoiesis in a patient with β-thalassemia intermedia
Turan Bayhan, Şule Ünal, Tuncay Hazırolan, Fatma Gümrük
doi: 10.5505/aot.2017.88597  Sayfalar 165 - 167
İntratorasik ekstramedüller eritropoez beta talasemi intermedianın nadir ama iyi bilinen bir komplikasyonudur. İntratorasik ekstramedüller eritropoezi olan hastalar genellikle asemptomatiktir. Burada beta talasemi intermedia tanısıyla izlenirken hemoptizi ile başvuran ve sonrasında intratorasik ekstramedüller eritropoez kitleleri tespit edilen bir erişkin vaka sunulmaktadır. Torakal ekstramedüller eritropoez kitleleri olan beta talasemi hastalarında hemoptizi ile başvuru daha öncesinde bildirilmemiştir. Hastanın eritrosit transfüzyon programına alınması ve hidroksiüre tedavisinin başlanması ile hem hemoptizi şikayeti kaybolmuş hem de kitleleri küçülmüştür. Beta talasemi intermedia tanılı hastalarda hemoptizi intratorasik ekstramedüller eritropoezin bir bulgusu olarak akılda bulundurulmalıdır.
Intrathoracic extramedullary erythropoiesis (EME) is a rare but well-known complication of β-thalassemia intermedia. Patients with intrathoracic EME are generally asymptomatic. Herein, we report an adult patient with β-thalassemia intermedia who was diagnosed to have intrathoracic EME masses and presented with hemoptysis. Upto our knowledge, hemoptysis has not been reported previously as a presentational complaint among patients with β-thalassemia who have thoracal EME masses. Initiation of chronic transfusion programme and hydroxurea treatment caused regression in the masses, in addition to disappearance of the complaint of hemoptysis. Hemoptysis should be kept in mind as a rare finding of of EME in β-thalassemia intermedia.

12.
Kolanjiyokarsinom: Parotis Metastazıyla Prezentasyon ve Sonrasında Hepatokolonik Fistülizasyon Gelişimi
Cholangiocarcinoma: Presentation with Parotideal Metastasis and Later Hepatocolonic Fistulization
Mutlu Dogan, Gokmen Umut Erdem, Oznur Bal, Devrim Tugba Unal, Murat Vural, Efnan Algın, Nurullah Zengin
doi: 10.5505/aot.2017.87587  Sayfalar 168 - 170
Parotis metastazı gastrointestinal kanserlerde, özellikle pankreatikobiliyer malignitelerde nadirdir. Parotis metastazı ile ilişkili semptomlar atipik prezentasyona neden olabilir. Hepatokolonik fistülizasyon da kolanjiyokarsinomda nadirdir. 62 yaşında parotis metastazı ile atipik prezentasyonla başvuran ve daha sonra hepatokolonik fistülizayon gelişen hasta literatür eşliğinde sunulmuştur.
Parotideal metastasis in gastrointestinal cancers, especially in pancreaticobiliary malignancies is rare. The symptoms related with parotideal metastasis might lead to atypical presentation. Hepatocolonic fistulization is also not common in cholangiocarcinoma. A 62-year old cholangiocarcinoma with atypical presentation with parotideal metastasis and later hepatocolonic fistulization is reported with review of the literature.

13.
Kemoterapi tedavisi sonucu Eritema Nodozum gelişen meme kanseri tanılı bir olgu
A case of breast cancer who diagnosed Erythema Nodosum due to the chemotherapy treatment
Erdem Şen, Fatih İnci, Burcu Keleş, Ceyhan Uğurluoğlu, Gonca Kara Gedik, Özlem Ata
doi: 10.5505/aot.2017.30085  Sayfalar 171 - 173
Eritema nodozum (EN) en sık görülen septal pannikülit tipidir. Genellikle 15-40 yaş arası bayanlarda görülmektedir. Etyolojik faktörler arasında ilaçlar, enfeksiyonlar, tümörler ve inflamatuvar hastalıklar bulunur. Bununla beraber genellikle nedeni bilinmemektedir. EN patogenezi tam olarak anlaşılamamıştır. Lezyonlar en sık bacaklarda yerleşim gösterir. Bunun dışında uyluk ve ön kolda sıklık¬la tutulur. Gövde, boyun ve yüz tutulumu nadirdir. Akut ataklarda ateş, yorgunluk, eklem ağrısı, baş ağrısı, öksürük, karın ağrısı, bulantı veya ishal görülebilir. Enfeksiyonların, bağ doku hastalıklarının veya inflamatuar hastalıkların erken bulgusu olarak karşımıza çıkabilir. Biz meme kanseri tanılı, adjuvan tedavisi için siklofosfamid- doksorubisin- fluorourasil (CAF) kemoterapi tedavisi uygulanan hastada tedaviye bağlı gelişen eritema nodozumun takip ve tedavi sürecini sunmayı amaçladık.
Erythema nodosum (EN) is the most common type of septal panniculitis.
It is usually seen in 15-40 years old females. Etiologic factors include medications, infections, tumors and inflammatory diseases. However, EN generally seen idiopathic. The pathogenesis is poorly understood. Lesions are most often located in the leg. Other than that commonly maintained in the thigh and forearm. Body, neck and facial involvement is rare. Fever, fatigue, arthralgia, headache, cough, abdominal pain, nausea or diarrhea may be occur in the acute attack. EN can appear as early signs of Infections, inflammatory or connective tissue diseases. We wanted to provide the growing EN due to chemotherapy treatment who diagnosed breast cancer and received adjuvant cyclophosfamide-doxorubicin-fluorouracil (CAF) chemotherapy treatment.

14.
Oksaliplatine Bağlı Otoimmün Hemolitik Anemi
Oxaliplatin-induced Autoimmune Hemolitic Anemia
Hatime Arzu Yaşar, Uğur Şahin, Kübra Sağlam, Ali Alkan, Güngör Utkan
doi: 10.5505/aot.2017.07269  Sayfalar 174 - 177
Oksaliplatin, onkoloji pratiğinde sık kullanılan üçüncü kuşak bir platin analoğudur. En sık görülen yan etkileri arasında bulantı, kusma, diyare, nöropati ve kemik iliği baskılanması yer almaktadır. İmmüntrombositopeni ve immün hemolitik anemi seyrek olarak bildirilmektedir. Bu yazıda, oksaliplatin ilişkili otoimmün hemolitik anemi (OİHA) gelişen bir olgu ve tedavi yaklaşımı tartışılmaktadır.
Metastatik kolon kanseri tanısı ile izlenen hasta, oksaliplatin içeren bir kemoterapi protokolünü takiben başlayan kırmızı renkli idrar yapma şikayeti ile acil servise başvurdu. Hastanın başvurusunda derin anemisi ve retikülositozunun olduğu ve serum biyokimyasının hemoliz ile uyumlu olduğu görüldü. Direk ve indirek Coombs testleri de pozitif olarak bulunan hastaya OİHA tanısı kondu. Oksaliplatinin kesilmesi ve kortikosteroid ve plazmaferez tedavisini takiben hemolizde düzelme izlendi.
Oksaliplatin göreceli olarak iyi bir yan etki profiline sahip olmakla birlikte, daha seyrek görülen, ancak şiddetli seyredebilecek immün ilişkili yan etkileri gözden kaçırılmamalıdır.
Oxaliplatin is a third generation platinum derivative, commonly used in the practice of oncology. The usual side effects include nausea, vomiting, diarrhea, neuropathy and myelosuppression. Oxaliplatin-induced immune thrombocytopenia and immune hemolytic anemia have rarely been reported. Herein, a case of oxaliplatin-induced autoimmune hemolytic anemia(AIHA) and its management have been discussed.
The patient with metastatic colorectal carcinoma was admitted to the emergency room with the symptom of reddish coloration of her urine after receiving an oxaliplatin-based regimen. On her admission she had profound anemia with reticulocytosis and a serum biochemistry concordant with hemolysis. The positivity of direct and indirect Coombs tests pointed to the diagnosis of AIHA. Hemolysis improved after discontinuation of oxaliplatin and treatment with corticosteroids and plasmapheresis.
Although oxaliplatin has a relatively favorable side effect profile, the possibility of less frequent, but potentially serious immune-related side effects should never be overlooked.

15.
Kolorektal Kanserin İzole Abdominal Duvar Metastazı ile Birlikte Olan Bir Parastomal Herni Vakası
A Case of Parastomal Hernia with Isolated Abdominal Wall Metastasis of Colorectal Cancer
Mehmet Özyıldız, Murat Burç Yazıcıoğlu, Hamdi Taner Turgut, Ali Çiftci, Osman Civil, Selim Yigit Yildiz
doi: 10.5505/aot.2017.93685  Sayfalar 178 - 182
Kolorektal kanserin en yaygın uzak ve lokal metastazı sırasıyla karaciğer ve küçük pelvise olur. Kolorektal kanserin atipik lokalizasyonda izole metastazı, tanı anında ya da ameliyat sonrası izlem sürecinde görülebilir. Cerrahi teknik, kanserin evresi ve hastalığın doğal seyri gibi birden fazla faktör bu sürecin hayati bileşenlerini oluştursa bile bunların çoğunluğu tümör kolonizasyonu nedeniyle oluşur. Ancak tümör dökülmesine bağlı lokal nüksle nadiren karşılaşılır ve cerrahi teknik eksikliği en çok suçlanan nedendir.
72 yaşındaki kadın hastada da tübülövillöz adenoma zemininde gelişen orta derecede diferansiye distal rektal adenokarsinom (T1N0M0) için 2012 yılında geçirdiği APR (Abdominoperineal rezeksiyon) ameliyatından iki yıl sonra Parastomal herni tespit edildi. Parastomal herni onarımı için operasyona alınan hastada karın duvarının içinde şüpheli bir kitle palpe edildi. Kitle eksize edildi ve patolojik inceleme sonrası adenokarsinom olarak rapor edildi. Yeniden operasyona alınan hastaya kolostomi ile çevresindeki cildin ve 15 cm kolon segmentinin rezeksiyonunu içeren geniş rezeksiyon yapıldı. Biz, kolorektal kanserin izole metastazının izlem süresi boyunca görülebileceğini, bu nedenle atipik lokalizasyondaki herhangi bir kitlenin dikkatli değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamayı amaçladık.
The most common distant and local metastasis of colorectal cancer is to liver and small pelvis respectively. The isolated metastasis of colorectal cancer in the atypical localization can be seen at the time of diagnosis or at postoperative follow-up period. Multiple factors such as surgical technique, stage of cancer, and natural history of the disease are vital components of the process, however majority of them are due to tumor colonization. However local recurrence due to tumor exfoliation rarely encountered, indetermination of surgical technique is the most accused reason.
Parastomal hernia was detected in a 72 years old female patient two years after her APR (Abdominoperineal resection) operation in 2012 for moderately differentiated distal rectal adenocarcinoma (T1N0M0) that developed over tubulovillous adenoma. We found a suspicious mass within the abdominal wall closed to parastomal hernia in the operation. The mass was excised and reported as adenocarcinoma after pathological examination. Re-operation was planned and wide resection was performed with appropriate surgical margin including 15 cm of colon loops with skin of colostomy site. We aimed to emphasize that isolated metastasis of colorectal cancer can be seen during follow-up period so that any mass at atypical localization must be evaluated carefully.

16.
Nadir Bir Ayak Ağrısı Sebebi: Kuboid Kemikte Osteoid Osteoma
A rare cause of foot pain: Osteoid osteoma of the cuboid bone
Orhan Balta, Murat Aşçı, Mete Gedikbaş, Bora Bostan
doi: 10.5505/aot.2017.74436  Sayfalar 183 - 186
Osteoid osteoma, sık görülen benign karakterli primer kemik tümörüdür. Hastalar sıklıkla ağrı şikayeti ile başvururlar. Literatürde vücudun çeşitli kemiklerinde bildirilmiş olgu sunumları mevcuttur. Ekstremite ağrısı yakınması olan hastaların ayırıcı tanısında osteoid osteomayı aklımızın bir köşesinde tutmak faydalı olacaktır. Osteoid osteomadan şüphelendiğimizde yapılacak ince kesit BT tanı konulmasında yararlıdır. Literatürde 3 adet kuboid kemik tutulumu görülen osteoid osteoma vakasına ulaşabildik. Bu yazıda, geçmeyen ayak ağrısı nedeniyle başvuran 26 yaşında hastada kuboid kemikte saptanan osteoid osteoma vakasını sunmaktayız.
Osteoid osteoma is a common benign primary bone tumor. Patients frequently present with pain. There are cases reported in various bones in the literature. It is useful to keep in mind the osteoid osteoma in the differential diagnosis of patients with limb pain. The thin section computed tomography will be usefull when we suspect osteoid osteoma. In the literature we have reached three cases of osteoid osteoma related with cuboid bone. We present a case of osteoid osteoma in a 26-year-old patient in cuboid bone due to unusual foot pain.



LookUs & Online Makale